Öykü-Ankara’nın Bağları/Filiz Engin

Minibüsten indiğimde bütün mahalleyi sarıp sarmalamış, ağaçlardaki yaprakları bile titreten, hani biraz daha gayret etse asfaltı çatlatacakmış kadar yüksek bir tonda çalan türkünün sözleri çaresiz beni de içine çekiverdi birden. Değil bir şey konuşmak, başka herhangi bir şeyi düşünmek bile imkânsızdı çünkü. Ses, her şeyin herkesin üstüne kendinden bir parçayı bulaştırarak kendini iletebileceği en uzak yerlere doğru ilerliyordu.
Ankara’nın bağlarıda
Büklüm büklüm yolları
Ne zaman sarhoş oldun
Kaldıramıyon kolları
Köşeyi dönünce anladım durumu. Kayıt yaptıkları müzik CD’sini pazarlamaya çalışan iki delikanlı, eski model beyaz bir otomobile dev bir kolon yerleştirmişler, pazar yerinin girişine park etmişlerdi. Ellerinde CD’lerinin kopyası, kolondan da CD’nin yayını… Güldüm kendi kendime, öğrendiklerini uyguluyor delikanlılar diye geçti içimden. Bağır, çok bağır, mesela politikacılar gibi sesinle sersemlet etrafındakileri, sonra ne istersen yaptırırsın. Elden ele CD- para değiş tokuşunun aralıksız sürüyor olmasına bakılırsa haklıydım.

 Asıl şaşkınlığım kolonun olduğu arabanın hemen yanı başındaki kahvede oturan Oktay Abi’yi görünce oldu. Yüksek sesle müzik dinlemek şöyle dursun, konuşurken biri biraz heyecanlanıp da sesini yükseltecek bile olsa, kınayan bakışlarını hemen o kişiye diker, konuşan her kimse kendini toparlayıp sesini normal düzeye indirene kadar da gözlerini ondan ayırmazdı. Oysa şimdi sanki hiçbir şey duymuyormuş gibi biraz ilerdeki denize dalmış bakışlarıyla sakin, hatta biraz mahzun öylece oturuyordu. Beni görmemişti. Yanına doğru yürüdüm. Kulağının dibine eğilip “Hayrola, Oktay Abi, Karadeniz’de gemilerin mi battı?” diye bağırdım. İrkildi, kafasını kaldırdı. Önce boş gözlerle yüzüme baktı, sonra kendine geldi. “Vay, Haluk, ne haber gel otur, gel çay söyleyeyim,” dedi. Kahveciye seslendi. Bir sandalye çektim masaya.

Severdim Oktay Abi’yi. Yarım yüzyılı devirmiş, yalnız yaşayan, dış görünüşüne bakıp çok fena aldanabileceğiniz insanlardandı. Tabir yerindeyse sünepe bir tipi vardı. Kısa boylu, dar omuzlu, hafif göbekli, az konuşan, yer yer seyrelmiş saçlı, dış görünüşüyle göze batan hiçbir yanı olmayan biriydi. Ta ki ağzını açıp bir şeyler anlatmaya başlayana kadar. İşte tam o sırada bambaşka bir kimliğe dönüşürdü her seferinde. Genizden gelen ve fiziki yapısına hiç uymayan o son derece kalın ses tonuyla olduğunuz yere mıhlardı sizi. Konuşmak için ağzını açmaya karar verdiği konuya öyle bir başlardı ki, dinlememek ya da başka bir şeyle ilgilenmek imkânsızlaşırdı desem yalan olmaz. Elinizde, gözünüzde ne varsa bir yana bırakır, ağzınız biraz aralık, yüzünüzü ona çevirir, söylediklerine kulak verirdiniz.

Genellikle bir soruyla başlardı konuya. Konu hemen hiçbir zaman güncel ya da popüler olmazdı. Çoğumuzun gün boyu memleketin hali, patatesin pahalılığı, çocuğun karnesi, izlediğimiz bir dizideki olaylar, havanın önümüzdeki günlerdeki durumu ya da yeni bir dedikodunun etrafa sıçrattığı çamurları eşelemekle geçen sohbetlerine karşın Oktay Abi; sigarasından derin bir nefes çekip dumanını havaya üfledikten sonra “Şu gördüğün dumanın ağırlığını ölçebilir miyiz sence?” diye başlardı mesela konuşmaya. Böylece gayet kibar bir şekilde ilk sözü bir anlamda karşısındakine ikram etmiş olurdu.  Çoğu insanda karşılaşmadığımız bir özellik bu. Siz de bilirsiniz herhalde; insanlar genellikle gelir, masanıza oturur, bir çayınızı içerken yeri gelmiş mi gelmemiş mi diye bakmadan gündemdeki bir konuyla ilgili sanırım sözünün kesilmesinden korkarak nefes bile almadan uzunca bir konuşma yapar ve sizden gelecek herhangi bir söz ya da tepkiye izin vermeden kalkıp giderler ya… Neyse, dediğim gibi Oktay Abi öyle yapmazdı. Önce size sorar, ancak cevap almazsa ve soran gözlerinizi yakalarsa anlatmaya başlardı.

Eğer anlatacaklarını birinden duymuş, bir yerde seyretmiş ya da okumuşsa bunu muhakkak belirtirdi. Dumanla ilgili soruyu sorduğu gün de aynı şeyi yapmış, “Seyrettiğim bir filmde öğrendim bu sorunun cevabını. İki kişi konuşuyordu.  Biri diğerine dumanın ağırlığını ölçebilir miyiz diye sordu. Öteki evet ölçebiliriz dedi. Önce sigarayı henüz yanmamışken tartarız, sonra yakıp derin bir nefes çeker, dumanı havaya üfleriz. Ucundaki külüyle birlikte sigarayı bir daha tartarız. İlk sonuçla ikinci sonuç arasındaki fark dumanın ağırlığıdır,” diye anlatmıştı bildiklerini.

Bütün bunlar aklımdan geçerken kahveci çayları getirdi. Tam o sırada ‘Ankara’nın bağları’ bıçakla kesilivermiş gibi sustu. Ani ve güçlü bir ses insanı nasıl irkiltirse, ani bir suskunluk da aynı şekilde ilgiyi üzerine çekebiliyordu herhalde ki, Oktay Abi de ben de kolondan tarafa çevirdik yüzümüzü. Delikanlıların yanına gelmiş iki zabıta memurunu görünce suskunluğun nedeni belli oldu. O belli oldu olmasına da Oktay Abi’nin az önce onu ilk gördüğümde gözleri uzaktaki bir noktaya takılı dalıp gitmiş halindeydi hala benim aklım.

“Kulağının dibinde o müzik bangırdarken ne düşünüyordun sen Abi?” diye sordum. Çayını karıştırıyordu o sırada. Çayını karıştırırken serçe parmağını hafifçe yukarıya kaldırışına takıldı yine gözüm. Kaşığı bardağın ağzına bir iki vurup çay tabağının kenarına koydu ve çayından bir yudum alıp yüzüme baktı.

“ Ne mi düşünüyordum?” dedi, “Ses denen şeyi.”… “Güçlü, kendinden emin ve yüksek tonda çıkan bir sesin ne dediğini gerçekten anlıyor muyuz sence?” diye devam etti. “Bilmem, anlamıyor muyuz?” diye soruyla karşılık verdim. Güldü, “Galiba anlamıyoruz. Az önce ortalığı birbirine katan türkünün sözlerini biliyor musun?” dedi bu kez. “Sadece nakarat kısmını,” dedim. “Adam, ben sevdim eller aldı da içimde acı kaldı diye ortalığı birbirine katıyor, biz nerdeyse göbek atmaya başlayacağız,” dedi. Düşündüm, haklıydı. Ben de şahit olmuştum. Bu ünlü türkü birçok eğlence mekânında, düğünlerde çaldığında insanlar piste atlarlar ve neşe içinde ellerini çırpmaya, parmaklarını şaklatmaya, oynamaya başlarlardı.

Nereye bağlayacak diye yüzüne baktım. Oktay Abi’nin bu kadarla kalmayacağını tahmin edecek kadar tanıyordum onu. Soğumuş çayını bir dikişte bitirdi. “Yani biz şimdi sevdiğini eller aldı diye içinde acı kalan adamın türküsüyle neşeleniyorsak, herhalde kötü kalpli olduğumuzdan değildir bu, öyle değil mi?” dedi.  Mantıklıydı, normalde böyle şeylere üzülürdü insanlar. “Peki, niye sence?” dedim. “Galiba bir kelimenin anlamı kadar, o kelimenin nasıl dillendirildiği ve dinleyenlerin ruh hali de önemli,” dedi. “Hatta belki çok daha önemli,” diye ekledi.

O sırada kar atıştırmaya başladı. İkimiz de susup karın sessizliğine eşlik ettik bir süre. Birkaç gün önce seyrettiğim azılı diktatör Hitler’in yaşam hikayesine ait filmi hatırladım. Savaştan yenik çıkmış yoksullukla mücadele etmeye çalışan bir halkın, onun kendinden son derece emin bağıra çağıra olan konuşmalarını büyülenmiş gibi dinleyip alkışladığı sahneler geldi gözümün önüne. O filme dair düşündüklerimi paylaşmak istedim Oktay Abi’yle. Ama kahve köşesinde üşüyerek konuşmak gelmedi içimden. Ayağa kalktım, “Hadi,” dedim, “Bana gidip sobadaki odunları tutuşturalım, bu sohbet burada bitmez.”

                                                                                            FİLİZ ENGİN

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder