Cemilanım Teyze ve Karaman Dede'nin fısıltısı/Filiz Engin

Hayatımın ilk on yedi yılını muhteşem bir zenginlikle geçirdim. İnsana, kültüre dair bir zenginlik sözünü ettiğim. Ülkenin birçok bölgesinden işleri gereği Soma’ya yerleşen ve benim ailem de dâhil olmak üzere, çoğu emekliliklerine kadar bu kasabada yaşamlarını sürdüren teyzelerim, amcalarım ve hep beraber büyüdüğümüz çok sayıda kardeşimle birlikte, bir insanın bir başka insanı “öteki” olarak görmesinin mümkün olmadığı bir yaşam alanıydı bizimkisi. Bir çeşit komün hayatıydı 1955-80 arası Soma 85 Evler’deki hayat. Adetlerinden, danslarına, şarkılarından, yemeklerine bütün ülke orada toplanmıştı sanki. İçli köfteyi, ekşili çorbayı, haşhaşlı ekmeği, şakşukayı, arap kadayıfını, bükmeyi… Velhasıl yurdun dört bir yanından süzülmüş lezzetleri tattığım yaşı hatırlamıyorum bile. Lakin Çingene pilavını ilk ne zaman tattığımı hiç unutmadım. Çünkü bir yılbaşı akşamı kurumun tertiplediği baloya gidecek ebeveynler tarafından kendisine emanet edilen çocuklara, Cemile Hanım Teyze hediye olarak getirmişti o bir kap dolusu pilavı.

Lojman çocuklarının bakıcısı Cemilanım Teyze… Çingene’ydi, tıpkı çiçek parkının bahçıvanı Karaman Dede gibi. Çocuk gözüm renklerinin biraz daha koyu olduğunu fark ediyordu etmesine ama asıl gördüğüm ortak özellikleri bize, yani çocuklara olan sıcak sevgileriydi her ikisinin de. Muhtemelen çocuk yaşta içime yerleşmiş bu sevgi, yaşım ilerledikçe ne zaman Çingenelere dair bir fısıltı işitsem o tarafa doğru yönelmeme neden oldu ve hala oluyor. Lafı çok uzattım. Aslında bir kitaptan söz etmek istiyorum bu yazıda. Ayşegül Devecioğlu’nun 2008 Orhan Kemal roman ödülüne layık bulunan Ağlayan Dağ Susan Nehir adlı kitabı…

Üç yıl önce sevgili bir dost hediye etmişti başka birkaç kitapla birlikte. Arka kapağındaki tanıtım yazısında “Yol yorgunudur Çingeneler, yerleşikliğin imkânsız olduğunu bilir, yerleşik hayatı kekeleyerek yaşarlar,” cümlesini okuyunca, işi gücü, o sırada okuduğum kitabı ve bana hediye edilen diğer kitapları bir yana bırakıp bu romanın sayfalarına gömülmüştüm. 

259 sayfalık bu kitabın daha ilk sayfalarında değişik bir yaşam felsefesi sarıp sarmalar gibi olurken insanı, satır aralarındaki bazı cümleler bir “Çingene güzellemesi” okumayacağınızın da habercisi oluyor aynı zamanda. Güzelleme diyorum, son yıllarda epey moda olan neşeli, göbekli, tırnak içinde özgür, uçarı yoksul ama mutlu Çingeneleri ya da benim hiç ısınamadığım güncel deyimle ‘Romanlar’ı anlatmak için yazılmadığını anlıyorsunuz bu kitabın. Örneğin daha ilk sayfadaki şu paragraf:

“Karaağaçların gölgesindeki nehrin kenarında oturuyor, görmüş geçirmiş gümüş suyu avuçlarına alıyor; zaman damla damla akıyor ellerinden… Hiçbir yerde birikmeden, bir tenekecikte bile toplanamadan akıyor…
Bu duygunun ne kadar olağandışı olduğunu bildiği için ürküyor. Oysa kocakarının dediği gibi; insanlar için ne fazlası var, ne de daha ötesi; ölenlerin bedenlerinde yeniden dirildiği eski Çingenelerin soyu tükendiğinden beri, bir kuru dünyadan başka bir şey yok…”

Ya da 14. Sayfadaki bir diyalogda, biz özgürüz, toprağın kölesi değiliz diyen bir kocakarıya, bir başka Çingene kadınının verdiği şu cevap: “Şu evceğizin bir sarı kaadı olsa fena mı olur be karıcık!”

Bir keresinde bir Çingene arkadaş bana şöyle demişti. “Çingene bitti abla, o üstü örtülerle kaplı at arabalarında yaşadıkları ve her zaman yola çıkmaya hazır oldukları zamanlardaydı. şimdi Roman var, kabul et bunu!”

Kitap, önsöz yerine geçen bölümden sonra “Bir Çingene’nin öyküsü bu…” cümlesiyle başlıyor ve şöyle devam ediyor. “ Ömrü boyunca kendi kimliğinden göçmeye çalışmış bir Çingene’nin…” Çingene’nin adı Naciye, anlatıcının Naciye Abla’sı… Anlatıcı çocukluğunu onunla geçirmiş genç bir kadın. Her ne kadar hikâyeyi bize bu genç kadın anlatsa da, Naciye Abla da her anlatılışında değişen masallarıyla araya giriyor.

Naciye Abla’nın ölümünden çok yıllar sonra anlatılıyor hikâye ve onun özelinde, unutulmuş bir halkı -hatırlamaktan hep kaçınılan bir halkı mı demeliyim yoksa- bu coğrafyada yaşadıkları yakın dönem tarihiyle birlikte aktarıyor. Kitabın önemli bir bölümünde şiirsel bir dille anlatılanlar Çingenelerin yolu Maraş’a düşünce ve bu da bu ülke tarihinin en acımasız, trajik Maraş Katliamı günlerine denk gelince şiirsel anlatım yok oluyor. Buz gibi bir faşizmle yolu kesişen roman masalsı atmosferini terk etmek zorunda kalıyor. Katliam Alevi mahallelerini hedef almış olsa da, Çingeneler de kan ve öfkeden nasiplerini alıyorlar. Tıpkı Hitler faşizmiyle katledilen Yahudiler olduğu kadar Çingenelerin de olması gibi. Oysa ne kadar az film ya da kitap vardır o esmer insanların 2. Dünya Savaşı’nda karşı karşıya kaldıkları acıları anlatan.

Dedim ya, Çingene hayatına bir güzelleme değil bu roman. O hayatın nasıl oluştuğuna bakan, onu anlamaya çalışan, değişimini fark eden ve işin doğrusu yaşadıklarının hiç de öyle ırksal bir takım özelliklerden ileri gelmediğini kavratan bir kitap. 198. Sayfadan bir alıntıyla bitirmek istiyorum. Bu arada belirtmem gerek, alıntıdaki ‘gaco’ kelimesi Çingene olmayan anlamında aşağıdaki cümlede…

Hiçbir toprak parçası vatan olmadığı gibi gurbet de değildi. Geçilen her sınırın ardında, dilleri, dinleri, bayrakları benzemese de Çingenelere bakışları birbirine benzeyen “gacolar” vardı.”

FİLİZ ENGİN

muhabbetname-şantiye bekçisi/ Deniz Kartal- www.dunyalilar.org

Bu hafta muhabbetname köşesinde Naçizane’ye özel olmasa da, herkese açık bir ortamda yazıldığı için ve bu anlamda mektup olarak nitelemekte bir sakınca görmediğimiz aşağıdaki yazıyı paylaşıyoruz. Yayınlamamıza onay veren satırların sahibine teşekkürlerimizle…



ŞANTİYE BEKÇİSİ
Geçtiğimiz günlerde Karamürsel taraflarında bir doğa yürüyüşündeydik. İzmir otoyolunun geçeceği ve çoğunlukla mübadele köylerinin yer aldığı yeşiller içindeki bölgelerde. Şeftali ve incir ağaçlarının arasından, çam ormanlarının derinliklerinden, uçsuz bucaksız buğday tarlalarının yanından geçip ulaştık köylere, mahallelere. Köylüler arazi ölçümleri için gelen memurlardan bıkmış olmalılar, "Yine ne var, neyi ölçüyorsunuz" diye karşılıyorlar her seferinde bizi.
Biz “Ölçmek için gelmedik, dağcıyız, doğanızın nefis havasını ciğerlerimize çekmeye geldik,” diyoruz. Önce çekimser davranıyorlar, sonra anlıyorlar dost olduğumuzu, sohbetlerimiz derinleşiyor.

Kızderbent yakınlarında Çamdibi Gölet’inin yanındayız. Fotoğraf çekmeye çalışırken yanımıza 50 yaşlarında biri yanaşıyor, gülümsüyor. Ütüsüz gri kumaş pantolonunun fermuarı bozuk, gömleğin yakaları iyice kirlenmiş, yıpranmış ayakkabıları yamuk yumuk...

-Merhaba abi, ben de burada şantiye bekçisiyim. 7 yıldır Çamdibi Gölet’inin sularını şu vadideki tarlalara veriyoruz, şuradaki arkadaş barajın suyu artarsa muslukları açıp boşaltıyor. Şuradaki pompalarla önce önümüzdeki tepedeki dağıtım noktalarına suyu veriyoruz oradan dağılım oluyor.

-Ne güzel, biz de geldik, biraz yürüyüş yapalım istedik. Burada bekçilik yaptığına göre herhalde bu köydensindir.

-Yok değilim, Balıkesirliyim...

-Aileni de buraya getirdin o zaman, yoksa zor olur, sen burada ailen oralarda.

- Getirmedim abi, 2 çocuğum ve eşim Balıkesir'in merkez köylerinden birindeler. 2 dönüm tarlam var orada, buğday ekiyoruz.

-Burada kalmana ve bu koşullarda yaşamana değecek kadar para kazanıyorsundur umarım. Ne kadar alıyorsun?

-1000 TL alıyorum, elektriğimi ve günlük ekmeğimi şantiye karşılıyor, yemek masraflarını kendim ödüyorum. 600 falan kalıyor geriye onun da 300'ünü karıma gönderiyorum, onların da masrafları var sonuçta.

-Çocuklar ne yapıyorlar? Okul falan?

- Biri evlendi gitti, diğer kızım Kur'an kursuna gidiyor, allah var bana hiç masrafı yok onun.

-Bu kadar para için ailenden uzakta kalmana değer mi? Ayda 600 TL memleketinde de kazanabilirsin, ailenden uzak kalmana gerek var mı?

- Yaş geçti abi, buradan çıkarsam ve iş bulamazsam diye korkuyorum.

Vedalaşıp ayrılıyoruz yanından, devleti, devletin masraflarını, devletin sahibinin kim olduğunu, devleti yönetenlerle halkın gündemlerindeki derin uçurumları, makam arabalarını, hanları, hamamları, sarayları, korumaları, süper emekli maaşlarını, makamları, makamlardaki koltukları düşünüyorum.

Devrimi düşünüyorum, kavgayı düşünüyorum...
Deniz Kartal

öykü-bir kadın iki adam ve balta/Filiz Sonsuz

Demirci Hayrullah çekiciyle örsün üzerinde hâlâ alev alev yanan nacağı, bir türlü istediği şekli verememiş de öfkesini sıcak demirden çıkarıyormuş gibi,  hırsla dövüyordu. Çekicin örsün üzerine her inişinde, biri sıcak, biri soğuk iki metalin birbirine çarpışının kulak yırtan sesi sokağı boydan boya geçip, kasaba meydanındaki kahvehaneye kadar erişiyordu. Şehirde bu işi yapan, fabrika denemezse de bir kaç atölye vardı. Kasabanın çokbilmiş, zevzek esnafı  “Bırak gari bu işi. Paplikası çıktı. Ekmek yok bundan sana” dese de, Hayrullah çok iyi biliyordu ki, zeytin odununa, meşe kütüğüne iki kere vurdun muydu ağzı köreliverirdi fabrika işi nacakların, baltaların. Onun döve döve akşama kadar yaptığı nacaklar senelerce bileyi yüzü görmezdi. Bi de sapını tastamam oturttu muydu, torununun torunu kullanırdı da nacak sapta dönmezdi. Ölmezdi bu meslek. Ölür müydü hiç?  Önceleri, daha ucuz diye rağbet görse de fabrikanın baltaları, nacakları, çok sürmedi saltanatı. Dağdaki orman köylerinin insanları vazgeçemedi Hayrullah’ın döve döve adam ettiği baltalardan.

       Nacağı, harlı ateşe tutup tutup, çekici tepesine tepesine indirirken, bir yandan söyleniyordu kendi kendine Hayrullah, “ De gidinin gavur dölü de… Sen mi inatsın ben mi? Hadi, yassılma da görem seni. Hadi yassılma da…” Tabak gibi, kocaman suratından sızan ter, sakalından örsün üzerine şıp şıp damlarken, yola gelmeyen eşeğiyle cebelleşir gibi cebelleşiyordu demir parçasıyla. Vural’ın dükkâna hışımla girdiğini görmedi bile. Adamın suratı pancar gibi kırmızıya kesmiş, anlamsız şeyler söyleyip duruyordu. Ufak tefek, şişmanca bir adamdı Vural. Hani, kalabalıkta yürürken dikkat etmesen, çarpıp geçerdin de neye çarptığını bile fark edemezdin. Öyle ufak tefekti işte. Aslında fark edilemeyişi ufak tefekliğinden de değildi. Varla yok arası bir adamdı. Sorarsan söyleyenlerdendi daha çok. Mırıl mırıl bir tonda, korkak birkaç cümle alabilirsen ağzından ne ala. Neredeyse hiçbir konuda fikri olmayan, kasaba kahvesinde millet çata çat siyaset kavgası yaparken, köşedeki loş masada korkmuş gözlerini devire devire olup biteni seyreden, sonra da çay tabağına birkaç bozukluk bırakıp, ortalık iyice kızışmadan kahveden sıvışan tipler vardır ya… Vural tam da bunlardandı işte. Ailenin ortanca oğluydu. Abisi kadar akıllı, kardeşi kadar sevimli olamayışına kahrederek geçmişti çocukluğu. Akraba düğünü için şehre gittiklerinde nasıl olmuşsa kaybolup, saatler sonra karakolda bulunduğunda on dokuz yaşında bir delikanlıydı. Ailenin fırlamaları bu olayı aylarca başına kakıp dalgalarını geçtiklerinde çıtını çıkarmadı Vural. Ne zaman herkes kadar akıllı, becerikli olduğunu ispatlamaya çalışsa, hep bir şeyler ters gitmiş, eskisinden daha da beceriksiz hissetmişti kendisini. Babasının “senden olsa olsa sığırtmaç olur” deyip Kamil Ağa’nın yanına çoban verdiğinde koyunları çaldırmasının üzerine şehirde kaybolma meselesi eklenince… Sonunda o da kabul etmeliydi işte aklının kıtlığını. Kasabanın gençleri, kasaba meydanından minibüslere bindirilip, davul zurnayla uğurlanırken askere, Vural’ı ağabeyi götürüp teslim etti ocağına sessiz sedasız, kardeşini gidip aldı teskere zamanı.

             Ağabeyi evlenip çoluk çocuğa karışmış, kardeşi muhtarın kızıyla nişanlanmıştı. Asker dönüşü evlenip o da evini açacaktı. Ne anası, ne babası aklı kıt oğullarına kefil olamadığından, kimsenin kapısını çalıp Allahın emrini koyamıyorlardı. Ev mi bakabilirdi bu haliyle? Elin kızının günahına girmek de vardı işin ucunda. Vural, kapı komşularının küçük kızı Gülşen’e vurgunsa da, kimselere bir şey diyemedi. Kapıdan, pencereden bakıp, derin derin iç geçirip sustu. Çok geçmedi, Gülşen, şehirdeki uzak akrabalardan birinin öğretmen oğluna nişanlandı. Vural kahroldu. Günlerce evden çıkmadı. Düğün günü, gelin alıcılara, davulculara sövdü saydı içinden. İlk kez o gün rakı içti. Kasabanın dışındaki yıkık caminin duvarının dibinde sızıp kalmış halde bulup eve getirdiler Vural’ı. Her gün biraz daha artarak yaşadı acısını, hasretini içinde, sessiz sedasız.

               Askerden döndükten iki yıl kadar sonraydı. Annesi, kocasını karşısına alıp konuştu. “ Bene bak Mıstafendi, biz böğün varız, yarın yoğuz” dedi. “Bu oğlana ne ağası bakabili, ne gardaşı. Başını bağlamak lazım...”  Sonunda aranan gelin bulundu. İki sokak ötede, fakirlikten ciğeri görünen Deli İbram’ın dört kızından en küçüğü Gülşen’e dünürcü gidildi. Kavruk, ufak tefek; sessiz, sakin bir kızdı Gülşen. Vural’ı çeker çevirir, adam edemese de kendine koca ederdi işte. Vural’a soran olmamıştı gerçi; ama adının Gülşen olduğunu duyunca içinde bir şeyler kıpırdandı. Galiba hayat bir Gülşen’i elinden alıp başka bir Gülşen’i veriyordu ona.

                Şehirdeki düğüncü mağazalarından birinden, hasat vadeli düğün alışverişi yapıldı. İlk kez şehre giden Gülşen, bembeyaz gelinliklerin arasında kendisini ağa kızı gibi hissetti. Ucuz yollu bir gelinlik, orta halli bir damatlık, şehrin pazarından birer çift ayakkabı, iki tane ray bilezik, birer de alyans alıp eve döndüler. Nikâhtan sonra, evlerinde mevlit okutup, şerbet dağıttılar. Düğün yemeği niyetine tavuklu pilavla konu komşuyu ağırlayıp, avlunun öte ucundaki, samanlıktan dönüştürülmüş evlerine uğurladılar Vural’la Gülşen’i.

               İki oda bir mutfaktan ibaret evleri saray gibi göründü ikisine de. Sonunda kendilerine ait bir dünya vaat ediyordu, sıvanıp boyanmış briket duvarlar. Bir odaya bir yatak, bir elbise dolabı, diğer odaya iki sedir, iki parça kilimle döşenmiş evlerinde uyandıkları ilk sabah, ilk kahvaltılarını utana sıkıla yaptılar. Ekmeği kesişinde, bardaklara çay dolduruşunda, sofrayı toplayıp bulaşıkları yıkayışında bir incelik, bir mahçupluk vardı Gülşen’in. El öpmeye gitmeleri gerekiyordu. Kapıdan çıkarken Gülşen’in kocasının ceketini tutuşunda, ayakkabılarını çevirişinde, “hava soğumuş, üşüme” deyişinde başka bir şey hissetti Vural. İlk kez, hayatında ilk defa, birisi ona saygı duyuyor, onun için üzülebileceğini hissettiriyordu.

               Kayınvalide, sevmişti gelinini. Diğer gelinlerinde göremediği bir itaatkârlık, kanaatkârlık vardı kızın hallerinde. Fakir ev kızıydı bi kere, ne görecekse koca evinde görecekti. Bildiği her şeyi öğretmeye kararlıydı gelinine. Hamur tutmasını, yufka açmasını, tarhana, makarna yapmasını, firkete oyasını, kocasını çekip çevirmesini… Kasabanın tek manifaturacısından renk renk basmalar, poplinler, ketenler aldı, kendi elleriyle dikip giydirdi gelinine. Komşuların kızlarından, gelinlerinden geri olmamalıydı gelini. Hem de büyük gelinler görsündü, kıymet bilenin kıymeti bilinirdi.   

                 Birkaç ay içinde başka biri oldu Gülşen. Çiroz gibi kız gitti, güzel, mini mini bir kadın çıktı ortaya. Çukurlarına kaçmış küçücük gözler, azcık kilo alınca ortaya çıktı, yeşil yeşil parıldadı. Mahalleli, değişime inanamadı. Divane Vural’ın şansına, eve peri kızı düşmüştü.

                 Karısının yanında başka, babasının, kardeşlerinin, ahalinin yanında başka bir Vural vardı artık. Başka hiçbir yerde olamadığı kadar Vural’dı evinde. Adamdı, kocaydı, insandı. Gerçi hâlâ doğru dürüst bir işi yoktu, harçlığını babası veriyor, evin masrafını babası hallediyordu. Oyalansın diye de tarlaya, zeytinliğe, hayvan hasada gönderiyordu babası. “Hadi bakam Sazlıkdaki zeytinliği sulayıve böğün” diyordu mesela; ya da “yarın sabalen ilk vesayete pin, dayıngile iki dene kuzu söylediydim, parasını ver de gel” diyordu.

                  Bir akşamüstü eve döndüğünde, Gülşen’i bir garip buldu.  Ağlamış mıydı ne? Gözleri kızarmıştı. “Yok bişeyim” dedi kadın. “Accık başım ağrıyıvedi. Sen git yemeğini ye anangilde. Ben de uyurum, geçer”  Ertesi sabah biraz daha iyiydi belli ki. Başındaki sargıyı çıkarmış, gözlerinin şişi inmişti Gülşen’in. Kahvaltıda kocasına uzun uzun bakıp, “bu evden taşınsak, olmaz mı?” diye sordu. Vural şaşırdı. “ Taşınalım mı? Nereye? Neden?” “Hiiiç” dedi kadın. Yağmurlarda rutubet yapıyo sanki acık.” “Merak etme sen” dedi Vural. “Çatıyı aktartırım, bi de dıştan sıva çektik miydi, mis gibi olur evimiz yine. Hem babam izin vermez taşınmamıza” Gülşen’in yüzü düştü. Bakışları çay bardağına yansıyan görüntüsüne takılıp kaldı. O günden sonra bir daha eskisi gibi olamadı Gülşen. “Belli ki istasyon mahallesindeki yeni evlere özeniyor garibim” diye yordu karısının hallerini Vural. Keşke mümkün olabilseydi, keşke yüzü yine gülebilseydi Gülşen’in. Ama nasıl, hangi parayla? Ya babası…

             Akşam yemeğini her zamanki gibi kayınvalidesinde yediler. Eltileri, kayınbiraderleri de vardı yemekte o akşam. Sofrayı beraber toplayıp çayı koydular ocağa. Gülşen, eltilerini odaya yollayıp mutfakta kaldı. Bulaşıklar yıkayıp çayları doldurdu. Bütün bunları yaparken ne kadar mümkünse o kadar ağırdan aldı. Küçük eltisini çağırıp, çayları ona dağıttırdı. Mutfakta oturup biraz dinlendi. Kayınpederinin sesi geliyordu içeriden.  Midesi bulandı aniden. Kusacak gibi oldu. Zor tuttu kendisini.  Ertesi günün işlerini pay ediyordu oğulları arasında. Büyük oğlanın işi belliydi. Şehire gidip gübre alacaktı traktörle. Küçük oğlan bakkal dükkânının başından ayrılamazdı. Evleneceği zaman gelinin ailesi rençbere kız vermeyiz deyince, mecbur kalıp orta halli bir bakkal dükkânı açmışlardı küçüğe.  Vural’a bağdaki odunları kesip, eve getirmek, istiflemek düşüyordu bu durumda. İki günde anca biterdi iş. Ama önce demirci Hayrullah’a uğrayıp, babasının sipariş ettiği baltayı alması lazımdı. Sabah ilk iş demirciye uğrayacaktı. Erken kalktılar. Herkes evine dağıldı. Yarına iş çoktu.

                Evden çıkması kuşluk vaktini buldu Vural’ın. Demirci Hayrullah sabahın köründe açmazdı ki dükkânını. Babası geldi kapıya. Demir kapıyı vurdu güm güm. “ Hadi ülen” dedi. “Güneş tepemizde. Ne zaman gitcen de ne zaman kescen odunları?” Paldır küldür giyindi, yüzünü yıkayıp iki lokma ekmek attı ağzına. Kahvaltı hazırdı aslında,  Gülşen haşlanmış yumurtayı alel acele soktu kocasının ağzına. Yanına çıkınını sardı. Ekmek, peynir falan işte... Uğurladı kapıdan. Kayınpederi bekliyordu üç beş adım ileride. Bir daha tembihledi yapılacak işleri oğluna. Ağır bahçe kapısını iteleyip çıktı evden Vural. Sokağı geçip, caminin köşesinden dönerken çıkınını evde unuttuğunu fark etti. Koca gün, dağın başında aç biilaç çalışılmazdı ki. Eve döndü. Gülşen’in kapının yanındaki sedirin üzerine bıraktığı çıkını alıp, babasına görünmeden çıkıp gitmeyi planlıyordu. Sessizce anahtarı çevirip kapıyı açtı. Çıkını buldu. Tam çıkacakken içeriden garip sesler geldiğini fark etti. Bir süredir hasta gibiydi Gülşen. Başına bir şey gelmiş olmasındı? Odaya girince gördüklerine inanamadı. Gülşen çırpınıyor, tepiniyor, üstünde babası, bir eliyle gelininin ağzını kapatmış, diğer eliyle soymaya çalışıyordu. Evden fırlayıp çıktı Vural. Gördüklerini anlamaya çalışıyordu. Kan beynine çıkmıştı. Bir solukta demirci Hayrullah’ın dükkânını buldu. Kendisini işine kaptırmış adama sesinin çıktığı kadar bağırdı. Hayrullah başını çevirip baktığında deliye dönmüş Vural’ı gördü. Deli gibi bağırıyordu adam, “balta nerde, baltayı ver bana.” Yıllardır tanıdığı Vural’ı ilk kez böyle görüyordu. “Duvarda asılı” diyebildi. “Sağ baştaki sizin balta…” 25.11.2014

                                                                         
                                                                                  FİLİZ SONSUZ   

D A V E T

Her ne iş olursa olsun keyif, paylaşmakla tamamlanıyor. Bir gazete köşesi de bu kuralın dışında değil bizce.

İzleyenlerin bildiği gibi bir süredir ‘Muhabbetname Köşesi’ diye bir bölümümüz var bu sayfalarda. Birbirimize ya da hayalimiz yardımıyla ürettiğimiz kimi kimliklere mektup formatıyla derdimizi anlatmaya çalıştığımız satırlar… Şimdiye kadar iki tane de okuyucu mektubumuz oldu. O mektuplarla çoğalmanın, paylaşmanın tadını yaşadık yine ve açıkçası hep beraber daha da zenginleşelim istiyoruz. O yüzden;




Aşktan, işe, yemek tarifinden, tepenizin attığı herhangi bir gidişe, mevsim renkleriyle coşan yüreğinizden, içinizi bunaltan bir gazete haberine… Kısacası insanlık hallerine dair anlatmak, aktarmak istediğiniz her ne varsa hepsinden dökülen kelimelerinizi paylaşmaktan mutluluk duyacağız. 

Gerçek imzanızla ya da takma bir adla, karar sizin… Hem zaten ne fark eder ki? Sonuçta baki kalan bu kubbede bir hoş seda imiş, öyle değil mi?


Bilgisayarda yazıp göndermek isteyenler için:


Kalem kâğıt ve zarf kullanmayı sevenler için:

Posta Kutusu 65 
Burhaniye/Balıkesir-TURKEY


WANSA-IRAK ÖYKÜLERİ…

Bir süredir pür dikkat izlediğimiz Ortadoğu’da yaşananların etkisiyle olsa gerek, birkaç yıl önce okuduğum bir kitaptan söz etmek istiyorum bu gün.

Altı öykünün yer aldığı 134 sayfalık bir kitapla bir coğrafyanın, geçmişten bu güne bütün tarihini, olaylarını, siyasi gelişmelerini vs. hatmetmek elbette imkânsız. Fakat oradaki egemen duyguyu kavramak pekâlâ mümkün… Duyguyu kavramak… Her coğrafyanın kendine has yemeğine, mimarisine, nüktesine, türküsüne sinen bir duygusu vardır, öyle değil mi? Gökten inmez o duygu ya da genlerin neden olduğu bir şey değildir. İklimle başlar bence ve ardından tarih boyu yaşadıklarıyla vücut bulur. Elle tutulur, gözle görülür bir şeye dönüşür. O duyguyu keşfeden bazı insanlar, hissettiklerini diğer insanlara aktarma arzusuna kapılırlar. Genellikle sanatçılardır onlar. Kimi tuvale aktarır, kimi bir filme, kimi de kelimelere… Kâh bir şiir olur duygu, kâh bir roman, bazen de bir öykü… Sercan Sırma- namı diğer Tecelli- öyküde karar kılmış ve Irak’tan yola çıkarak Orta Doğu’nun duygusunu yaşanmış öykülerle aktarmış bize bu kitapta.

Acem Nikâhı ile başlıyor kitap… Tecelli’nin bu öyküde “Kent tecavüze uğramış bir kadın gibi intihara meyilli. Bombalanmış yıkıntılar arasında, şehir eşkıyaları, Amerikan askerleri ve insan eti yemeye alışmış sokak köpeği sürüleri devriye geziyor. Helikopterler, tanklar ve rambolara rağmen yaşama tutunmaya çalışan halk, en büyük savaşı ‘ayakta kalma savaşı’nı veriyor.” diye tanımladığı kent Bağdat… 21. yy’da uygulanmakta hiçbir beis görülmediği muta nikâhı yaşayan iki insanın hikâyesini okuduğumuz sayfalar Acem Nikâhı… Bilmeyenler için muta nikâhı, ücret karşılığında belli bir süre için kadınla evlenmektir. Buradaki ‘belli bir süre’ tanımı, dakikalar da olabilir yıllar da, artık anlaşma neyse yani!

  İkinci öykü Canlı Bomba“Şimdi ikinize bir görev veriyorum. Aslında bu benim verdiğim bir görev değil, iki gece önce peygamber efendimizin bana rüyada verdiği emirdir.” Hikâye kişilerinden İmam Tarık’ın bir insana üzerine yerleştireceği bombaları bir çarşının orta yerinde patlatacağı görevini açıklarken söze başladığı bu cümleler, gündemdeki IŞİD ve diğer kanlı örgütlerin gerçeğine dair bir kez daha ipuçları vermiyor mu? Dinde insan iradesinin ya da aklının diyelim, bir başkasına, tanrıya ve devamında onun sözcüsü olduğunu iddia eden kişilere tesliminin insanlığın başına ne çoraplar örebildiğini bir kez daha gözler önüne seren bir öykü bu.

Ve kitaba adını veren Wansa. Hem bir aşk öyküsü ve hem de insanlığın inanışlarıyla ilgili birçok bilgiyi aktaran, aynı zamanda bir Yezidi köyünde günümüzde yaşanan acımasızlıkları gözler önüne seren, zaman içinde defalarca okunabilecek yoğunlukta bir öykü. Wansa bir Yezidi kızı, Yusuf bir Hıristiyan rahibi… Karşılıklı bir aşk bu… Irak’ta Elkuş Kasabası’nın dağlarına kazılmış Rabban Hürmüz Manastırı’nda geceler boyu süren dersler esnasında, ancak kandil ışığının duvara yansıttığı gölgeleriyle yaşatabildikleri bir aşk. Öykü boyunca aşklarına tanıklık ettiğimiz gibi, derslerine de kulak misafir oluyoruz. Bu derslerin başlangıcında aralarında geçen şu konuşma devamında öykü boyunca süren dersleri hakkında bir fikir verecektir.

Rahip Yusuf soruyor:
 “Söyle bakalım, ne öğrenmek istiyorsun?”
Wansa cevap veriyor:
 “Bu coğrafyada aşağılanan üç şey hakkında bilgi sahibi olmak istiyorum. Kadın, Yezidi ve Kürtler… Çünkü ben her üçünü de temsil ediyorum. Çoğu zaman kimliğimi gizlemek zorunda kalıyorum. Asla göğsümü gerip ‘Kadınım, Yezidiyim, Kürdüm diyemedim. Bunlar benim sırrım oldu. Kimselere diyemedim.”

Halepçe bir diğer öykünün adı. Ortadoğu’yu bir parça olsun izleyenler Halepçe adını duyunca o sarı tozu hatırlayacaklardır mutlaka. Öykü şu cümlelerle başlıyor:

“Bir mart sabahı, savaş uçakları Halepçe’nin üzerine sarı bir toz serpti. Tarımsal mücadele uçakları gibi her tarafı ilaçladıktan sonra geldikleri yöne, Bağdat’a doğru gözden kayboldular.
Oluşan toz bulutu önce kırmızıya, sonra da maviye dönüştü. Ardından yer gök kokmaya başladı: Acı badem kokusu, çürük soğan kokusu, taze biçilmiş çim kokusu ve başka kokular…
Tek bir kurşun sıkılmadan, bombalar patlamadan, tanklar ezmeden, evler yıkılmadan, camlar kırılmadan, duvarlar çökmeden, kollar, bacaklar havaya uçmadan, tek bir damla kan akmadan Halepçe ölüm uykusuna daldı.
Bebekler emdikleri sütü yutmadan, inekler, koyunlar, keçiler sağılmadan, tavuklar yumurtlamadan, köpekler havlayamadan, kediler kaçamadan hep beraber sustular.
Ebabil kuşları da öldü.”

Velhasıl kelam, bu incecik öykü kitabı gerçek dünyada, gerçek insanların yaşadığı, gerçek olayları aktarıyor. Bu tür kitaplar okuduğumda  “Ben öyle düşünmüyorum, benim düşüncelerime göre…” diye söze başladığımız, bazen tembellikten bazen cesaretsizlikten ‘gerçek’ olana bakma zahmetine katlanmadan, ‘gerçek’ olan hakkında fikir yürütmeye çalıştığımız zamanlar aklıma geliyor hep. Bir tek paragrafta ne çok gerçek kelimesi kullandım öyle değil mi? Ama bu kelimenin barındırdığı anlamı düşününce başka türlüsü mümkün değil gibi geldi bana.

                                                                                              FİLİZ ENGİN

KENTİMİZDEN BİR SİMA, ALİ'NİN BABAANNESİ


Adliyeden yeni dönmüşüm. Koca günü adliyede geçirmiş, vakti akşamüzeri yapmışım. Sultancığımın mis gibi çayından iki yudum almış, kafamı toparlamaya çalışıyorum. Yarının dosyalarını çantaya koyup eve kaçmak niyetindeyim. Yeter bu günlük bu kadar yorgunluk. Telefon çalıyor. Arayan Filiz. Çok önemli bir şey olmalı, havadan sudan muhabbetler için genellikle feysten mesajlaşırız.

-          Müsait misin cancazım ?

Sesinde bir heyecan… Gerçekten olağan dışı bir durum var, belli.

-          Müsaitim tabi, hayırdır?

Başlıyor anlatmaya… Bir iki dakika, sözünü kesmeden dinliyorum. Sadece “hıhııı” lar, “ anladııımm” lar…  “Tamam, haftaya Cuma boşum” diyorum, “sen randevuyu alınca bana yeri ve saati bildirirsin.” Onun sesindeki heyecana karşılık, benim sesimdeki hafiften isteksizliği seziyor. Her zamanki hassaslığı ile yakalıyor kafamdan geçen soru işaretlerini. “Bak ama” diyor, “ fikir hoşuna gitmediyse vazgeçe de biliriz”.  Vaz geçmiyoruz tabii ki. Emekli milletvekilinin eşiyle görüşeceğiz. Canımızın içi, gözümüzün nuru Semra Mamuk’cuğumuzun arkadaşının kayınvalidesiymiş.  Harika bir kadınmış. Hayat dolu, cıvıl cıvılmış. Semra’yı tanıyorum. O öyle diyorsa öyledir tabii; ama işte… Filiz adını not almayı unutmuş. Semra’dan öğrenip bana hemen bildirecekmiş… Gözümün önünde beliren inci kolyeli (illa ki), saçı kabarık fönlenmiş, ağır makyajlı kadın figürünü elimle kovalamaya çalışırken,  içimden bezgin bir “öööfff”  geçip büronun duvarlarına çarpıp çoğalıyor.  İç sesimi duyuyorum adeta. Emekli milletvekili eşiyle söyleşinin nasıl geçeceği belli oldu bile. Ankara’nın ağır siyasi havasında geçen resepsiyonlar, resmi törenler, belki ünlü siyasetçilerle yaşanmış birkaç ilginç anı,   diğer milletvekili eşleriyle birlikte kotarılan sosyal sorumluluk projeleri, vs, vs, vs… Şansımız varsa, aradan cımbızla çekip çıkaracağımız, hayata dair birkaç cümle…

Ören’de buluşacağız. Ben, ne hikmetse (!) bir saat kadar gecikince, Filiz hanımefendiyle sohbete başlamış. Avuç içi kadar Ören’de yeri bulabilirsem ben de ekleneceğim sohbete. Filiz’i arıyorum,  üçüncü kere kafeteryanın yerini tarif etsin diye. Telefonda sesi uçuşuyor Filiz’in. Bir neşe, bir neşe, sorma gitsin. “ Çabuk gel” diyor. “Gülsevil Hanım sana hiç yabancı değil. Çağdaş Yaşam’dan tanıyorsun onu” Ben, şaşkın; ama daha çok da hafiflemiş bir “aaaaaa” çekiyorum, “E, bizim Gülsevil Abla…” Sonra koşar adım, kafeteryaya…

Kafede ikisini karşılıklı gülüşürken buluyorum. Çoktandır görüşememişiz Gülsevil Bozyel’le, hasretle sarılıyoruz. Mavi rengi gözlerine çok yakıştırdığım birkaç insandan birisi. Hiç yakından tanıma şansım olmamıştı, ama hep gülümseyen o bir çift mavi gözde tüm evrenin yaşanmışlığını, durmuş oturmuşluğunu sezinlemiştim Gülsevil Hanım’da. Ve nedenini bile bilmeden hep sevmiştim kendisini. Yetmişini aşmış insanlarda az görülen bir dalgacılıkla bahsediyor hastalıklarından. Yağmurlu bir günde birileri ıslanmasın diye şemsiye tutmaya çalışırken, önündeki kütüğe takılıp düşmüş, kemiğini çatlatmış. Kolu sarılı. Gözündeki mercek kaymış, retinasını yırtılmış, görmede sorun yaşıyor. Canı sıkılıyor belli ki, “merceğim arada bir gezmeye çıkıyor,” diye anlatıyor sorununu, gülerek. Hayatını dinledikten sonra anlıyorum ki, yaşadıklarından sonra bunlar sorun bile değil O’nun için. Tek sıkıntısı, eskisi kadar okuyamamak... Zira çocukluğundan itibaren, hayatının her yerinde kitaplar var.

 Babası koymuş adını, hep gülsün ve sevilsin diye. Emekli İngilizce öğretmeni… Emekli milletvekili, siyasetçi Nuri Bozyel’in eşi… 1939’da Samsun’da doğmuş. Ailenin bir ucu Mısır’a, bir ucu saraya dayanıyor. Bir taraftan da Çerkezlik var.  “Haaa” diyor Filiz, mavi gözler, sarışınlık oradan geliyor”

 Genç İngilizce öğretmeninin ilk görev yeri İvrindi… Okulun tek kadın öğretmeni… Kimseleri tanımıyor ilk gittiğinde. Orada, aylarca yaşadığı büyük yalnızlığı anlatırken “Cumartesi öğleden sonra ile Pazartesi sabahı arasında kendi sesimi hiç duymazdım,” diyor. Aylar sonra okula atanan bir kadın öğretmenin telgrafını aldıktan sonra, sevinçten, postaneden okula kadar koşarak döndüğünü anlatıyor. Sonunda o büyük ıssızlığın ortasında bir can yoldaşı olacak işte, ne büyük mutluluk.

İvrindi’nin yeri büyük Gülsevil Bozyel için. Öğretmen olarak ilk atandığı yer her şeyden önce. Sonra, görür görmez aşık olduğu sevgili eşi Nuri Bozyel’le orada tanışıyor.  Nuri Bey, Gömeç’te iki dönem CHP’den belediye başkanlığı yapmış. Tanıştıklarında Gömeç Belediye Başkanı’ymış. Kısa süre sonra evlenmeye karar vermişler. Nikâhları ise o dönem için devrim sayılabilecek şekilde kıyılmış. Genç sevgililer bir gün Nuri Bey’in makamında otururlarken Nuri Bey, belediyenin bir memurunu çağırmış, “Bizim evraklar hazır mı?” diye sormuş. “Evet efendim” cevabını alınca, memura “Hadi, kıy nikahımızı” demiş. İki zabıta memurunun şahitliğinde nikâhları kıyılmış. Şimdiki gençlerin düğün törenleri geliyor aklıma. Günler öncesinden kuaförde saç ve duvak provaları, aylar öncesinden başlanan dans kursları, süslü davetiyeler, elit bir davetli kesiminin yer aldığı cafcaflı düğün törenleri, takılar, hediyeler… Hiç mi hayal kurmamıştı düğününe dair? Nasıl kabul edebilmişti bu şekilde evlenmeyi? Tam aklıma gelip soracakken kendisi cevaplıyor aklımdan geçenleri. “Nasıl mutlu oldum, anlatamam” diyor. “En büyük kâbusum gelin kız olup düğün tantanasının ortasında kalmaktı. Nuri beni böyle bir yükten kurtardı.” Birbirlerinin sevgisine doyamadıkları kısacık evliliklerinde İki oğulları oluyor. Özge ve Ceren…

Tam da bu arada aşkı soruyor Filiz. “Aşk hep var mıydı?” “Hem de en başından, Nuri’yi kaybettiğim ana kadar, on sekiz yılın her anında… Cevap içimizi burkuyor. Hepi topu on sekiz yıl… Göz açıp kapayana kadar geçen, ama her anı aşkla geçen on sekiz yıl.   Gülsevil Hanım söylemiyor; ama hissediyoruz bu gün bile aşk var Nuri Bey’e bu gözlerde. Filiz devam ediyor soruya, “ Aşkı tanımla deseler, nasıl tanımlarsınız?” Hiç düşünmeden cevap veriyor Gülsevil Hanım, “Yok öyle bir tanım. Ben duygularımı ölçüp biçip kalıplara sokmam. Yaşarım sadece.” Aşkın kimyasına, fiziğine kafa yoranlara, formüller üretip hap niyetine tedavüle sürenlere gidiyor aklım. Zaman kaybı hepsi…

Bir gün eve gelip, “ Belediye başkanlığından istifa edeceğim Gülsevil,” diyor Nuri Bey. “Halka hizmet için mecliste olmam gerek.” Milletvekilliği seçimlerine giriyor. İlk adaylığında değil ama sonraki seçimlerde CHP Milletvekili olarak giriyor meclise. Ayvalıktaki zeytinlikleri satıp Ankara’dan ev alıyorlar. Sıkıntılarla geçecek başkent günleri başlıyor aile için. Gülsevil Hanım’ın tayini çıkıyor Ankara’ya. 1980 öncesi yıllar… Kutuplaşma had safhada. Sokaklar, okullar, sınıflar bölünmüş. “Hal böyleyken, farklı sendikalara bağlı da olsak, okulda terk derdimiz ‘öğrenciler için daha iyisini nasıl yapabiliriz?’ oldu hep” diyor Gülsevil Hanım. Darbeyle birlikte ilk gözaltına alınanlardan oluyor Nuri Bey.  Aylarca tutuklu kaldıktan sonra, hakkında dava bile açılmadan salıveriliyor. Artık milletvekili değil. Neleri varsa satıp Ankara’dan ev aldıkları için, tarımdan da gelir yok. İşin kötüsü, iş de bulamıyor. Bu memlekette “komünist” sanılana iş yok zira. Aile için ekonomik zorluklar başlıyor. Gülsevil Hanım’ın maaşıyla geçinmeye çalışıyorlar.

“Nasıl kaybettiniz Nuri Bey’i?” diye soruyor Filiz. Cevap bize hiç yabancı değil aslında. “Kenan Evren öldürdü kocamı, 12 Eylül faşizmi öldürdü” diyor Gülsevil Hanım. 12 Eylül ile birlikte ülkenin genel gidişatı ve işsizlik öyle bunaltıyor ki Nuri Bey’i, yutar gibi sigara içiyor o dönemde. “Sabah yaktığı sigaranın ateşiyle akşama kadar sigara yakardı” diye tarif ediyor Gülsevil Hanım durumu. Kalbi bu yorgunluğa dayanamıyor. Hastaneye yatırıyorlar Nuri Bey’i. Yıl 1984… Okullar kapanmak üzere, karneler dağıtılacak. İşten çıkar çıkmaz ilk işi, eşini hastanede ziyaret etmek oluyor Gülsevil Hanım’ın. Nefes nefese hastaneye vardığı bir gün, eşinin yattığı odada bir anormallik seziyor. Doktorlar, hemşireler, tıp öğrencileri odada, Nuri Bey’in yatağının başına toplanmışlar, telaşlılar. Bir süre sonra doktor, Gülsevil Hanım’ın yanına geliyor, gözlerini yere dikip susuyor. O an anlıyor eşinin öldüğünü. “ Korkmayın, çığlık atmam, burası hastane, kimseyi rahatsız etmem” diyor doktora. Doktor gözlerine bakıp, “maalesef…” diyebiliyor sadece. Koca şehirde, iki çocuğuyla baş başa kaldığı yalnız ve zor günler başlıyor Gülsevil Hanım için.

 Kendi emekli maaşı ve Nuri Bey’den bağlanan emekli maaşıyla iki oğlunu büyütüyor Gülsevil Hanım. Yaşamının büyük bölümüne eşlik eden yalnızlığa daha fazla katlanamayacağı için bu gün, küçük oğlu Ceren ve gelini Necibe ile birlikte yaşıyor Ören’de. Gelininden söz ederken ayrı bir sevgi yükleniyor sesine. Necibe’yi çok seviyor.  İki de dünya tatlısı torun. Büyük torun, Ali’yi satranç kursuna götürüyor Gülsevil Hanım. Bir de yaratıcı drama derslerine… Kurslarda herkes Ali’nin babaannesi olarak tanıyor Gülsevil Hanım’ı. İsminin önüne eklenen pek çok sıfat olmuş bu gün kadar. İngilizce öğretmeni Gülsevil Hanım, belediye başkanının Nuri Bey’in eşi Gülsevil Hanım, milletvekili Nuri Bey’in eşi Gülsevil Hanım, anne Gülsevil Hanım, Çağdaş Yaşam gönüllüsü Gülsevil Hanım… Ama o bu günlerde en çok, Ali’nin babaannesi Gülsevil Hanım olmaktan keyif alıyor.
Hayatımıza güzel bir insanı katmış olmanın keyfi de bize yetiyor. Sen çok yaşa
 emi Gülsevil Bozyel. Hep yanımızda, yakınımızda ol.


                                                                   FİLİZ ENGİN-FİLİZ SONSUZ