öykü-bir kadın iki adam ve balta/Filiz Sonsuz

Demirci Hayrullah çekiciyle örsün üzerinde hâlâ alev alev yanan nacağı, bir türlü istediği şekli verememiş de öfkesini sıcak demirden çıkarıyormuş gibi,  hırsla dövüyordu. Çekicin örsün üzerine her inişinde, biri sıcak, biri soğuk iki metalin birbirine çarpışının kulak yırtan sesi sokağı boydan boya geçip, kasaba meydanındaki kahvehaneye kadar erişiyordu. Şehirde bu işi yapan, fabrika denemezse de bir kaç atölye vardı. Kasabanın çokbilmiş, zevzek esnafı  “Bırak gari bu işi. Paplikası çıktı. Ekmek yok bundan sana” dese de, Hayrullah çok iyi biliyordu ki, zeytin odununa, meşe kütüğüne iki kere vurdun muydu ağzı köreliverirdi fabrika işi nacakların, baltaların. Onun döve döve akşama kadar yaptığı nacaklar senelerce bileyi yüzü görmezdi. Bi de sapını tastamam oturttu muydu, torununun torunu kullanırdı da nacak sapta dönmezdi. Ölmezdi bu meslek. Ölür müydü hiç?  Önceleri, daha ucuz diye rağbet görse de fabrikanın baltaları, nacakları, çok sürmedi saltanatı. Dağdaki orman köylerinin insanları vazgeçemedi Hayrullah’ın döve döve adam ettiği baltalardan.

       Nacağı, harlı ateşe tutup tutup, çekici tepesine tepesine indirirken, bir yandan söyleniyordu kendi kendine Hayrullah, “ De gidinin gavur dölü de… Sen mi inatsın ben mi? Hadi, yassılma da görem seni. Hadi yassılma da…” Tabak gibi, kocaman suratından sızan ter, sakalından örsün üzerine şıp şıp damlarken, yola gelmeyen eşeğiyle cebelleşir gibi cebelleşiyordu demir parçasıyla. Vural’ın dükkâna hışımla girdiğini görmedi bile. Adamın suratı pancar gibi kırmızıya kesmiş, anlamsız şeyler söyleyip duruyordu. Ufak tefek, şişmanca bir adamdı Vural. Hani, kalabalıkta yürürken dikkat etmesen, çarpıp geçerdin de neye çarptığını bile fark edemezdin. Öyle ufak tefekti işte. Aslında fark edilemeyişi ufak tefekliğinden de değildi. Varla yok arası bir adamdı. Sorarsan söyleyenlerdendi daha çok. Mırıl mırıl bir tonda, korkak birkaç cümle alabilirsen ağzından ne ala. Neredeyse hiçbir konuda fikri olmayan, kasaba kahvesinde millet çata çat siyaset kavgası yaparken, köşedeki loş masada korkmuş gözlerini devire devire olup biteni seyreden, sonra da çay tabağına birkaç bozukluk bırakıp, ortalık iyice kızışmadan kahveden sıvışan tipler vardır ya… Vural tam da bunlardandı işte. Ailenin ortanca oğluydu. Abisi kadar akıllı, kardeşi kadar sevimli olamayışına kahrederek geçmişti çocukluğu. Akraba düğünü için şehre gittiklerinde nasıl olmuşsa kaybolup, saatler sonra karakolda bulunduğunda on dokuz yaşında bir delikanlıydı. Ailenin fırlamaları bu olayı aylarca başına kakıp dalgalarını geçtiklerinde çıtını çıkarmadı Vural. Ne zaman herkes kadar akıllı, becerikli olduğunu ispatlamaya çalışsa, hep bir şeyler ters gitmiş, eskisinden daha da beceriksiz hissetmişti kendisini. Babasının “senden olsa olsa sığırtmaç olur” deyip Kamil Ağa’nın yanına çoban verdiğinde koyunları çaldırmasının üzerine şehirde kaybolma meselesi eklenince… Sonunda o da kabul etmeliydi işte aklının kıtlığını. Kasabanın gençleri, kasaba meydanından minibüslere bindirilip, davul zurnayla uğurlanırken askere, Vural’ı ağabeyi götürüp teslim etti ocağına sessiz sedasız, kardeşini gidip aldı teskere zamanı.

             Ağabeyi evlenip çoluk çocuğa karışmış, kardeşi muhtarın kızıyla nişanlanmıştı. Asker dönüşü evlenip o da evini açacaktı. Ne anası, ne babası aklı kıt oğullarına kefil olamadığından, kimsenin kapısını çalıp Allahın emrini koyamıyorlardı. Ev mi bakabilirdi bu haliyle? Elin kızının günahına girmek de vardı işin ucunda. Vural, kapı komşularının küçük kızı Gülşen’e vurgunsa da, kimselere bir şey diyemedi. Kapıdan, pencereden bakıp, derin derin iç geçirip sustu. Çok geçmedi, Gülşen, şehirdeki uzak akrabalardan birinin öğretmen oğluna nişanlandı. Vural kahroldu. Günlerce evden çıkmadı. Düğün günü, gelin alıcılara, davulculara sövdü saydı içinden. İlk kez o gün rakı içti. Kasabanın dışındaki yıkık caminin duvarının dibinde sızıp kalmış halde bulup eve getirdiler Vural’ı. Her gün biraz daha artarak yaşadı acısını, hasretini içinde, sessiz sedasız.

               Askerden döndükten iki yıl kadar sonraydı. Annesi, kocasını karşısına alıp konuştu. “ Bene bak Mıstafendi, biz böğün varız, yarın yoğuz” dedi. “Bu oğlana ne ağası bakabili, ne gardaşı. Başını bağlamak lazım...”  Sonunda aranan gelin bulundu. İki sokak ötede, fakirlikten ciğeri görünen Deli İbram’ın dört kızından en küçüğü Gülşen’e dünürcü gidildi. Kavruk, ufak tefek; sessiz, sakin bir kızdı Gülşen. Vural’ı çeker çevirir, adam edemese de kendine koca ederdi işte. Vural’a soran olmamıştı gerçi; ama adının Gülşen olduğunu duyunca içinde bir şeyler kıpırdandı. Galiba hayat bir Gülşen’i elinden alıp başka bir Gülşen’i veriyordu ona.

                Şehirdeki düğüncü mağazalarından birinden, hasat vadeli düğün alışverişi yapıldı. İlk kez şehre giden Gülşen, bembeyaz gelinliklerin arasında kendisini ağa kızı gibi hissetti. Ucuz yollu bir gelinlik, orta halli bir damatlık, şehrin pazarından birer çift ayakkabı, iki tane ray bilezik, birer de alyans alıp eve döndüler. Nikâhtan sonra, evlerinde mevlit okutup, şerbet dağıttılar. Düğün yemeği niyetine tavuklu pilavla konu komşuyu ağırlayıp, avlunun öte ucundaki, samanlıktan dönüştürülmüş evlerine uğurladılar Vural’la Gülşen’i.

               İki oda bir mutfaktan ibaret evleri saray gibi göründü ikisine de. Sonunda kendilerine ait bir dünya vaat ediyordu, sıvanıp boyanmış briket duvarlar. Bir odaya bir yatak, bir elbise dolabı, diğer odaya iki sedir, iki parça kilimle döşenmiş evlerinde uyandıkları ilk sabah, ilk kahvaltılarını utana sıkıla yaptılar. Ekmeği kesişinde, bardaklara çay dolduruşunda, sofrayı toplayıp bulaşıkları yıkayışında bir incelik, bir mahçupluk vardı Gülşen’in. El öpmeye gitmeleri gerekiyordu. Kapıdan çıkarken Gülşen’in kocasının ceketini tutuşunda, ayakkabılarını çevirişinde, “hava soğumuş, üşüme” deyişinde başka bir şey hissetti Vural. İlk kez, hayatında ilk defa, birisi ona saygı duyuyor, onun için üzülebileceğini hissettiriyordu.

               Kayınvalide, sevmişti gelinini. Diğer gelinlerinde göremediği bir itaatkârlık, kanaatkârlık vardı kızın hallerinde. Fakir ev kızıydı bi kere, ne görecekse koca evinde görecekti. Bildiği her şeyi öğretmeye kararlıydı gelinine. Hamur tutmasını, yufka açmasını, tarhana, makarna yapmasını, firkete oyasını, kocasını çekip çevirmesini… Kasabanın tek manifaturacısından renk renk basmalar, poplinler, ketenler aldı, kendi elleriyle dikip giydirdi gelinine. Komşuların kızlarından, gelinlerinden geri olmamalıydı gelini. Hem de büyük gelinler görsündü, kıymet bilenin kıymeti bilinirdi.   

                 Birkaç ay içinde başka biri oldu Gülşen. Çiroz gibi kız gitti, güzel, mini mini bir kadın çıktı ortaya. Çukurlarına kaçmış küçücük gözler, azcık kilo alınca ortaya çıktı, yeşil yeşil parıldadı. Mahalleli, değişime inanamadı. Divane Vural’ın şansına, eve peri kızı düşmüştü.

                 Karısının yanında başka, babasının, kardeşlerinin, ahalinin yanında başka bir Vural vardı artık. Başka hiçbir yerde olamadığı kadar Vural’dı evinde. Adamdı, kocaydı, insandı. Gerçi hâlâ doğru dürüst bir işi yoktu, harçlığını babası veriyor, evin masrafını babası hallediyordu. Oyalansın diye de tarlaya, zeytinliğe, hayvan hasada gönderiyordu babası. “Hadi bakam Sazlıkdaki zeytinliği sulayıve böğün” diyordu mesela; ya da “yarın sabalen ilk vesayete pin, dayıngile iki dene kuzu söylediydim, parasını ver de gel” diyordu.

                  Bir akşamüstü eve döndüğünde, Gülşen’i bir garip buldu.  Ağlamış mıydı ne? Gözleri kızarmıştı. “Yok bişeyim” dedi kadın. “Accık başım ağrıyıvedi. Sen git yemeğini ye anangilde. Ben de uyurum, geçer”  Ertesi sabah biraz daha iyiydi belli ki. Başındaki sargıyı çıkarmış, gözlerinin şişi inmişti Gülşen’in. Kahvaltıda kocasına uzun uzun bakıp, “bu evden taşınsak, olmaz mı?” diye sordu. Vural şaşırdı. “ Taşınalım mı? Nereye? Neden?” “Hiiiç” dedi kadın. Yağmurlarda rutubet yapıyo sanki acık.” “Merak etme sen” dedi Vural. “Çatıyı aktartırım, bi de dıştan sıva çektik miydi, mis gibi olur evimiz yine. Hem babam izin vermez taşınmamıza” Gülşen’in yüzü düştü. Bakışları çay bardağına yansıyan görüntüsüne takılıp kaldı. O günden sonra bir daha eskisi gibi olamadı Gülşen. “Belli ki istasyon mahallesindeki yeni evlere özeniyor garibim” diye yordu karısının hallerini Vural. Keşke mümkün olabilseydi, keşke yüzü yine gülebilseydi Gülşen’in. Ama nasıl, hangi parayla? Ya babası…

             Akşam yemeğini her zamanki gibi kayınvalidesinde yediler. Eltileri, kayınbiraderleri de vardı yemekte o akşam. Sofrayı beraber toplayıp çayı koydular ocağa. Gülşen, eltilerini odaya yollayıp mutfakta kaldı. Bulaşıklar yıkayıp çayları doldurdu. Bütün bunları yaparken ne kadar mümkünse o kadar ağırdan aldı. Küçük eltisini çağırıp, çayları ona dağıttırdı. Mutfakta oturup biraz dinlendi. Kayınpederinin sesi geliyordu içeriden.  Midesi bulandı aniden. Kusacak gibi oldu. Zor tuttu kendisini.  Ertesi günün işlerini pay ediyordu oğulları arasında. Büyük oğlanın işi belliydi. Şehire gidip gübre alacaktı traktörle. Küçük oğlan bakkal dükkânının başından ayrılamazdı. Evleneceği zaman gelinin ailesi rençbere kız vermeyiz deyince, mecbur kalıp orta halli bir bakkal dükkânı açmışlardı küçüğe.  Vural’a bağdaki odunları kesip, eve getirmek, istiflemek düşüyordu bu durumda. İki günde anca biterdi iş. Ama önce demirci Hayrullah’a uğrayıp, babasının sipariş ettiği baltayı alması lazımdı. Sabah ilk iş demirciye uğrayacaktı. Erken kalktılar. Herkes evine dağıldı. Yarına iş çoktu.

                Evden çıkması kuşluk vaktini buldu Vural’ın. Demirci Hayrullah sabahın köründe açmazdı ki dükkânını. Babası geldi kapıya. Demir kapıyı vurdu güm güm. “ Hadi ülen” dedi. “Güneş tepemizde. Ne zaman gitcen de ne zaman kescen odunları?” Paldır küldür giyindi, yüzünü yıkayıp iki lokma ekmek attı ağzına. Kahvaltı hazırdı aslında,  Gülşen haşlanmış yumurtayı alel acele soktu kocasının ağzına. Yanına çıkınını sardı. Ekmek, peynir falan işte... Uğurladı kapıdan. Kayınpederi bekliyordu üç beş adım ileride. Bir daha tembihledi yapılacak işleri oğluna. Ağır bahçe kapısını iteleyip çıktı evden Vural. Sokağı geçip, caminin köşesinden dönerken çıkınını evde unuttuğunu fark etti. Koca gün, dağın başında aç biilaç çalışılmazdı ki. Eve döndü. Gülşen’in kapının yanındaki sedirin üzerine bıraktığı çıkını alıp, babasına görünmeden çıkıp gitmeyi planlıyordu. Sessizce anahtarı çevirip kapıyı açtı. Çıkını buldu. Tam çıkacakken içeriden garip sesler geldiğini fark etti. Bir süredir hasta gibiydi Gülşen. Başına bir şey gelmiş olmasındı? Odaya girince gördüklerine inanamadı. Gülşen çırpınıyor, tepiniyor, üstünde babası, bir eliyle gelininin ağzını kapatmış, diğer eliyle soymaya çalışıyordu. Evden fırlayıp çıktı Vural. Gördüklerini anlamaya çalışıyordu. Kan beynine çıkmıştı. Bir solukta demirci Hayrullah’ın dükkânını buldu. Kendisini işine kaptırmış adama sesinin çıktığı kadar bağırdı. Hayrullah başını çevirip baktığında deliye dönmüş Vural’ı gördü. Deli gibi bağırıyordu adam, “balta nerde, baltayı ver bana.” Yıllardır tanıdığı Vural’ı ilk kez böyle görüyordu. “Duvarda asılı” diyebildi. “Sağ baştaki sizin balta…” 25.11.2014

                                                                         
                                                                                  FİLİZ SONSUZ   

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder