Minibüsten indiğimde bütün mahalleyi
sarıp sarmalamış, ağaçlardaki yaprakları bile titreten, hani biraz daha gayret
etse asfaltı çatlatacakmış kadar yüksek bir tonda çalan türkünün sözleri
çaresiz beni de içine çekiverdi birden. Değil bir şey konuşmak, başka herhangi
bir şeyi düşünmek bile imkânsızdı çünkü. Ses, her şeyin herkesin üstüne kendinden
bir parçayı bulaştırarak kendini iletebileceği en uzak yerlere doğru ilerliyordu.
Büklüm
büklüm yolları
Ne
zaman sarhoş oldun
Kaldıramıyon
kolları
Köşeyi dönünce anladım durumu. Kayıt
yaptıkları müzik CD’sini pazarlamaya çalışan iki delikanlı, eski model beyaz
bir otomobile dev bir kolon yerleştirmişler, pazar yerinin girişine park
etmişlerdi. Ellerinde CD’lerinin kopyası, kolondan da CD’nin yayını… Güldüm
kendi kendime, öğrendiklerini uyguluyor delikanlılar diye geçti içimden. Bağır,
çok bağır, mesela politikacılar gibi sesinle sersemlet etrafındakileri, sonra
ne istersen yaptırırsın. Elden ele CD- para değiş tokuşunun aralıksız sürüyor
olmasına bakılırsa haklıydım.
Asıl şaşkınlığım kolonun olduğu arabanın hemen
yanı başındaki kahvede oturan Oktay Abi’yi görünce oldu. Yüksek sesle müzik
dinlemek şöyle dursun, konuşurken biri biraz heyecanlanıp da sesini yükseltecek
bile olsa, kınayan bakışlarını hemen o kişiye diker, konuşan her kimse kendini
toparlayıp sesini normal düzeye indirene kadar da gözlerini ondan ayırmazdı. Oysa
şimdi sanki hiçbir şey duymuyormuş gibi biraz ilerdeki denize dalmış
bakışlarıyla sakin, hatta biraz mahzun öylece oturuyordu. Beni görmemişti.
Yanına doğru yürüdüm. Kulağının dibine eğilip “Hayrola, Oktay Abi, Karadeniz’de
gemilerin mi battı?” diye bağırdım. İrkildi, kafasını kaldırdı. Önce boş
gözlerle yüzüme baktı, sonra kendine geldi. “Vay, Haluk, ne haber gel otur, gel
çay söyleyeyim,” dedi. Kahveciye seslendi. Bir sandalye çektim masaya.
Severdim Oktay Abi’yi. Yarım yüzyılı
devirmiş, yalnız yaşayan, dış görünüşüne bakıp çok fena aldanabileceğiniz
insanlardandı. Tabir yerindeyse sünepe bir tipi vardı. Kısa boylu, dar omuzlu,
hafif göbekli, az konuşan, yer yer seyrelmiş saçlı, dış görünüşüyle göze batan
hiçbir yanı olmayan biriydi. Ta ki ağzını açıp bir şeyler anlatmaya başlayana
kadar. İşte tam o sırada bambaşka bir kimliğe dönüşürdü her seferinde. Genizden
gelen ve fiziki yapısına hiç uymayan o son derece kalın ses tonuyla olduğunuz
yere mıhlardı sizi. Konuşmak için ağzını açmaya karar verdiği konuya öyle bir
başlardı ki, dinlememek ya da başka bir şeyle ilgilenmek imkânsızlaşırdı desem
yalan olmaz. Elinizde, gözünüzde ne varsa bir yana bırakır, ağzınız biraz
aralık, yüzünüzü ona çevirir, söylediklerine kulak verirdiniz.
Genellikle bir soruyla başlardı konuya.
Konu hemen hiçbir zaman güncel ya da popüler olmazdı. Çoğumuzun gün boyu
memleketin hali, patatesin pahalılığı, çocuğun karnesi, izlediğimiz bir
dizideki olaylar, havanın önümüzdeki günlerdeki durumu ya da yeni bir
dedikodunun etrafa sıçrattığı çamurları eşelemekle geçen sohbetlerine karşın
Oktay Abi; sigarasından derin bir nefes çekip dumanını havaya üfledikten sonra
“Şu gördüğün dumanın ağırlığını ölçebilir miyiz sence?” diye başlardı mesela konuşmaya.
Böylece gayet kibar bir şekilde ilk sözü bir anlamda karşısındakine ikram etmiş
olurdu. Çoğu insanda karşılaşmadığımız
bir özellik bu. Siz de bilirsiniz herhalde; insanlar genellikle gelir, masanıza
oturur, bir çayınızı içerken yeri gelmiş mi gelmemiş mi diye bakmadan gündemdeki
bir konuyla ilgili sanırım sözünün kesilmesinden korkarak nefes bile almadan
uzunca bir konuşma yapar ve sizden gelecek herhangi bir söz ya da tepkiye izin
vermeden kalkıp giderler ya… Neyse, dediğim gibi Oktay Abi öyle yapmazdı. Önce
size sorar, ancak cevap almazsa ve soran gözlerinizi yakalarsa anlatmaya
başlardı.
Eğer anlatacaklarını birinden duymuş,
bir yerde seyretmiş ya da okumuşsa bunu muhakkak belirtirdi. Dumanla ilgili
soruyu sorduğu gün de aynı şeyi yapmış, “Seyrettiğim bir filmde öğrendim bu
sorunun cevabını. İki kişi konuşuyordu.
Biri diğerine dumanın ağırlığını ölçebilir miyiz diye sordu. Öteki evet
ölçebiliriz dedi. Önce sigarayı henüz yanmamışken tartarız, sonra yakıp derin
bir nefes çeker, dumanı havaya üfleriz. Ucundaki külüyle birlikte sigarayı bir
daha tartarız. İlk sonuçla ikinci sonuç arasındaki fark dumanın ağırlığıdır,”
diye anlatmıştı bildiklerini.
Bütün bunlar aklımdan geçerken kahveci
çayları getirdi. Tam o sırada ‘Ankara’nın bağları’ bıçakla kesilivermiş gibi
sustu. Ani ve güçlü bir ses insanı nasıl irkiltirse, ani bir suskunluk da aynı
şekilde ilgiyi üzerine çekebiliyordu herhalde ki, Oktay Abi de ben de kolondan
tarafa çevirdik yüzümüzü. Delikanlıların yanına gelmiş iki zabıta memurunu
görünce suskunluğun nedeni belli oldu. O belli oldu olmasına da Oktay Abi’nin
az önce onu ilk gördüğümde gözleri uzaktaki bir noktaya takılı dalıp gitmiş
halindeydi hala benim aklım.
“Kulağının dibinde o müzik bangırdarken
ne düşünüyordun sen Abi?” diye sordum. Çayını karıştırıyordu o sırada. Çayını
karıştırırken serçe parmağını hafifçe yukarıya kaldırışına takıldı yine gözüm.
Kaşığı bardağın ağzına bir iki vurup çay tabağının kenarına koydu ve çayından
bir yudum alıp yüzüme baktı.
“ Ne mi düşünüyordum?” dedi, “Ses denen
şeyi.”… “Güçlü, kendinden emin ve yüksek tonda çıkan bir sesin ne dediğini gerçekten
anlıyor muyuz sence?” diye devam etti. “Bilmem, anlamıyor muyuz?” diye soruyla
karşılık verdim. Güldü, “Galiba anlamıyoruz. Az önce ortalığı birbirine katan
türkünün sözlerini biliyor musun?” dedi bu kez. “Sadece nakarat kısmını,”
dedim. “Adam, ben sevdim eller aldı da içimde acı kaldı diye ortalığı
birbirine katıyor, biz nerdeyse göbek atmaya başlayacağız,” dedi. Düşündüm, haklıydı.
Ben de şahit olmuştum. Bu ünlü türkü birçok eğlence mekânında, düğünlerde
çaldığında insanlar piste atlarlar ve neşe içinde ellerini çırpmaya,
parmaklarını şaklatmaya, oynamaya başlarlardı.
Nereye bağlayacak diye yüzüne baktım. Oktay
Abi’nin bu kadarla kalmayacağını tahmin edecek kadar tanıyordum onu. Soğumuş
çayını bir dikişte bitirdi. “Yani biz şimdi sevdiğini eller aldı diye içinde
acı kalan adamın türküsüyle neşeleniyorsak, herhalde kötü kalpli olduğumuzdan
değildir bu, öyle değil mi?” dedi.
Mantıklıydı, normalde böyle şeylere üzülürdü insanlar. “Peki, niye
sence?” dedim. “Galiba bir kelimenin anlamı kadar, o kelimenin nasıl
dillendirildiği ve dinleyenlerin ruh hali de önemli,” dedi. “Hatta belki çok
daha önemli,” diye ekledi.
O sırada kar atıştırmaya başladı. İkimiz
de susup karın sessizliğine eşlik ettik bir süre. Birkaç gün önce seyrettiğim
azılı diktatör Hitler’in yaşam hikayesine ait filmi hatırladım. Savaştan yenik
çıkmış yoksullukla mücadele etmeye çalışan bir halkın, onun kendinden son
derece emin bağıra çağıra olan konuşmalarını büyülenmiş gibi dinleyip alkışladığı
sahneler geldi gözümün önüne. O filme dair düşündüklerimi paylaşmak istedim
Oktay Abi’yle. Ama kahve köşesinde üşüyerek konuşmak gelmedi içimden. Ayağa
kalktım, “Hadi,” dedim, “Bana gidip sobadaki odunları tutuşturalım, bu sohbet
burada bitmez.”
FİLİZ
ENGİN

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder