DİYALOG

Şiir Saplanması-Gerçeğe Yakın Konuşmalar

BİRİ- Konuşmak için uygun bir yerde değilim. Yazarsan ne iyi olur?

ÖTEKİ- Yazmam. Aradım açmadın. Yazılacak bir şey değil zaten. Sonra söylerim, ne yapalım.
BİRİ- Ooo, pek bir gizemli!

ÖTEKİ- Hem de nasıl!

BİRİ- Kaçırdık desene.

ÖTEKİ- Kırk yılda bir arayalım dedim ama nerede?

BİRİ- Zamanlama, zamanlama. Ne diyecektin yahu?

ÖTEKİ- Kaçırdın. Yalnız bu gün şunu anladım, dayaklık olanın hep kendim olduğunu düşünürdüm, aslında senmişsin.

BİRİ- O da ne demek? Benim dayak yemişliğim çok zaten.

ÖTEKİ- Benden yemen gereken dayak bu…

BİRİ- Ne yaptılar sana, cesaret hapı mı içirdiler?

ÖTEKİ- Ben cesurum zaten. Sadece bir süredir sana karşı cesur olmamayı tercih ediyordum.
BİRİ- Cesaret, cesaret, daha fazla cesaret… Kurtuluş mutlaka ellerimizde…

ÖTEKİ- Bu söylediğini bir de kendinde uygulayabilsen.  Anlatmadığın neler var kim bilir?

BİRİ- Yine çok gizemli… Bir yerlerde bir şeyler mi çıktı acaba? Az mı cesur muşum?

ÖTEKİ- Öyleymişsin.

BİRİ- Nereden kaçmışım?

ÖTEKİ- Nereden mi? Söyleyeyim. Buradan, benden. Kaçmışsın bir zamanlar. Şimdiyi bilemem ama eskiden kaçmışsın.

BİRİ- Biraz daha açık konuşursan mevzuyu çözeceğiz. Açıkça anlat ki ben de neden tokatlandığımı bileyim.

ÖTEKİ- Bence biliyorsun. Akıllı birisin sen.

BİRİ- Hayda! Yahu delirtme insanı.

ÖTEKİ- Peki sayın baltalı ilah, açık konuşayım o halde. Ben seni tanıdığım ilk andan beri sevdim, seviyorum. Bunu biliyordun, bence hala biliyorsun. Sen bir selam verdiğinde günüm aydınlanırdı, hala öyle. Çok şey söyledim sana bu durumla ilgili ama sen bana hiçbir şey söylemedin, söyleyemedin. Ben hep başkalarından duydum senin için herkes gibi olduğumu. Direncimi kırdı duyduklarım. Sana da soramadım. Sonra bıraktım dillendirmeyi, susup kaldım, belki de böylesi daha iyidir dedim. Bu gün; bilmiyorum niye, içimi dökmek istedim, hatırlatmak, hatırlanmak istedim. Rahatlamak istedim biraz. Kendim için bir şeyler yapmak istedim.  Elimden sadece bu kadarını yapmak geliyor.

BİRİ- Bak, sen değerlisin benim için. Seni ne üzmek istedim, ne üzmek isterim. Rahatladın mı peki deli?

ÖTEKİ- Hayır. Rahatlayamadım. Seninle şöyle yüz yüze gönlümce konuşmadan da rahatlayamayacağım. O kadar çok şeyle dolu ki kafam seninle ilgili. Düşünüyorum hep, yaşamak diyorum, sadece bir güne uyanmak ve sonra o günün kepenklerini kapatmak mı sadece?

BİRİ- Elbette değil. Yaşamak direnmektir, sevmektir, avazın çıktığı kadar bağırmaktır, sahneden insanlara bir şeyler anlatmaktır ve daha nice şey… Sen birçoğunu yapıyorsun zaten.

ÖTEKİ- Yapmaya çalışıyorum. Ama biliyorum, ‘geniş zamanlarımız’ yok. Sana sevgimden söz ediyorum ama sen her defasında hiçbir şey bilmeden bir şeyleri savunan, cehalet duvarlarını ziftle ören insanlar gibi davranıyorsun konu sevgim olduğunda. Arkasına sığındığın, sana göre doğru olan, bahanelerden örülü bir duvar örüyorsun kendinle benim arama. Yarıp geçemiyorum o duvarı. İzin vermiyorsun.

BİRİ- Öyle değil. Sessiz kalmayı tercih etmemin bambaşka sebepleri var.

ÖTEKİ- Söyle. Anlat. Razı olma hiçbir sessizliğe. Elden ele dolaşması gereken sessizlik değil, karanlık değil. Ben karanfil beklerken sen bunları uzatıyorsun bana. Umudumu karanlık bir hücreye kapatıp duruyorsun. Çıkarmak zorlaşıyor her defasında.

BİRİ- Umudunu bana bağlama lütfen!

ÖTEKİ- Elimde değil. İnsanız. Umutlarımız, acılarımız var. Yağmurun, mektupların, mumların, anne terliğinin, dağların, doğruların ve yalanların bile var umutları, acıları. Sonsuz hem de…
Ben korkmuyorum; denize bulaşıp mavi olmaktan, çimlere uzanıp yeşermekten, yumruğumu havaya kaldırıp kızıl olmaktan… Kabul etmiyorsun ama sen, korkuyorsun. Korkmadığın tek renk kızıl. Öteki renklere kapama gözlerini, gör onları, tanı. Renklerin içine çivileme dal yahu, ne olacak?

BİRİ- …

ÖTEKİ- Düşünsene bir, her gün binlerce kuş ölüyor. Biz uçuşlarını hatırlasak… Paylaşmak… Ben paylaşmak istiyorum içimde birikeni. Hareketsiz kalıp da tortu haline gelsin istemiyorum. Sana hep koşarak geliyorum, sen bir adım bile atmıyorsun.

BİRİ- Bunları biliyorum. Ama benim hayatım bambaşka şeyler üstüne kurulu. Üzülmeni istemiyorum. Ne diyeceğimi bilmiyorum, elbet konuşuruz bunları.

ÖTEKİ- Hayatının ne üstüne kurulu olduğunu, önceliklerini, beklentilerini biliyorum. Dünyayı sen kurtaracaksın, bunu da biliyorum. Hem de tek başına! Bilmediğim bir tek şey var, onu da anlatmadın hiç. Fırsatın olduğunda bile… Aslında bu da değil mevzu, dedim ya geniş zamanlarımız yok. Hiçbirimizin yarını belli değil. Ben sadece bir defa olsun sarılmak istiyorum sana. Sıkıca sarılmak… Tüm bu söylediklerim… Aslında sadece bunu istiyorum, sarılabilmeyi… Vücuduma saplanmış şiirleri söküp okumanın ya da içmenin tek yolu bu sanırım. Sarılınca bunla yetinebilir miyim bilmiyorum ama… Malum, ne yaparsak yapalım, ‘yetinmezlik hep yürürlükte’…

BİRİ- Sana söyleyemediklerimin sebebi var, az çok biliyorsun bunları.

ÖTEKİ- Hayır bilmiyorum. Bu kez de ben bilmezlikten gidiyorum. Hani şu senin hep gittiğin yer.

BİRİ- Gitme oraya, gel bu tarafa…

ÖTEKİ- Hayır, gitmem gerek. Belki oradasındır, buralarda bulamıyorum çünkü seni. 
Söyleyemediklerin de oradadır belki. Seni yormamış olurum.
Nasıl hissediyorum şu an biliyor musun? Matematiği hiç sevmeyen, kafası rakamlara basmayan ama etrafı çok bilinmeyenli denklemlerle sarılmış bir gibi… Soruları çözmek ha..! Cevaba gidiş yolunu bile bilmiyorum ki, hiç değilse oradan birkaç puan alabileyim.

BİRİ- Konuşacağız hepsini, hesap makinesi getireceğim sana.

ÖTEKİ- Getir getirmesine de ben LEBLEBİ bile yazamam onunla. Neyi hesaplayacağım ki? Sen +Ben= 26,28…Sen-Ben= Şimdiki zamanın rivayeti…

  Sen÷ Ben = Ѵ∞ Sen x Ben= İkimizin karesi…

Havalar soğudu yine, Nisan kendisini Aralık sanıyor. Nisan’a nisanlığını hatırlatsan ne iyi olur.

BİRİ- Hey Nisan, adam ol, akıllı ol… Konuşacağız bir gün, mutlaka…

ÖTEKİ- Umarım… Ha bu arada, Nazım Hikmet olsa ne derdi biliyor musun?  Bilirsin…

“…yani sen elmayı seviyorsun diye /elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahir’i  Zühre sevmeseydi artık /yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?..”


ZUHAL DURAN / 9 NİSAN 2015

ÖYKÜ-GÜNEŞ SOKAK


 Yağmurun göllendirdiği suları kurutmaya yetmese de insanın içini ısıtacak kadar parlaktı güneş. Erikler, bademler şıkır şıkır çiçek yüklüydüler. Çocuklar,  annelerinin kızıp bağırmalarına inat, su birikintilerinde debelenip, plastik toplarını yüzdürdüler ıslana ıslana. Hayriye,   akan çatısından ıslanan kilimlerini attı bahçe duvarına. Kendisini dünyanın en bahtsız, en talihsiz insanı ilan etti kim bilir kaçıncı kez. Ev üstüne göçtü göçecekti. Kocası desen, umurunda değildi dünya. Ver içsin, zıkkımlansın. Başka ne bilirdi ki! Hürmüz, aslında adı Gülçiçek'di ama dördüncü kocasını da boşayıp beşinciye niyetlenince sokağın kadınları arasında adı Hürmüz’e çıkmıştı,  kapısının önüne sandalyesini atmış, dudağında külü uzamış gitmiş sigarası, elinde kirden rengi morarmış danteli, Hayriye’ye sataşmazsa işi rast gitmezmiş gibi,

“ Kıız yazık sana ha! Elde yok, avuçta yok. Ne tutarsın koca diye o hayırsızı yanında. Senin yerinde olsam var yaa…”

Ne Hürmüz’ün lafına verecek lafı ne de dinlemeye sabrı vardı Hayriye’nin. Dan  diye çarptı sokak kapısını Hürmüz’ün suratına. Briket duvardaki çatlak biraz daha açıldı, ta öte uca dayandı. “ Sen de yıkıl, tamam olsun” dedi Hayriye öfkeyle. Avludaki şıp şıp damlayan çeşmenin altına koyduğu plastik kovayı bi tekmede tuvalet kapısının önüne fırlattı attı.

Yukarı mahalleden kaptırıp gelmiş, Güneş sokağın başını bulmuştu hurdacı. Belli ki acemiydi bu işte. Bu sokaktan hurdacı geçmezdi oysa. Sokağın halini görünce sessiz sedasız çıkıp gitti alt baştan. El arabasındaki hurdalar, sokağın pek çok evindeki eşyalardan daha yeniydi. “Hurdacı geldi hanıımm” diye bağırsa çıkar döverlerdi kadınlar bu çelimsiz, kamburu çıkmış adamı, besbelli.

Bi cayırtı koptu yan taraftan. Önce oğlanlar fırladı çıktı sokağa. Arkalarından Naime Nene, topallaya topallaya, kayıp giden yemenisini bağlamaya çalışarak çıktı kapıdan. Bi yandan beddualar ediyordu veletlere:

 “ Soyunuz kurusun e mi! Üç kuruş para görmeye görsün gözünüz. Bubası gılıklılar. Hırsız mı olceniz başıma siz benim? Hapishane guşu mu olceniz ülen siz? Bubanız gibi ömrünüz hapislerde mi geçcek ülen gavurun dölleri…”

Damadı hırsızlıktan hapse girince kızı almış başını, kim bilir kimin peşinden, çekip gitmiş, geride kalan iki oğlana bakmak, bu yaştan sonra Naime Nene’ye düşmüştü, artık ne kadar gözetip bakabilecekse.

Yeni gelin Elvan, ışıl ışıl güneşe, hafif bahar yeline kendini kaptırmış, bütün pencereleri açmış, televizyondan da bir müzik kanalı bulmuş, Coşkun Sabah eşliğinde temizlik yapıyordu. Esintiyle bir içeri bir dışarı dalgalanan tül perdelerin arasından sokağa yayılıyordu müzik, “Selam vermeden gelir geçersin. Mahzun kalbimi delip geçersin…” Tüm sokak coştu melodiyle. Uzun sürmedi coşku, köşedeki kahvehaneyi işleten kocası sarıldı telefona, “Kıs len şunun sesini, getirtme beni oraya manyak. Ne biçim şarkı o öyle…”

Velhasıl, Güneş Sokakta, bu güneşli bahar gününde de her şey hayatın olağan akışına gayet uygun biçimde sürüp gidiyordu, hayatın olağan akışının nasıl olması gerektiğine kim karar veriyorsa?  Ve hayatın tüm olağanlığıyla akıp geçtiği bu sokağın adı, evlerin içindeki loş yoksullukla dalga geçer gibi Güneş Sokaktı.  

Güneşin altında parıl parıl parıldayan siyah bir araba girdi sokağa ağır ağır. Hurdacının bile lütfedip geçmediği bu sokağa böyle son model arabalar çok sık girerdi. Sokak halkı alışkındı bunlara. İçlerinden, şık şıkırdım giyinmiş, koca güneş gözlükleri takan kadınlar iner, telaşlı telaşlı, sokağın sonundaki viranede oturan Pasaklı Gülşen’in evine girerlerdi. Televizyonlara bile çıkmıştı Gülşen, sosyete falcısı diye. Günde ben diyeyim yüz, siz deyin beş yüz kişi gelirdi kapısına. Kahve falı, bakla falı, el falı… Rivayet edilir ki, evini basmaya gelen polislerin gözünün göbeğine bakmış bakmış, demiş ki,  “Benimle uğraşacağınıza evinize gidin. Senin oğlan bu gece havale geçirecek, doktora zor yetiştirecen. Sana da misafir gelecek uzaktan, taa Uşak’tan, kaynanangil.” Dinlememiş tabi polisler, almış götürmüşler karakola. Daha akşam olmadan polisler evlerine yel yepelek zor yetişmemişler mi? Bi daha da kimse cesaret edememiş Pasaklı Gülşen’e bulaşmaya. Sonra da ünü almış yürümüş işte.  Başka illerden bile çıkıp gelenler varmış. Eviyle bir cebi de dolmuş taşmış Gülşen’in. Aslında istese şehrin en şatafatlı yerinden istediği evi alıp döşeyecek, bir ömür de rahat rahat yaşayıp gidecek parası varmış; ama “Deli miyim ben,” dermiş, “Burayı bırakırsam insanlar da beni bırakır. Altın yumurtlayan tavuğu keseyim de sonra havaya mı bakayım?”

Bu kez öyle olmadı ama. Siyah arabadan inen kadın, Pasaklı Gülşen’in evine yönelmedi. Gitti köşedeki kahvenin sundurmasındaki masalardan birisine oturdu. Demli bir çay söyledi. Sigarasını yaktı. İçeride kâğıt oynayan ihtiyarlar, nargilesini tüttüren emekliler, okeye dönen gençler dönüp gözlerini diktiler, neyin nesi kimin fesi belli olmayan kadına. İlk kez görüyorlardı havasından yürüyor mu, uçuyor mu belli değil bu kadını. Az önce karısını telefonda haşlayan kahveci Hüsnü, sinirini zar zor yatıştırmış, işine dalmıştı ki müşteriler seslendi, “Hüsnü, dışarı bak, müşteri var…”  Biraz meraktan, biraz da acemiliklerine güvenemediğinden, Hüsnü çıraklara bırakmadı işi, kendi getirdi çayı masaya. Kadın siyah gözlüklerini çıkardı, çayı getiren Hüsnü’nün yüzüne dikkatle bakıp, muhtemelen sigaradan çatallanıp kalınlaşmış sesiyle “ Senin mi burası?” diye sordu.  “Otur bakalım, konuşalım biraz seninle” 

Haber sokağa yıldırım hızıyla yayıldı. Pasaklı Gülşen’e her gün bi sürü sosyetik kadın gelirdi de, bu güne kadar gelip kahveye oturanı hiç olmamıştı. Sokağın kadınları kapılarının önünde ikişer üçer toplaştılar. Elvan’ı zor zapt ettiler. Bıraksalar bi koşu kahveye varıp, mendil kadar eteğiyle kocasının karşısında bacak bacak üstüne atıp oturan bu kadının kızıl saçlarına yapışacaktı yoksa. Neyse ki kadın çok oturmadı. Çayını ve ikinci sigarasını bitirip arabasına binip gitti. Naime Nene’nin torunu Ahmet’le haber salıp çağırttılar Hüsnü’yü. Kimdi, ne istiyordu? Milyon tane soru sordular Hüsnü’ye. Büyükçe bir ev arıyordu kadın. Kiralamak falan da değil, kaç liraysa basıp parasını satın alacaktı. Almancı Bekir’in boş duran evi tam ona göreydi ama Bekir Almanya’dan bir aya kadar dönmeyecekti. Bir ay sonra tekrar gelmek üzere gitmişti kadın. “Eeee, n’apacakmış büyükçe evi ki?”   Kıyamet burada koptu işte. Hüsnü de bilmiyordu aslında kadının evi n’apacağını. Sırf piçlik olsun diye dudaklarına alaycı bir gülüş, sesine hin mi hin bir hava verip, ağzını yaya yaya “ Dikiş nakış kursu açacak zaar” deyip, otuzüçlüğünü halay mendili gibi sallaya sallaya kahvesine döndü.

Güneş sokağın kadınlarını aldı mı bir telaş? Her gün yeni bir laf türeyip sokağı üç tur dolaşıyor, sahibine döndüğünde ilk halinden çok farklı bir şekil almış oluyordu. Kadın meğersem umumhaneden çıkmış, belalısını da yanına alıp patronlara resti çekmiş. “Yettiniz ama ha” demiş. “Bunca zaman sömürdünüz iliğimi kemiğimi lan. Yok, öyle yağma. Patron benim bundan sonra”  Ertesi gün işin aslını gidip zabıtadan öğrendiğini söyleyen Bakkal Hayrullah’ın karısı, toplayıp kadınları başına, anlattı heyecanlı heyecanlı, “Yok, öyle değilmiş. Emekli gardiyan mıymış neymiş kadın. Bi de miras falan kalmış her halde. Yatırım olsun diye ev alacakmış. Biz de ne sandıydık. Hay Allah…”  Kadınlar inanmadı bu habere. Zabıta ne bilirdi ki kimin ne olduğunu? Polis mi bu? Kesin vardı bu işte bi bit yeniği. Sonunda en doğru akıl Hürmüz’den çıktı, “Aklınızı başınıza toplayın karılar” dedi. “Adamların eline bırakmayalım bu işi.”  Almanya’dan gelir gelmez önce biz bulup konuşalım Almancı Bekir’le. Vermesin evi kadına. Olmadı Bekir’in karısıyla konuşuruz. “Hanım hanım,” deriz. “Aklını başına topla, gözü göz değil bu karının” deriz. “Sen elin Alamanında bok temizle, çöpçülük yap, elin karısı gelsin, malını mülkünü ve de kocanı elinden alsın, ohhh ne ala memleket” deriz.  Bu fikre hepsinin aklı yattı. Bekir peşin parayı bulunca belli olmaz satıverirdi bom boş duran koca evi kadına. Ama karısının aklına girerlerse, ancak böyle engel olabilirlerdi bu hatunun burunlarının dibinde umumhane işletmesine.


Günler geldi geçti. Hüsnü başta olmak üzere sokağın erkekleri konuyu kapatmak için tam bir sessizliğe büründü. Sanki bir ay önce böyle bir şey hiç olmamış gibi, kimse konuşmuyordu artık. Konu tam unutulmuştu ki, Almancı Bekir’in iki katlı koca evinin çatısında bir tabela belirdi. “SAHRA SAĞLIK KABİNİ.”… Kızıl saçlı kadın sokağı bir baştan bir başa, kapı kapı dolaştı.  Çoluk çocuk demedi, herkesin eline tutuşturdu kartını. “SAHRA SAĞLIK KABİNİ.”… Her Türlü Sünnet, Pansuman, Tansiyon- Şeker Ölçme İşleriniz İtinayla Yapılır. Emekli Hemşire Sahra Gündüz .Tel………..” 30.03.2015 SONSUZ

Deneme

     Yazı                 


İnsanlık tarihini derinden etkilemiş, insanlığın gelişimine geniş bir zaviyeyle yön vermiş bir başka icat yoktur sanıyorum. Evet, başlıktan anladınız, yazı.

Antropologların bizi kat’i suretle iki buçuk milyon yıl evveline dek götürdükleri -yaklaşık dört buçuk milyon yıl öncesine dayanan, insanın ilk atası addedilen Australopithecusları saymazsak eğer- insanlık tarihinde bir dönüm noktasıdır yazı.

Yaklaşık beş bin yıllık bir mazisi olan bu değerli buluş insan ırkının meydana getirdiği her yenilik gibi bir ihtiyaca binaen ortaya çıkar. Bir Mezopotamya kavmi olan Sümerler yetiştirdikleri tarım ürünlerinin depolanma koşullarında ambarlarda kalan ürün miktarı için –sayılar ve matematik de bu ihtiyaçtan doğar- ve komşu devletlerin tüccarlarıyla yapılan ticaretin -takas usulüne dayalı alacak verecek( çünkü daha para denen nesne vücut bulmamıştır)- unutulmaması maksadıyla yazıyı icat ederler. Önce resimlerle ortaya çıkan bu iletişim sistemi ve bir anlamda not etme aracı, giderek küçülür, şekillere dönüşür ve bu şekiller çiviyi andırdığı için Çivi Yazısı adını alır. Yazı yaygınlaştıkça tapınaklar birer yazıcı okulu görevi üstlenir ve bu okullara tablet evi denir.

Yine aynı dönemde –yaklaşık iki yüzyıl sonra- Mısır’da da ihtiyaç üzre eşyanın şekline benzeyen, adına hiyeroglif derler, bir yazı peyda olur. Şekiller zaman içinde küçüldükçe hiyeratik, İ. Ö. 700’den sonra da bu yazının basit ve sade biçimi olan demotik yazı oluşur.

Keşke yazı icat olmasaydı da sen de bu sıkıcı yazıyı yazmasaydın dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız, sıkıldınız. Burası ansiklopedik bilgi köşesi değil, eğer bunları öğrenmek arzusunda iseniz ben de kim oluyorum canım! Wikipedia denen aygıt ne işe yarıyor sanki?(!)Madem bize naçizane bir edebiyat köşesi ayrıldı biz de okuyucuyu sıkmadan bir deneme üslubunun sınırlarını taşırmadan, haddimizi bilerek edebiyat yapmaya(!) çalışalım. Haydi, biraz “deneme”ye evirelim yazımızı.

            Bulunduğu günden bu yana bu yazı dediğimiz nesnenin işlemediği günah, yapmadığı sevap iş kalmamıştır. Beş bin yıldır dünyayı idare eden, kâh ferman olup baş kestiren, kâh kanun olup dirlik düzen getiren, ıssız bir sokak duvarında slogan olup isyan ettiren, düşünce olup sahibine kelepçe taktıran, ilim olup medeniyetler kurduran, şiir olup mâşuku mest eden, mektup olup gurbette inleyen, katalog olup sermayeye bizi teslim eden, gazete olup dünyadan haber veren, ecel olup mezar taşına yazılan hep yazıdır.

            Cümle milletlerin kadim tarihlerini önümüze seren, insanlığın her safhasında yaşadıklarını; beş bin yıl önce Sümerli kadınların, dört bin yıl önce Akadlı oğlanların, üç bin yıl önce Asurlu tüccarların, Lidyalıların, Frigyalıların, Mısırlıların, Asya’nın ortasında atı evcilleştirip ardına yüksek araba takan terek(eme)lerin, Tanrılara insan kurban edenlerin, parayı icat edenlerin, sevenlerin-sevilenlerin, avamın-havasın, varsılın-yoksulun, ez cümle akvam-ı beşerin türlü türlü hallerini, dertlerini, kederlerini bize aksettiren yazı değil mi?

            Yazıldığı yeri hiç beğenmemiş bu garabet. Taşa yazılmış sığmamış, parşömene yazılmış durmamış, papirüse yazılmış dayanmamış, nihayet kâğıt dedikleri -toplumca da telaffuzunda bir hayli güçlük çektiğimiz- tuhaf nesne icat olunca asırlar boyu sabretmiş, üstünde kalmış. Asırlarca kazların bilmem hangi tarafındaki kanatlarının bilmem kaçıncı sıradaki tüyüyle yazılmış, kamışla yazılmış, ecnebi memleketlerde pilot kalem bulunmuş onunla yazılmış, tahtaların içine kömür koymuşlar onunla yazılmış, okullarımızda kalemlerin içi mürekkeple, sıfır virgül beş-yedi ebadında uçlarla doldurulmuş da yazılan yazıların içi hep boşmuş. Ama bu bilgisayar denen insan icadı, insandan akıllı, içinde wordünden, exceline türlü programı barındıran aygıt ortaya çıkınca hele de internet denir –örütbağ mıdır nedir- ortaya çıkınca kaleme dahi hacet duymadan klavye ile bütün dünyayı gezip durmuş.

            Beni biraz ciddiyete davet ettiğinizi işittim ve hemen toparlanıp olanca ciddiyetimle denememe devam ediyorum. Roma’da aşağı tabakadan gelen Pleplerin kurduğu Comitia Tributa, Roma kanunlarının “yazı”lı hale gelmesi için çetin mücadeleler vermiş ve nihayet 12 Levha Kanunu ile alt tabakadan insanların hakları garanti altına alınmıştı. İ.Ö. 133’te Roma’da –daha imparatorluk olmazdan evvel cumhuriyet iken- proleterya ve optimatlar arasında iç savaşlar yaşanırken, dünyanın ilk devrimcilerinden sayabileceğimiz Gracchus Kardeşler toprak reformu yapar ve “yazı”lı hale gelir. Zenginlerin ellerindeki toprakları köylülere eşit bir şekilde dağıtılmasını emreden bu kanun Gracchus Kardeşlerin suikastine neden olur.

            Amerika denen bu emperyalist güç George Washington ve Thomas Jefferson’un yazdıkları ve 4 Temmuz 1776’da yayınladıkları Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’yle kurulur. Ve hala uluslararası kuruluşlarda aldıkları yazılı kararlar ile dünyayı sömürmeye ve işgal etmeye devam etmekteler.

            Fransız Devrimi’ne giden yolu aydınlatan, Jan Jack Rousseauların, Montesquelerin ölmez ruhunu eserlerine taşıyan yazıdır. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi yazılıdır.

            Hindistan’da kast sisteminin kaynağı “Kutsal Vedalar” denen yazılardır.

            Namık Kemal’i Magosa’ da bir zindanda üç yıl sürgünde yatıracak olan yazdığı “Vatan Yahut Silistre” nin temsilidir.

            Marx’ ın fikirlerini ezilen dünyaya ulaştıran, dünyanın çehresini ve dengelerini yerinden oynatan yazdığı makaleler ve birkaç kitaptır.

            Mustafa Kemal’in emperyalizme karşı giriştiği ve sonrasında çeşitli coğrafyalarda mazlum halklara örnek teşkil edecek olan, dünyanın ilk örgütlü ve haklı mücadelesini tüm dünyaya duyuran yazılı Amasya Genelgesi’dir.

            Dünyada işlenen pek çok cinayet yazılı devlet emirleriyle işlenmiştir örneğin. Daha saymakla bitiremeyeceğimiz onca güzellik ve fenalığın bir tarafına mutlaka yazı sirayet etmiştir.

            Yazı ruhudur insanın, içinde yaşattığı her türlü hissiyatın dışa vurumudur. Karanlık tarafıdır insanın, okuyunca aydınlattığını sanırız. Utançtır; kimselerin girmeye cesaret edemediği mahremimize sızıverir. Birden ifşa ediverir sırrımızı, çırılçıplak kalırız. Anafordur; sarar, sarmalar, sıkar, parçalar yok eder benliğimizi. Sırdır; o açılmayan defterlerinde nice insanın ömrü gizlidir. Sevdadır; sevgiliye şiir yazıp şiirin kendisine âşık oluruz. Meraktır; romandaki esrarı çözmek isteriz. Umuttur; gün gün, sabır sabır, biriktirdiğimiz yaprak yaprak. İnançtır, özlemdir, aşktır yazı.

            Aldığımız nice güzel haber, okuduğumuz nice güzel roman, öykü hep yazıdan müteşekkildir. Yazı üstüne çekilen filmler, yazılan öyküler, romanlar, aforizmalar dahi yazılı değil mi?

            Peki, yaklaşık beş bin yıl önce doğup insanoğlunun yatak odasından devletlerin en mahrem odalarına kadar girmiş, tarihte her türlü ferdi ve toplumsal vakaya karışmış olan yazıya tüm bu mesuliyetler yüklenebilir mi? Elbette hayır. Her icat gibi yazı da yüreğini ve aklını insanlığa faydalı işlere adamış insanların elinde cennet bahçesine( dinin ortaya çıkmasıyla beraber güzel olan her şeyin en uç benzetme noktası cennet, aksi cehennemdir, bu klişe benzetmenin nedeni budur) dönüşürken, kalbinde hırs, fesat, kin ve nefretten başka bir şey olmayanların elinde ise felaket, acı ve zulüm aracı olmuştur. Daima erkten, hükmetmekten ve mülkiyetten başka derdi olmayan insan, bu amacına ulaşmak için -kendi türü dâhil,- doğadaki her şeyi kullandığı gibi yazıyı da bu amaç uğrunda kullanmaktan bir an olsun geri durmamıştır.

            Yazıya öyle bir anlam yükledik ki insan mı yazıyı yarattı yoksa yazı mı medeni insanı yarattı ve yaratmaya devam ediyor diye düşünmeden edemiyorum. Sanırım galeyana gelip mübalağadan kendimi alamıyorum. Yazı yazıdır aslında ve kendinden başka hiçbir şey değildir. Hatta düşüncenin ve onun ürünü olan dil dediğimiz canlı varlığın sadece görünürdeki biçimlerinden biri olması itibarıyla insan yaşamındaki pek çok şeyin ardına bile itilebilir. Çünkü bugünkü yazı, hiç değilse hatırı sayılır kısmı, narkoz veya posa üretiyor. Peki, bizi Sokrates’in “ahlak”ına, Aristo ve Platon’un “iyi ideası”na ulaştıracak bir mekanizmaya dönüştürülebilir mi yazı? Güzel bir amaca hizmet etmek için ortaya çıkarılan bu nesneye o eski haysiyeti geri verilebilir mi? Buna yanıt vermek o kadar güç ki…

Sanat estetikle faydanın bileşimi olarak kabul edilirse eğer –birileri hala sanat sanat için mi, toplum için mi tartışması yapadursun- edebiyat da sanat dalları içerisinde yazıyla en haşır neşir ve en vakıf tür olduğuna göre edebiyata hatırı sayılır derecede ağır bir görev düşmektedir. Evet, doğru anladınız. Yazıya -insanlığa güzel hizmetler de bulunmuş ve sonra yolundan saptırılmış bu araca- tekrar eski haysiyeti kazandırma noktasında en önemli görev kuşkusuz şair ve yazarlara düşüyor. Çünkü şair ve yazar toplumun hislerinin tercümanı, toplumun vicdanıdır. İnsan yüreğinin dehlizlerine ulaşmada ve orada yatan güzelliği açığa çıkarmada en başarılı yollardan biri kuşkusuz edebi eserlerdir. Dünya çok defa tanık olmuştur ki siyasetin, cemiyetlerin çok defa yapmaya muvaffak olamadığı işleri bir şiir, bir roman, bir türkü başarmıştır. Eğer edebiyat bu görevi üstlenmez ya da egemenlerin elinde bu amaçtan saparsa işte o zaman yazı dediğimiz aygıtın biliminden silah, şiirinden hüsran, sloganından nefret, kanunundan faşizm, katalogundan kapitalizm, gazetesinden obskürantizm(halkı yanlış bilgiyle yönlendirme), sanat ve edebiyatından bir yığın faydasız posa çıkar…

Bu benim köşemdeki ilk “yazım”. Hoş geldim. Siz de hoş bulduysanız ne mutlu. Yazı yazıyoruz ve yazının mizacında –fıtrat demeyeceğim!- her daim sürç-i lisana gebe olmak vardır. Ne de olsa tanışmamız da yazıyla. Kusur ettiysek affola…
                                                                                                   ATAKAN BUYUR

Muhabbetname

                                 İz’i Kaldı…

Aslında konuya nereden başlayacağımı bilmiyorum. Dün kafamda nasıl bir şeyler yazmak istediğim nerden başlayıp nerde bitireceğim konusunda bi taslak oluşmuştu ama laptop’un başına geçince işler değişti. 24 Mart’ta, BBKT’de, Ender Abi’nin resimleriyle süslediği Filiz Abla’nın İZ kitabının imza günü yapıldı ve kitaplarımızı aldık. Bu yazıda İZ kitabından biraz da BBKT’ den bahsetmem doğru olacak ki; bugün de 27 Mart Dünya Tiyatro Günü vesilesiyle hepimiz için anlamlı bir gün.

 2013’de Burhaniye Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu’nu kazandığımda okula gitmek dışında ne yapacağım konusunda pek bir fikrim yoktu. Okulun kantininin camına asılan BBKT afişini gö2013’de Burhaniye Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu’nu kazandığımda okula gitmek dışında ne yapacağım konusunda pek bir fikrim yoktu. Okulun kantininin camına asılan BBKT afişini gö


BBKT’ deki herkesin de bildiği gibi ilk günler pek suskundum. Hatta tahminimce çok efendi uslu bi çocuk damgası yemiştim, sonradan olanları şimdi BBKT camiasında olanlar biliyor (yazar burada gülüyo) . Kendimi tanıttığım aşamada tiyatronun T’sini bile bilmediğimi ama burada öğreneceğimi söyledim. Nitekim bence öylede oldu. Şimdilerde üniversitelerin tiyatro bölümlerinin yetenek sınavına hazırlanıyorum. Zamanla alışma, ısınma derken bir önceki sene oynanan Yeşil Papağan oyununda İlhan karakterinde boşluk olunca dört erkek (o zamanlar pek samimi olmayan şimdilerde kanki) bu karakter için denendik. Nitekim dördümüz için de bir ilkti ve Anıl bu karaktere gerçekten de çok uygundu. Sonradan ‘Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü’ adlı oyunun tekstleri dağıtıldı ve o uzuuuun süreç başladı. Uzun zamandır hayalini kurduğun şeyi sonunda gerçekleştiriyor olmanın heyecanı bastırmıştı tabii. Önce okuma çalışmaları sonra hareketli prova tabi bu süreçlerde gece birlere, ikilere kadar provalar bir süre sonra yemeği bile atölyede yapıp yemeler derken eğlenceli, zor ve bence mükemmel bir süreçti.

Oynadığım Polis karakterinin şimdilerde bile özlemini çekiyorum. Oyunun bende bıraktığı İZ ve ilkleri yaşıyor olmam zaten her bakımdan unutulmaz. Ama o süreçte Semra Abla’nın yaptıkları, bize kattıkları unutulmaz. Birebir de öyle güzel çalıştırıyor ki! Öyle güzel yönlendiriyor, fikir veriyor ki! Belki de pek repliği olmayan o karakter en az ana karakterler kadar ilgi görüyor. Ki, oynadıktan sonra aldığım tepkiler bunun bir ispatı… Bartın ve Ayvalık Tiyatro Festivali süreçleri de tabii ki unutulmaz. İlk sahneye çıkışım bi festivalle. Başka bir ilde olması da hem garip, hem hoş bir durumdu. Gelelim DALGA oyununa… Aynı yıl oynayacağım ikinci oyundu ve şu sıralar hala oynuyoruz. Birçok festivale katıldık ve katılıyoruz. Çok güzel iki sene ve gerçekten harika bir dostluk ortamı… Hatta bu anlatılmaz yaşanır diyip kısa tutucam.

Velhasıl oyunlar bi yana (laf olsun diye söylemiyorum) gerçekten mükemmel bir ortam var BBKT’ de. Güzel dostluklar, arkadaşlıklar, aşklar ve de en güzeli bir aile, bir sahiplenme, üzülme, ağlama, sarılma vs. vs. Ben sanıyordum ki Balıkesir Üniversitesi’ni kazandığımda okulda bir şeyler öğrenecem, hiç de öyle olmadı. Ben gerçekten bir şeyler öğrendiysem şu iki yılda BBKT’ den Uğur Abi’den, Filiz Abla’dan, Semra Abla’dan, Mehmet Hoca’mdan arkadaşlarımdan bir şey öğrendim. Kimse kimseye ırkı, mezhebi, partisi, savunduğu değerler ile muamele etmiyor. Herkes sadece İNSAN olduğu gerçeğini biliyor ve çevresine öyle bakıyor. Bir şeyleri tartışarak doğruyu bulma, analiz etme, sorgulama gücüne erişmiş bissürü mükemmel insanla dolu BBKT. Tabii ki bunda Uğur Abi’nin payı çok büyük.  Hayır, ağlamıyorum gözüme molotof kaçtı. (yazar burada haykırıyor)

Neyse ben çok uzattım yahu, Filiz Abla’nın kitabına geçeyim. Bir süredir Filiz Abla atölye çalışmalarına, provalara gelmiyor. İşleri vardır diye düşünüyorum. Nitekim gerçek ortaya çıktı. Ender Abi’nin Facebook’ta paylaştığı fotoğrafta bir kitap çıkardıklarını öğrendik. Atölyeye geldiğinde Filiz Abla’yı kutlayıp hemen kitabı istedim. Böyle bir şey var mı ya, iki senedir BBKT’ de birlikte çok güzel günler geçirdiğimiz Filiz Ablamız bir kitap çıkarıyor, hemen okunmalıydı orada, hemen... Ama nitekim Uğur Abi izin vermedi imza gününü beklememizi söyledi. İmza günü gelip çattı, güzelce salonumuzu hazırladık. Filiz Abla’nın o güzel konuşmasını dinledik. Dinlerken birçok şey düşündüm. Tabii kitabı okuyunca da... Bir günde, hatta saatler içinde bitirdim kitabı. Filiz Abla benden kitabı okuyup değerlendirmemi, gerekirse eleştirmemi istedi. Bense bunun haddim olmadığını söyledim ki hatta hala öyle, haddim değil. Ama şunu söyliyim, ben genelde bir kitabı bir günde bitirmem, yayarım. İZ kitabında işler umduğum gibi gitmedi, saatler içinde okuyup bitirdim. Hep bir sonrasını merak ettim okudum, okudum, okudum (bir yerinde çok içlendim), velhasıl bitirdim, çok beğendim. Beğenmekle de kalmadım, düşünmeye devam ettim. Evet, Filiz Abla çok haklıydı.  Çingeneler ötekileştirilmişti. Bunu biraz da onlar böyle istiyordu. Onları çok iyi anlıyorum, aslında bu benim yabancı olduğum bir konu değil.

Yıllarca, hatta şimdilerde bile Kürt ve Alevi olduğum için devamlı ötekileştirildim ve ötekileştiriliyorum. Bunun ne kadar acı olduğunu biliyorum. Yıllarca lisede aynı sırayı paylaştığım, bir kere bile KÜRT, TÜRK, ÇERKEZ, ALEVİ, SUNNİ, DEVRİMCİ, ÜLKÜCÜ, CEMAATCİ ayrımı yapmadığım arkadaşlarımın bir süre sonra nasıl değiştiklerini gördüm. Sıra arkadaşım Çerkez’di, önümde Ülkücü, Yörük, Devrimci, AKP’li… Biz çok mutluyduk, çok iyi dosttuk onlarla. Ama zamanla bazı ülkücü arkadaşlarımın değiştiğini gördüm. Evet, zamanla yüklenen nefret sonunda son aşamasına geldi galiba artık tarafını seçmeliydi ve onlarda tercihlerini yaptılar. Kızmıyorum onlara, hala çok seviyorum. Nefret edince bir şeylerin değişmediğini gördüm. Şimdilerde de aynı üniversite arkadaşlarımın devamlı Kürtleri aşağılamaları ve her kürdü PKK’lı lanse etmeleriyle karşı karşıyayım. Sohbetine katıldığım ama içmediğim rakı sofralarında nedense her seferde konu oraya geliyor. Şimdilerde kahvaltıya da sıçradı galiba. Her konuda onlar haklı ve bu ülke sadece ve sadece onların. Benim Kürdistan’a gitmem lazımmış, varsa gitmeliymişim. Beğenmiyorsam niye yaşıyormuşum vs. vs. çoğaltabilirim. Kürtlüğümle ve Aleviliğimle gurur duyarım, ben öyle doğmamış olsaydım da öyle hissederim, bu kadar net... Çünkü benim kavgam, meselem ayrı. Ben bu ülkede ırkların kavgasını değil, ekmeğin kavgasını daha çok dert edinmiş, görev edinmiş bir insanım. Daha güzel yaşanabilir bir ülke için çabalamak istiyorum ve ona göre yaşıyorum. Neyse yeterince uzattım galiba özür dilerim.

Öncelikle Filiz Abla ve Ender Abi’ye başarılar dilerim, inşallah bu kitap ve sonraki projeler çok tutar, tutmalı da. Herkesin Dünya Tiyatro Günü’nü kutlarım. Gerçekten hepinizi çok seviyorum ve seneye hayalimi gerçekleştirip oyunculuk bölümünü kazanırsam, benden sonra bu süreci düşünen arkadaşlara yardımcı olacağım ve BBKT’ nin adının her yerde anılmasını sürdüreceğim. Çünkü ben gerçekten çoğu şeyi sizlerden öğrendim. Eğer kazanamasam yine Burhaniye’deyim, BBKT’ deyim. Aslında ikinci ihtimal de hiç fena değil (yazar sırıtıyor). Ve Filiz Abla yıllar sonra bu kitabı yeni yeni bulup okuyanlar olacak ve şimdilerdeki gibi şöyle diyecekler “Ben daha önce bu kitabı niye okumamışım?” ve ben dönüp onlara diyeceğim ki “Ben Filiz Engin’i tanıyorum ve o elindeki kitabı ilk okuyanlardanım.” (havamı da atarım)

Sevgiyle... Saygıyla… Barışla kalmanız dileğiyle...



Ve son olarak İZ’ i kalır birinin, o geçmeden İZ’ i kalır ötekinin... Hepimizin İZ’ i bir dizi...


        27.Mart.2015

Ferhat AYDINCI (BBKT)