Dedem Çete Feyzullah- Filiz Sonsuz

                                                           
         Anneannemin ve babaannemin Balkan göçmeni ailelerden olduğunu öğrendiğimde mübadeleyi henüz duymamıştım. Sekiz dokuz yaşlarında falandım sanırım. Yıllar sonra tanıştım bu sözcükle. Mübadeleyi yaşamış olanlardan aktarılan anılar okudum. Mübadele üzerine yazılmış öyküler, romanlar… Hepsi acıyı anlatıyordu. Başka başka hayatları ortaklaştıran acıyı...  Yıllar sonra, üniversite öğrencisiyken, siyasi şubedeki üç günlük zorunlu konuklukta ben de nasibimi aldım, yıllar yıllar öncesi mübadillere yakıştırılan sıfattan. Pis Yunan dölü…  Hep merak etmiştim, kimim, kimlerdenim, nereden geldim, atalarım nasıl yaşıyordu? O kısacık siyasi şube macerasından sonra merak mayalandı, sempatiyle karışık dağ oldu. 

      Anneannem hikayeleri olan bir kadın değildi. Geçmişini, anımsayabildiğimiz kadar bilirdik. Onunla daha çok kurallarını yaşadık.   Hanım hanımcık kızlar öyle bacaklarını açıp oturmazdı mesela. Erkeklerle kızlar arkadaş olmamalıydı ya da. Evde terliksiz dolaşırsak ayaklarımız devetabanı gibi olurdu, vesaire, vesaire, vesaire… Anlatmayı sevmediğinden sanırım ya da belki de kendisi de bilmiyordu, ne olmuş, nineleri, dedeleri nasıl göçüp gelmişler, hiç bilemedik. Geçmişi anlatmayışı, mübadele kurbanı aileye özgü, nesilden nesile geçen bir unutuştu sanki.

        Anneannemin siyah beyazlığına inat, tam bir gökkuşağıydı babaannem.  Yaşadığı, yaşamadığı hikayelerle doluydu. Muzip bir ağır başlılığı, tehditkar bir cilvesi vardı. “Bene baakk…” derdi dedeme, ela gözlerine yakışan haylaz çocuk gülüşüyle. “Sen bene biliyon mu  bene? Çete Feyzullah’ın gızıyım ben. Elim bıçak tutuyo çok şükür.” Sonra oturduğu yerden kalkar, az önce haylaz haylaz  meydan okuyan o değilmiş gibi, dedeme okkalı bir kahve yapar getirir, saygıyla hafif eğilerek kahveyi kocasına sunar, yorgun ayaklarını sürüye sürüye mutfağa dönerdi.  Defalarca sorduğumu anımsıyorum, “Babanne, Feyzullah kim?” “ Dedim ya işte, benim bubam.”  “Çete miydi senin baban?” “ Ne bilem ben, öyle diyolamış gençliğinde.” “Çete miydi, değil miydi yaa?” “ Gızım ne bilem ben? Ben hiç görmedim çetelik yaptığını.”  Sorularım uzun yıllar cevapsız kaldı. O uzun yıllar boyunca Feyzullah dede kızanlarıyla birlikte Güme Dağı’nı mesken tutmuş, zalime korku salmış, körük çizmeli, belinde palası, elinde mavzeri, çatık kaşlı bir efe olarak canlandı gözümde.

              Lise son sınıftaydım sanırım, kurban bayramı ertesi babaannemlerde bir telaş... Mutfakta tencereler kaynıyor.  Keşkekler dövülüyor, yaprak sarmaları pişmiş, marullar ince ince kıyılmış, bol soğanlı salatalar hazır.  “Çorbayı goyun ocağa gari” diyor babaannem annemle yengeme. “Halil İbram ıscak seve çorbayı. Onlar gelen gadar anca bişer şehriye.” Bende bir sevinç, bir sevinç… Denizli’den Halil İbrahim amcalar geliyor demek ki. Babaannemin dayısının oğlu. Bir de karısı, Yaşar Yenge. Nasıl güzel insanlar. Hep gülümsüyorlar. Sadece cenazelere geldiklerinde durgun, ağırbaşlılar. Ama asla suratsız değil, sadece durgun ve ağırbaşlı. Takma dişlerinin arasından ıslık gibi çıkan “s” sesini bile seviyorum. Tıpkı babaannem gibi, hikayelerle dolu bir adam. Sonu hep iyi biten hikayelerle… Sadece dudaklarıyla değil, gözleriyle de gülen bir adamın sonu güzel biten hikayeleri… Dizinin dibinden ayrılmadan, günlerce dinlesem…

      Hal hatır soruluyor,  rahat otursunlar diye arkalarına kırlentler konuluyor. Sofralar kuruluyor.  Yerde koca bir sini, etrafında biz, birer dizimizi yanaştırmış sofraya oturmuşuz.  “Çorba soğumuş mu gardeşlik? “Yok gardeşlik, gayet eyi. Ellerinize sağlık…” “Bi gaşık daha keşkek goyverem mi?” “ E hadi goyve bakam. Senin keşkeğin gibisini bi de Yaşar yengen yapar. Ellerine sağlık…” Yaşar yenge övgüden gayet memnun ve bir o kadar da mütevazı, “yok yok, Emine’nin keşkeği gibi olmuyo benimki n’apsam da.” İkramlar, ısrarlar, karşılıklı övgüler… Kahveler pişerken abdestler tazeleniyor. Onlar abdest alırken havluyu tutmak benim işim. Memnuniyetle… Mırıl mırıl dualar arasında ben de alıyorum payımı, “aziz ol güzel gızım benim, Allah sene de nasip etsin, havlu tutanların çok olsun…” Yengem kahveleri getiriyor. İlk fincan Halil İbrahim amcaya… Sonraki Yaşar yengeye, bir sonraki dedeme… Sedirden inip yere bağdaş kuruyor Halil İbrahim amca. Ben yanı başında, diz çökmüş, gözümü dikmiş ona bakıyorum. Dumanı tüten kahveden koca bir yudum höpürdetiyor. Sonra da koca bir “Ohhhh…”   “Canına değsin gelinim, pek güzel olmuş.”  Dedem, gelinlere çatmak ayıp olacağından, babaanneme bakıp kaşlarını indiriyor, “ Emine, hani lokum? Kutuda beklesin diye mi aldık iki kilo lokumu? Gavenin yamacına goyvesenize birer tane?” Annem fırlayıp yerinden, duvardaki cam dolaba yöneliyor. Lokumlar orada. Halil İbrahim amca koyveriyor kahkahayı, “Enişte, aman deyim. Gızdırma Çete Feyzullah’ın gızını.  Gurtarıvemem bak sonra seni.” Birden ışıyıveriyor gözlerim, “Halil İbrahim amca?”  “Buyur gızım?”   “Sen tanıyor muydun Çete Feyzullah dedeyi?” “Nerdeee? Ben doğmadan çok önce göçmüş bu alemden. Amma emekli olduktan sonra kendime iş gayıt edindim, aradım, sordum, iki yıl uğraştım. Buldum izini”  Ahhh nihayet! Kökümüzün, ocağımızın, bucağımızın hiç değilse bir parçasını öğrenebileceğim sonunda. Bir de Feyzullah dedenin çeteliği mevzuu var ki, asıl heyecan orada. “Eeee?” diyorum heyecanla. “ Aaaa yok, dur daha anlatma. Kağıt kalem bulayım.” Aynalı konsolun sıkışmış çekmecesini güç bela açıp biraz eşindikten sonra bir kalem geçiyor elime. Eee kağıt? Eskimiş,    yıpranmış, görevi bitmiş hiçbir şeyin ikinci kez kullanılmadan atılmadığı bu evde kağıttan bol ne var? Eski takvim kartonları rulosu sedirin altından çıkarılıyor. Çoğu sararıp tozlanmış bir tomar karton… Değil not tutmak, roman yazsan bitiremezsin ruloyu. Krem renkli küçük formika sehpa, dantel örtüyü ve plastik gül demetini üzerinden atıp,  yazı masası olmaya çoktan gönüllü. “Haaa” diyor Halil İbrahim amca göz kırpıp yerinden kalkarken, “Acele yok. Hele bi öğle namazını kılalım. Accık bekleycen.”

     “ Boylu poslu, burma bıyıklı, pehlivan gibi adammış rahmetli gençliğinde” diyor Halil İbrahim amca çay kaşığını tabağının yanına koyarken.  “Gerçi ölmüş gitmiş, heybetinden zerre eksilmemiş ya. Emine ninenizi kaçırmış. Taliplisi çokmuş. Güzel kadınmış, suna gibiymiş Emine nineniz. Feyzullah dede civanmert adammış amma, mal yok, mülk yok, para yok, pul yok… Olmazlanmış Emine ninenin babası. “Süründürmem ben gızımı” demiş. Demesiyle de bizim dede almış geçivermiş gızı anasının koynundan bi gece vakti. Ünnemişler, bağırmışlar, çağırmışlar, nafile. Kimse alamamış elinden sevdiğini. O zamanın Makedon candarmasına haber salmış babası. Bulup getirene iki dana vaat etmiş. Yok Allah yok. Bulan getirebilen çıkmamış. Gel zaman git zaman böyükler affetmişler ikisini de. Çift sürmüş, zeytin toplamış, nalbantlık etmiş garısına gül gibi bakmış Feyzullah dede. Bakmışlar ki Emine’nin gıkı çıkmıyo, el mahkum susup oturmuş anası bubası. Bi de tabi korku dağları bekliyo. Golay mı Feyzullah’a çatmak. Deliye çıkmış adı. Hakkını yemeğe kalkanın garşısına palaylan dikilirmiş. Kendine değilse bile atına itine gözdağı verirmiş adamın. Harama el sürmez amma, hakkına göz dikenin de gözünü çıkarırmış.      Yapma, etme, elini belaya sokma, diyenlere dönüp bakmazmış bile. “Ne konuşursunuz bre” dermiş. “Kızdırmayın benim deli kafamı. Topunuzu keser atarım te şu kesekliğe. Alırım kızanlarımı giderim karşiya. Te urda durur evimiz ucağımız ayni dedelerimizin bıraktıgi gibi. Varırım bab-ı ali’ye. Derim ki, böyük cihan padişahım ben geldım te bu kızancıklarımla birlikte te te Makedon’dan. Senin babanın babasının da babası demiştir askerlerine ki kimseler dokanmasın babamın babasının da babasının bırakıp gittığı eve ucağa. Te bir gün dönersek gerıya, bulalım er bir tuğlasını yerli yerında. Koca cihan padişahı verır yanımiza iki asker, göndertir bizi evimize ucağımıza. Te sizin gibiler de kalır buracıkta aha büyle manda boku gibi ” Biraz da Osmanlı’nın vefasına duyduğu güvenden olacak, bu kadar gözü kara, korkusuz, deli bir adammış Feyzullah dede işte. İki oğulları olmuş, babaları gibi boylu poslu, pehlivan kılıklı.  Birinin adı Ali, Birinin adı Muhammet… Biriktire biriktire iki dana sahibi olmuşlar bunlar. Bi de koyun sürüsü. Sütünü sağarken, yavrusunu satarken iyi kötü bi çiftlikleri de olmuş. Anlayacağınız, gül gibi geçinip giderlermiş işte. Böyle bi kurban bayramı arefesi, akşam vakti çıkmış evden Feyzullah dede. Kasabada kurbanlık sattığı adamın birinden alacağını almaya çağırmışlar. Atına atladığı gibi sürmüş kasabaya rüzgar gibi. Hanın aşevinde beklerlermiş borçlular bizim dedeyi. Tek tek saymışlar eline altın liraları.  İyice geç olmadan dönmek için evine, yola çıkmış atıyla.  Kasabanın çıkışında Makedon candarması beklemez miymiş meğer Feyzullah dedeyi. Yolu kesip durdurmuşlar. “ Eyy deli Feyzullah, çıkar cebinden keseyi” demişler. “ Ne yapacaksınız keseyi?” demiş dede. “Terzi Osman’dan çaldığın altınları geri alacağız” demişler. “Ne çalmasi, ne dersiniz siz bre? Ben ona kurbanlık sattım da aldım altınlarını, çekilin yolumdan ” dese de dinletememiş dede. Dört tane izbandut gibi candarma saldırmış Feyzullah dedeye. Yer misin yemez misin demeden meşe odunlarıyla dövüp, kolunu kanadını kırıp, para kesesini de alıp atmışlar yolun kenarına. Altınları kaptırmak o kadar değil ama dayak yemek çok dokunmuş kanına.   And içmiş, hesabını sormaz mıyım bunun, diye.  Çok değil, iki ay sonra yapmış planı kafasında. Birer birer çıkacakmış her birinin karşısına.  Palasını, nacağını bilemiş, ustura gibi yapmış. İşi gücü boşlayıp kasabayla köy arasını kendine iş edinmiş. On gün geçmeden dört candarmanın de cesedi bulunmuş kasabada. Birini kesip dereye atmış. Birisini adamın kendi evinin bahçesindeki ağaca kurbanlık gibi sarkıtıp boğazlamış.  Üçüncüsünü kuşluk vakti yolda durdurup ikiye biçmiş. Sonuncusunu öldürmemiş ama daha beter yapıp dilini kesmiş sağ eliyle birlikte. Adam delirmiş, hayır etmemiş zaten. Ölse daha iyiymiş. İşte böylece deli Feyzullah olmuş çete Feyzullah. Ne yaptılarsa yakalayamamışlar. Karısını oğlanlarını esir alırlar diye, babasının evine yollamış hepsini bizim dede. En iyisi Feyzullah’ı yakalayıp yok etmekmiş. Bir plan yapmışlar. Evinin yanındaki derede beklemişler. Gece olup karanlık basınca evini ateşe vermişler. Ya içeride ölür ya da dışarı çıkar. O zaman da onu biz öldürürüz, demişler. Ateşi gören konu komşu kova kova suyla toplanmış evin çevresine. Onlar duvarlara su atmaktayken evin çatısı tutuşuyormuş. Çatıya yetişelim derken duvarlar alev alıyormuş. Sabah olmuş, gün ışımış. Evden geriye dumanları tüten enkaz yığını kalmış. Makedon candarması durumdan memnun, cesedi bulmaya gelmişler. Bi de bakmışlar ki ceset falan yok. Ara, tara yok… Meğer karısının çarşafına bürünüp kadın kılığında çıkmış evden Feyzullah dede. Oradan babasının evine… Öpmüş koklamış oğlancıklarını, karısını. “Hele karşıya geçeyim, padişahımız efendimize çıkıp ahvalimi anlatayım,  baba ucağını bulayım. Gelip seni, hem kızancıkları alacağım. Gideceğiz te ata ucağına” demiş karısına. Vurmuş atının karnına kırbacını, gidiş o gidiş.”


  Babaannem kalkıp ışığı yakmasa karanlığı fark etmeyecektik. O kadar kilitlenip kalmıştık hikayeye.  Mutfaktan yemek kokuları gelmese acıktığımı da anlamayacaktım. Bir kez daha kuruldu sofra. Yemek yemek ne mümkün. Aklım, atını kamçılayıp sınırları aşmaya niyetli dedede. Yiğit bir efe değildi belki, ama bir masal kahramanıydı işte sonuçta. Benim için koca bir ömrün kahramanı. Sofrada da rahat vermedim Halil İbrahim amcaya. “ Çıkmış mı padişaha?” “Orası meçhul, bilen yok. Ama zor biraz. Osmanlı’nın son yılları…  Padişaha çıkacak da, ata ocağını geri isteyecek de… Olur iş değil. Nasıl olmuş bilmem, döne dolana gelmiş taa buraya, Tire’ye yerleşmiş çete Feyzullah. Burada da bir süre nalbantlık yapmış, kır bekçiliği yapmış. Bir gün tütün çardağında Nefise ninemizi görmüş. İçinin yağları erimiş o saat. Derler ki Emine ninemize pek benzermiş Nefise ninemiz. Ondan olsa gerek, çarpılmış Feyzullah dede. Amma velakin, o zamanlar göçmene yerli kızı vermezlermiş. Haber yollamış bizim dede. Olmaz, demiş Nefise ninenin babası. Mümkün değil, olmaz… Bu kez kendi gitmiş çardağa bir sabah vakti. Mavzerini koymuş çardağın ortasına. ‘ Te bana bakasın bey baba’ demiş. ‘Bana Makedon’da derler idi çete Feyzullah. Duymuşsundur eral namımı. Eğer ki kıziçeni verir isen bana,  evladın ömrü billah gürmez, bilmez zillet nedir.’ Hasan dede anlamış damadın demek istediğini, mecbur kalmış Nefise Nineyi Feyzullah dedeye vermeye.“  

              Yemekler yenildi, çaylar içildi. Dedem ve Halil İbrahim amca akşam namazını camide kılmaya karar verdiler. Ne uzun sürdü namaz? Gelmek bilmediler. Döndüklerindeyse yataklar hazırlanmış, konuklar odalarına buyur edilmişlerdi. Yorgundular. Hem daha yarın da buradaydılar. Ne acelem vardı ki?  Hem artık biz de eve gitmeliydik. Yarın erkenden gelip öğrenebilirdim hikayenin sonunu.  Bunun sonu olan bir hikaye olmadığını o zamanlar bilemezdim tabii.  Bizimle devam eden, çocuklarımızla ve onların da çocuklarıyla devam edip gidecek bir destan değil miydi aile hikayeleri?  Peki, ya Emine nine ve oğlanlar? İşte içimi kanatan yanı buydu hikayenin. Yıllar sonra, oğulları biraz büyüyüp annelerine yoldaş olacak hale geldiğinde, oğullarıyla birlikte İstanbul’a gelir Emine nine. Nasıl yapar nasıl becerir bilemem, kocasının izini sürer, Tire’ye gelir. Bakar ki evlenmiş, iki de kızları olmuş. Birisi babaannem, ki adı Emine, diğeri Babaannemin kız kardeşi Mediha teyzem. Sessiz sedasız döner, Bursa’ya, akrabalarının yanına yerleşir. Emine’ye kocalık, ama en çok da oğullarına babalık edecek iyi bir adamcık bulurlar. Baş göz ederler Emine’yi. Halil İbrahim amcam gider, izini sürer, üç ay önce öldüğünü öğrenir, günlerce dilinin ucunda tuttuğu lafları yüreğine saklayıp döner.

    Nedeni ne olursa olsun, tınısında acıyı barındıran kelimedir göç. Mutlu anlar gelmez akla. Kopuştur, yerinden yurdundan sökülüp atılıştır. Bıçak yarasıdır bir kanı durmaz, yanık izidir yıllar sonraya hatıra. İstisnasız bütün göç hikayeleri dağılıştır,  savruluştur.  Ve nihayetinde, sağ salim varabilmişsen, yabancılıktır, elliktir, garipliktir dili diline, huyu huyuna uymayan o yeni yerde. Günler, aylar süren sefalettir, açlıktır, pisliktir, ölümdür göç. Başına ne geleceğini bilmemektir. Hele mübadele… Sökülmüş diş yeri gibi bomboş kalır kopup geldiğin ellerdeki yerin. Koparıldığın topraklara gönderilen kaderdaşlarının boşluğu, sökülmüş dişin boşluğu gibi karşılar seni. Dilin değdikçe bir garip et çukurudur hissettiğin, her seferinde acıyan.  Bebeğinin ölüsünü, denizin soğuk suları mezarı olmasın diye, günlerce kucağında taşımaktır sıkış tepiş bindirildiğin gemide. Yunan dölü, gavur tohumu, Türk artığı sayılmaktır vatan diye gönderildiğin yaban ellerde.  Adın  Mehmet’tir, Feyzullahtır, Emine’dir, Aleksi’dir, Eleni’dir… Fark etmez. Sokağın göçmenisindir. Bu kadarı yeter seni tanımlamaya.
                                                                                                FİLİZ SONSUZ/10Kasım2015



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder