Demirci Hayrullah çekiciyle örsün üzerinde hâlâ alev
alev yanan nacağı, bir türlü istediği şekli verememiş de öfkesini sıcak
demirden çıkarıyormuş gibi, hırsla
dövüyordu. Çekicin örsün üzerine her inişinde, biri sıcak, biri soğuk iki
metalin birbirine çarpışının kulak yırtan sesi sokağı boydan boya geçip, kasaba
meydanındaki kahvehaneye kadar erişiyordu. Şehirde bu işi yapan, fabrika
denemezse de bir kaç atölye vardı. Kasabanın çokbilmiş, zevzek esnafı “Bırak gari bu işi. Paplikası çıktı. Ekmek
yok bundan sana” dese de, Hayrullah çok iyi biliyordu ki, zeytin odununa, meşe
kütüğüne iki kere vurdun muydu ağzı köreliverirdi fabrika işi nacakların,
baltaların. Onun döve döve akşama kadar yaptığı nacaklar senelerce bileyi yüzü
görmezdi. Bi de sapını tastamam oturttu muydu, torununun torunu kullanırdı da
nacak sapta dönmezdi. Ölmezdi bu meslek. Ölür müydü hiç? Önceleri, daha ucuz diye rağbet görse de
fabrikanın baltaları, nacakları, çok sürmedi saltanatı. Dağdaki orman
köylerinin insanları vazgeçemedi Hayrullah’ın döve döve adam ettiği
baltalardan.
Nacağı, harlı ateşe tutup tutup, çekici tepesine
tepesine indirirken, bir yandan söyleniyordu kendi kendine Hayrullah, “ De
gidinin gavur dölü de… Sen mi inatsın ben mi? Hadi, yassılma da görem seni.
Hadi yassılma da…” Tabak gibi, kocaman suratından sızan ter, sakalından örsün
üzerine şıp şıp damlarken, yola gelmeyen eşeğiyle cebelleşir gibi
cebelleşiyordu demir parçasıyla. Vural’ın dükkâna hışımla girdiğini görmedi
bile. Adamın suratı pancar gibi kırmızıya kesmiş, anlamsız şeyler söyleyip
duruyordu. Ufak tefek, şişmanca bir adamdı Vural. Hani, kalabalıkta yürürken
dikkat etmesen, çarpıp geçerdin de neye çarptığını bile fark edemezdin. Öyle
ufak tefekti işte. Aslında fark edilemeyişi ufak tefekliğinden de değildi.
Varla yok arası bir adamdı. Sorarsan söyleyenlerdendi daha çok. Mırıl mırıl bir
tonda, korkak birkaç cümle alabilirsen ağzından ne ala. Neredeyse hiçbir konuda
fikri olmayan, kasaba kahvesinde millet çata çat siyaset kavgası yaparken,
köşedeki loş masada korkmuş gözlerini devire devire olup biteni seyreden, sonra
da çay tabağına birkaç bozukluk bırakıp, ortalık iyice kızışmadan kahveden
sıvışan tipler vardır ya… Vural tam da bunlardandı işte. Ailenin ortanca
oğluydu. Abisi kadar akıllı, kardeşi kadar sevimli olamayışına kahrederek
geçmişti çocukluğu. Akraba düğünü için şehre gittiklerinde nasıl olmuşsa
kaybolup, saatler sonra karakolda bulunduğunda on dokuz yaşında bir
delikanlıydı. Ailenin fırlamaları bu olayı aylarca başına kakıp dalgalarını
geçtiklerinde çıtını çıkarmadı Vural. Ne zaman herkes kadar akıllı, becerikli
olduğunu ispatlamaya çalışsa, hep bir şeyler ters gitmiş, eskisinden daha da
beceriksiz hissetmişti kendisini. Babasının “senden olsa olsa sığırtmaç olur”
deyip Kamil Ağa’nın yanına çoban verdiğinde koyunları çaldırmasının üzerine
şehirde kaybolma meselesi eklenince… Sonunda o da kabul etmeliydi işte aklının
kıtlığını. Kasabanın gençleri, kasaba meydanından minibüslere bindirilip, davul
zurnayla uğurlanırken askere, Vural’ı ağabeyi götürüp teslim etti ocağına
sessiz sedasız, kardeşini gidip aldı teskere zamanı.
Ağabeyi evlenip çoluk çocuğa
karışmış, kardeşi muhtarın kızıyla nişanlanmıştı. Asker dönüşü evlenip o da
evini açacaktı. Ne anası, ne babası aklı kıt oğullarına kefil olamadığından,
kimsenin kapısını çalıp Allahın emrini koyamıyorlardı. Ev mi bakabilirdi bu
haliyle? Elin kızının günahına girmek de vardı işin ucunda. Vural, kapı
komşularının küçük kızı Gülşen’e vurgunsa da, kimselere bir şey diyemedi.
Kapıdan, pencereden bakıp, derin derin iç geçirip sustu. Çok geçmedi, Gülşen,
şehirdeki uzak akrabalardan birinin öğretmen oğluna nişanlandı. Vural kahroldu.
Günlerce evden çıkmadı. Düğün günü, gelin alıcılara, davulculara sövdü saydı
içinden. İlk kez o gün rakı içti. Kasabanın dışındaki yıkık caminin duvarının
dibinde sızıp kalmış halde bulup eve getirdiler Vural’ı. Her gün biraz daha
artarak yaşadı acısını, hasretini içinde, sessiz sedasız.
Askerden döndükten iki yıl kadar
sonraydı. Annesi, kocasını karşısına alıp konuştu. “ Bene bak Mıstafendi, biz
böğün varız, yarın yoğuz” dedi. “Bu oğlana ne ağası bakabili, ne gardaşı.
Başını bağlamak lazım...” Sonunda aranan
gelin bulundu. İki sokak ötede, fakirlikten ciğeri görünen Deli İbram’ın dört
kızından en küçüğü Gülşen’e dünürcü gidildi. Kavruk, ufak tefek; sessiz, sakin
bir kızdı Gülşen. Vural’ı çeker çevirir, adam edemese de kendine koca ederdi
işte. Vural’a soran olmamıştı gerçi; ama adının Gülşen olduğunu duyunca içinde
bir şeyler kıpırdandı. Galiba hayat bir Gülşen’i elinden alıp başka bir
Gülşen’i veriyordu ona.
Şehirdeki düğüncü
mağazalarından birinden, hasat vadeli düğün alışverişi yapıldı. İlk kez şehre
giden Gülşen, bembeyaz gelinliklerin arasında kendisini ağa kızı gibi hissetti.
Ucuz yollu bir gelinlik, orta halli bir damatlık, şehrin pazarından birer çift
ayakkabı, iki tane ray bilezik, birer de alyans alıp eve döndüler. Nikâhtan
sonra, evlerinde mevlit okutup, şerbet dağıttılar. Düğün yemeği niyetine
tavuklu pilavla konu komşuyu ağırlayıp, avlunun öte ucundaki, samanlıktan
dönüştürülmüş evlerine uğurladılar Vural’la Gülşen’i.
İki oda bir mutfaktan ibaret
evleri saray gibi göründü ikisine de. Sonunda kendilerine ait bir dünya vaat
ediyordu, sıvanıp boyanmış briket duvarlar. Bir odaya bir yatak, bir elbise
dolabı, diğer odaya iki sedir, iki parça kilimle döşenmiş evlerinde uyandıkları
ilk sabah, ilk kahvaltılarını utana sıkıla yaptılar. Ekmeği kesişinde,
bardaklara çay dolduruşunda, sofrayı toplayıp bulaşıkları yıkayışında bir
incelik, bir mahçupluk vardı Gülşen’in. El öpmeye gitmeleri gerekiyordu.
Kapıdan çıkarken Gülşen’in kocasının ceketini tutuşunda, ayakkabılarını
çevirişinde, “hava soğumuş, üşüme” deyişinde başka bir şey hissetti Vural. İlk
kez, hayatında ilk defa, birisi ona saygı duyuyor, onun için üzülebileceğini
hissettiriyordu.
Kayınvalide, sevmişti gelinini. Diğer
gelinlerinde göremediği bir itaatkârlık, kanaatkârlık vardı kızın hallerinde.
Fakir ev kızıydı bi kere, ne görecekse koca evinde görecekti. Bildiği her şeyi
öğretmeye kararlıydı gelinine. Hamur tutmasını, yufka açmasını, tarhana,
makarna yapmasını, firkete oyasını, kocasını çekip çevirmesini… Kasabanın tek
manifaturacısından renk renk basmalar, poplinler, ketenler aldı, kendi
elleriyle dikip giydirdi gelinine. Komşuların kızlarından, gelinlerinden geri
olmamalıydı gelini. Hem de büyük gelinler görsündü, kıymet bilenin kıymeti
bilinirdi.
Birkaç ay içinde başka biri oldu Gülşen.
Çiroz gibi kız gitti, güzel, mini mini bir kadın çıktı ortaya. Çukurlarına
kaçmış küçücük gözler, azcık kilo alınca ortaya çıktı, yeşil yeşil parıldadı.
Mahalleli, değişime inanamadı. Divane Vural’ın şansına, eve peri kızı düşmüştü.
Karısının yanında başka, babasının,
kardeşlerinin, ahalinin yanında başka bir Vural vardı artık. Başka hiçbir yerde
olamadığı kadar Vural’dı evinde. Adamdı, kocaydı, insandı. Gerçi hâlâ doğru
dürüst bir işi yoktu, harçlığını babası veriyor, evin masrafını babası
hallediyordu. Oyalansın diye de tarlaya, zeytinliğe, hayvan hasada gönderiyordu
babası. “Hadi bakam Sazlıkdaki zeytinliği sulayıve böğün” diyordu mesela; ya da
“yarın sabalen ilk vesayete pin, dayıngile iki dene kuzu söylediydim, parasını
ver de gel” diyordu.
Bir akşamüstü eve döndüğünde,
Gülşen’i bir garip buldu. Ağlamış mıydı
ne? Gözleri kızarmıştı. “Yok bişeyim” dedi kadın. “Accık başım ağrıyıvedi. Sen
git yemeğini ye anangilde. Ben de uyurum, geçer” Ertesi sabah biraz daha iyiydi belli ki.
Başındaki sargıyı çıkarmış, gözlerinin şişi inmişti Gülşen’in. Kahvaltıda
kocasına uzun uzun bakıp, “bu evden taşınsak, olmaz mı?” diye sordu. Vural
şaşırdı. “ Taşınalım mı? Nereye? Neden?” “Hiiiç” dedi kadın. Yağmurlarda
rutubet yapıyo sanki acık.” “Merak etme sen” dedi Vural. “Çatıyı aktartırım, bi
de dıştan sıva çektik miydi, mis gibi olur evimiz yine. Hem babam izin vermez
taşınmamıza” Gülşen’in yüzü düştü. Bakışları çay bardağına yansıyan görüntüsüne
takılıp kaldı. O günden sonra bir daha eskisi gibi olamadı Gülşen. “Belli ki
istasyon mahallesindeki yeni evlere özeniyor garibim” diye yordu karısının
hallerini Vural. Keşke mümkün olabilseydi, keşke yüzü yine gülebilseydi
Gülşen’in. Ama nasıl, hangi parayla? Ya babası…
Akşam yemeğini her zamanki gibi
kayınvalidesinde yediler. Eltileri, kayınbiraderleri de vardı yemekte o akşam.
Sofrayı beraber toplayıp çayı koydular ocağa. Gülşen, eltilerini odaya yollayıp
mutfakta kaldı. Bulaşıklar yıkayıp çayları doldurdu. Bütün bunları yaparken ne
kadar mümkünse o kadar ağırdan aldı. Küçük eltisini çağırıp, çayları ona
dağıttırdı. Mutfakta oturup biraz dinlendi. Kayınpederinin sesi geliyordu
içeriden. Midesi bulandı aniden. Kusacak
gibi oldu. Zor tuttu kendisini. Ertesi
günün işlerini pay ediyordu oğulları arasında. Büyük oğlanın işi belliydi.
Şehire gidip gübre alacaktı traktörle. Küçük oğlan bakkal dükkânının başından
ayrılamazdı. Evleneceği zaman gelinin ailesi rençbere kız vermeyiz deyince,
mecbur kalıp orta halli bir bakkal dükkânı açmışlardı küçüğe. Vural’a bağdaki odunları kesip, eve getirmek,
istiflemek düşüyordu bu durumda. İki günde anca biterdi iş. Ama önce demirci
Hayrullah’a uğrayıp, babasının sipariş ettiği baltayı alması lazımdı. Sabah ilk
iş demirciye uğrayacaktı. Erken kalktılar. Herkes evine dağıldı. Yarına iş
çoktu.
Evden çıkması kuşluk vaktini
buldu Vural’ın. Demirci Hayrullah sabahın köründe açmazdı ki dükkânını. Babası
geldi kapıya. Demir kapıyı vurdu güm güm. “ Hadi ülen” dedi. “Güneş tepemizde.
Ne zaman gitcen de ne zaman kescen odunları?” Paldır küldür giyindi, yüzünü
yıkayıp iki lokma ekmek attı ağzına. Kahvaltı hazırdı aslında, Gülşen haşlanmış yumurtayı alel acele soktu
kocasının ağzına. Yanına çıkınını sardı. Ekmek, peynir falan işte... Uğurladı
kapıdan. Kayınpederi bekliyordu üç beş adım ileride. Bir daha tembihledi
yapılacak işleri oğluna. Ağır bahçe kapısını iteleyip çıktı evden Vural. Sokağı
geçip, caminin köşesinden dönerken çıkınını evde unuttuğunu fark etti. Koca
gün, dağın başında aç biilaç çalışılmazdı ki. Eve döndü. Gülşen’in kapının
yanındaki sedirin üzerine bıraktığı çıkını alıp, babasına görünmeden çıkıp
gitmeyi planlıyordu. Sessizce anahtarı çevirip kapıyı açtı. Çıkını buldu. Tam
çıkacakken içeriden garip sesler geldiğini fark etti. Bir süredir hasta gibiydi
Gülşen. Başına bir şey gelmiş olmasındı? Odaya girince gördüklerine inanamadı.
Gülşen çırpınıyor, tepiniyor, üstünde babası, bir eliyle gelininin ağzını
kapatmış, diğer eliyle soymaya çalışıyordu. Evden fırlayıp çıktı Vural.
Gördüklerini anlamaya çalışıyordu. Kan beynine çıkmıştı. Bir solukta demirci
Hayrullah’ın dükkânını buldu. Kendisini işine kaptırmış adama sesinin çıktığı
kadar bağırdı. Hayrullah başını çevirip baktığında deliye dönmüş Vural’ı gördü.
Deli gibi bağırıyordu adam, “balta nerde, baltayı ver bana.” Yıllardır tanıdığı
Vural’ı ilk kez böyle görüyordu. “Duvarda asılı” diyebildi. “Sağ baştaki sizin
balta…” 25.11.2014
FİLİZ
SONSUZ

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder