Çay ve İhtiyaç Molası/ Filiz Sonsuz

“Anlatsan güzel olabilecek bir hikaye değil, anlatmak zorunda olduğun bir hikaye bulmalısın.” Böyle söylüyor Altın Palmiye ödüllü yönetmen Ken Loach, Evrensel gazetesinde Arif Bektaş’a verdiği röportajında.   Yazma serüvenimiz boyunca yakamızı bırakmayan ve fakat adını da koyamadığımız duyguyu bir cümlede özetliyor işçi filmlerinin ödüllü yönetmeni.

  Anlatsak güzel olabilecek bi dolu hikayemiz vardı cebimizde. Her biri ahenkli kelimeler senfonisi, süslü edebi cümleler derlemesi… Ne kadar da  kolay olurdu. “Sen hep gül ki hayat da sana gülsün” içerikli yüzlerce kişisel gelişim hikayesi yazabilirdik mesela. Yazardık tabii, sonuçta yazanlardan neyimiz eksikti ki. Sonra… Bol kepçeden kahramanlık hikayeleri… Acıklı Kemalettin Tuğcu taklitleri… Paçalarından salaklık derecesinde romantizm akan aşk masalları falan... Ama işte yakışıklı kelimeleri, süslü tamlamaları yan yana dizip edebiyat yaptığımız yalanını sizlere sunamazdık.  Eli az buçuk kalem tutan herkes gibi bizim de sorumluluklarımız vardı. Gerçeğin ve  tam da Ken Loach’ın dediği gibi, anlatmak zorunda olduğumuz hikayenin peşine düşmek…  Yazmak eyleminin gerçekleşmesi olası sonuçlarını düşününce, sorumluluğumuz vardı kendimize, sizlere ve gerçeğe karşı. Sevsek de sevmesek de, beğenseniz de beğenmeseniz de, ortada tabak gibi dursa da, bir kıyıda saklanıp kalsa da görebildiğimiz, sezebildiğimiz kadar anlatmalıydık gerçeği. Öyle de yaptık. Ya da en azından yapmaya çalıştık.   Yaklaşık üç yıldır, inatla,  anlatmak zorunda olduğumuz hikayenin peşine düştük bu sayfalarda. İçimizi acıtsa da anlattık, yüreğimizi yerinden söküp atsa da…  Çoğunlukla içinden geçtiğimiz kurşun grisi günlerin ağırlığını anlatmaya çalıştık. Hep birlikte bunca kanın, zulmün içinde debelenirken, ya yaşadıklarımızı yazmalıydık ya da hiçbir şey. Başka türlüsü, şehir yanarken oturup saçını taramak olurdu zira. Biz yangını yazmayı seçtik. Hadi atlamayalım, gülümseyerek anlattığımız zamanlar da oldu. Olmalıydı da. Gülmek güzel şey zira.

  Ama işte, az biraz yorulduk dostlar. Yazmak mı daha yorucuydu, yaşamak mı bilemedik. Biraz durup soluklanmamız gerekiyor.  Yüksek müsaadenizle, biraz çekilelim diyoruz. Şöyle bir iki ay kadar…  Daha önce de yaptığımız gibi… 
  Sonbaharda tekrar buluştuğumuzda, umarız buluşabiliriz, daha   güçlü bir sesle, daha büyük bir enerji ile devam edelim kaldığımız yerden. Yeniden başlayalım yazmak zorunda olduğumuz hikayeleri bulup gün yüzüne çıkarmaya.  
  Yeni kararlarla döneriz belki sayfalarımıza. Örneğin ben, otosansürsüz yazabilirim belki. Neyi mi?  Küçük kadıncıkların ve küçük erkekçiklerin komik insan hallerini mesela.  Çuvalladığını  fark edemeyen dinozorları, fark edip kıvıramayan paytak ördekçikleri, kıvırdığını sanıp  batıran zavallıları, iktidarın yüksek rakımında oksijensiz kalıp halüsinasyon görenleri, iktidarda olduğunu sanıp kendine bile sahip olamayanları, kocacıklarına sahip çıkmaya çalışırken kendini kaybeden kadıncıkları, karıcıklarına sahip çıkıyormuş gibi yaparken gözleri felfecir okuyan erkekçikleri, dünyanın en önemli işini yapıyormuş zannıyla kasım kasım kasılanları,  gerçekten de dünyanın en önemli işini yaptıkları halde görmezden gelinenleri, gölgesinden korkan kahramanları, korku duvarını yıkıp geçmiş sıradan insanları, kendimi, sizleri, bizi, hepimizi… Ama en çok da iktidarı… Siyasetteki, evdeki, ofisteki,  kahvedeki, sokaktaki, eylemdeki iktidarı… İktidarın aslında ne kadar da  komik bir şey olduğunu… Aslında hiçbir zaman mutlak iktidar olunamayacağını fakat öyleymiş gibi yapılması gerektiğini… Şimdiden söz size.  Sonbaharda ilk öyküm iktidarlar üzerine olsun. Hep birlikte gülelim biraz.

YAZ SEZONU İÇİN BİR ÖNERİ ( SAĞ KALMAYI BAŞARABİLİRSEK)
Bu arada, yönetmen Ken Loach’ın çalışmalarından ve duruşundan çok etkilendiğimi söylemeliyim. Bu yaz sezonunu muhtemelen  Ken Loach filmleri izleyerek geçireceğim. İzlemek isteyebilirsiniz düşüncesi ile filmlerinin isimlerini paylaşmak istedim. Vikipedi sağolsun, tam bir liste sundu.  Görüşmek dileğiyle, hoşçakalın.
Kenneth Loach , (d. 17 Haziran 1936 Nuneatonİngiltere) İngiliz televizyon ve sinema yönetmeni.
·         Poor Cow (1967)
·         Kes (Kerkenez) (1969) (Kenneth Loach olarak)
·         The Save the Children Fund Film (1971)
·         Family Life (1971)
·         Black Jack (1979))
·         The Gamekeeper (1980)
·         Looks and Smiles (1981) (Kenneth Loach olarak)
·         Fatherland (1986)
·         Hidden Agenda (Gizli Gündem) (1990)
·         Riff-Raff (Ayaktakımı) (1990)
·         Raining Stones (1993)
·         Ladybird Ladybird (Minikkuş Minikkuş) (1994)
·         Land and Freedom (Ülke ve Özgürlük) (1995)
·         A Contemporary Case for Common Ownership (1995)
·         Carla's Song (Carla'nın Şarkısı) (1996)
·         The Flickering Flame (1997)
·         My Name Is Joe (Benim Adım Joe) (1998)
·         Bread and Roses (2000)
·         The Navigators (2001)
·         Sweet Sixteen (Afili Delikanlı) (2002)
·         Ae Fond Kiss (2004)
·         Tickets
·         The Wind That Shakes the Barley (2006)
·         It's a Free World (İşte Özgür Dünya) (2007)
·         Looking For Eric (2009)
·         Route Irish (2010)
·         The Angel's Share (Meleklerin Payı) (2012)
·         Jimmy's Hall (Özgürlük Dansı) (2014)
·         I, Daniel Blake (2016)

                                                                          22.05.2016  SONSUZ

Bir Milyon Gül/Arzu Doğan

Rutin hayatımda kısa molalar verdiğim zamanlardır hafta sonları. Gene öyle bir hafta sonu bir değişiklik yapıp uzun süredir ihmal ettiğim huzur evine ziyarete gitmeye karar verdim. Ziyaretçi bekleyen yorgun gözleri gülümsetmeyi seviyorum orasının atmosferi bambaşka benim için. Her ziyaretimde kendimi zaman makinasındaymış gibi hissediyorum. Sohbetler, kullanılan sözcükler, kıyafetler, yaşanılan ömürler hepsi zamanın ayrı bir bölümünden. Belki benimkisi denizde küçük bir damla ama gene de onların biraz olsun gülümsemesi beni rahatlatıyor.

Elimde her ziyaretine gittiğimde mutlaka bulunan beyaz gülleri görünce gülümseyip kollarını açarak sarılmıştı müzisyen amca. ‘Neredesin sen ’dedi hafif sitemkâr. ‘Bu ara işlerim biraz yoğun ancak fırsat bulabildim affet’ dedim. Güllere baktı ve ‘bu kez bu güller için affediyorum ama beni bu kadar ihmal etmemelisin’ dedi.

Müzisyen amcanın etkileyici bir hikâyesi vardı üçüncü ziyaretimde bakıcısından dinlemiştim. Oldukça başarılı bir obua sanatçısıydı. Meslek hayatının en verimli döneminde en iyi orkestralardan birinden ayrılmıştı. Sebebini çevresinden uzun sure sır gibi saklamış gurur meselesi yapmıştı. Müzisyen amca alzheimer hastasıydı. Birkaç konserde notaları unutmuş, tanıyamamış ve bu mesleğini bırakmasına sebep olmuştu.

Bir sohbetimizde ‘hayat çok ilginç değil mi? 50 yıllık bir tecrübe ve bir anda silinip gidiyor. Ama unutmayacağım her gün bir saat zirveye kadar nefes alıştırması yapıyorum’ dedi yüzünden ve gözlerinden kararlılık ve azim fark edilmeyecek gibi değildi. Bu yaşta bu zorluklara rağmen bu tutku değil de neydi?
Hasta olmak veya unutmak asla onun tercihi değildi bunu o istemedi ama unutmamak da onun elinde değildi. Her ne kadar kabullenmese, dirense de gün gelecek her şeyi unutacaktı.

Huysuzluğu biraz bu yüzdendi. Unuttuğu bir şey olursa asla kabul etmezdi. Huzur evinin rutin sağlık kontrollerinden birinde kıyametleri koparmış, doktor, hemşire kim varsa kavga etmişti. Kavga sebebi de alzheimer seviyesini ölçmek için amcaya sorulan ‘Paraya ihtiyacın olduğunda para almak için nereye gidersin?’ sorusuna cevap verememiş ve ’Ben hasta değilim. Bir gün her şeyi unutup sadece nefes alan yaşadığını dahi fark edemeyen biri olmayacağım’ diye haykırmış ve bu çok gururuna dokunmuştu.

Müzisyen amca, ona bir şey söyleyeceğimi anlamış gibi ‘Hadi söyle’ dedi. Afallayarak ‘Neyi anlamadım ’dedim.  ‘Güllelerle geldiğine göre bir şey söyleyeceksin’ dedi. Gülümsedim ‘beni iyi tanıyorsun ama kızmandan korkuyorum’ dedim biraz tereddüt ediyordum hala.

‘Meraklandırma söyle’ dedi.

‘Müzisyen amca, biliyorsun yakında ımmortal song konserleri var. Bu şarkılar genelde senin olduğun kuşağa ait. Rica etsem bir şarkılık performansta obua çalar mısın?’

Gözlerinin içi parladı önce, yüzü düşerek sonra ‘Hangi şarkı?’dedi.

‘One million roses’ dedim.

‘Notalarını biliyorum ama emin misin?’Tereddütlü olduğu belliydi. ‘Sana ve 50 yıllık tecrübene güveniyorum’ dedim. Ruhunun okşandığı belliydi, gülümsedi ve gururla ‘Tamam küçük hanım sizin ricanızı kırmayacağım ve çalacağım bana güvenebilirsiniz,’dedi.

‘Konser gününü haber veririm ama Şimdi iznini istemeliyim’ diyerek sarıldım ve oradan ayrıldım.

Şef ondan habersiz böyle bir şey yaptığım için canıma okuyacaktı. Beklediğim gibi de oldu, duyduğu an detayları dahi dinlemeden kıyameti kopardı. Kızgınken gerçekten ortaçağ beyefendiliğinden iz kalmıyor. Neyse şef, müzisyen amcayı provaya çağırdı, amacı birazda tanımaktı. Anlaşılan sanat hayatını biraz araştırmış ve başarılarla dolu geçmişini öğrenmişti müzisyen amcanın.

Prova bittikten sonra şef onu odasına çağırmıştı. ‘Geçmişinizden etkilenmemek mümkün değil ancak sizi orkestraya dâhil edemem,’dedi.

Müzisyen amca hiddetlenerek ‘Neden’ dedi.’ Çok iyi bir müzisyen olabilirsiniz ancak sağlıklı değilsiniz. Ben orkestramda sağlıklı, dayanıklı kişiler istiyorum ‘dedi.
‘Size göre sağlıklı ve dayanıklılığın ölçüsü nedir?’

‘Üç saat dayanabilecek ve aralıksız çalabilecek sanatçı’ dedi şef.

Tanrım, yaşlı bir adamın hem de nefesli bir çalgı aleti olan obua ile üç saat aralıksız performans bu imkânsızdı. Şef niye bu kadar zorluk çıkarıyordu ki alt tarafı dört dakikalık bir şarkı çalacaktı. Âmâ yok illa zorluk çıkaracaktı.

‘Tamam’ dedi müzisyen amca ‘Sana yaşlı ve işe yaramaz olmadığımı kanıtlayacağım, üç saat çalacağım, bunu yapabilirim, biliyorum’ dedi ve kapıyı çarpıp gitti.

Sinirden delirmiştim. Onu oraya ben davet etmiştim ama şef her şeyi berbat etmişti. Çok ileri gitmişti bu kez. Öfkeyle bende çıktım odadan.

Müzisyen amca ne dediysem dinlemedi beni, ikna olmadı. Halka açık bir parkta meraklı gözlere rağmen obuasını eline aldı başladı çalmaya.

Dönüp şefi aldım ve onu getirdim. ‘Bir şey demeyin lütfen, sadece izleyin. O burada olduğunuzu bilmiyor’ dedim şefe gözlerimden alev saçarak.

Müzisyen amca, cafe müziklerine, kahkahalara, gençlerin alaycı tavırlarına rağmen hiç ara vermedi. Ara sıra sendeledi, yorgun bacakları onu taşımakta zorlandı ama gene de yılmadı. Tam üç saat direndi ve çaldı şef ise üç saatin sonunda karsına geçip alkışlayarak ‘Bu kadarı yeterli ’ dedi.

Müzisyen amcanın yüz ifadesini hala unutmam ve sözlerini de.  ‘Bedenim yaşlanabilir, her şeyi hatta kendimi bile unutabilirim ama parmaklarım 50 yıldır öğrendiklerini asla unutmayacak’ dedi.

Immortal song konseri ise beklenenden çok daha ses getirmişti, özellikle one million roses şarkısıyla. Evet, o şarkıyı müzisyen amca çaldı ve son performansı oldu.

Ama şarkıda da dediği gibi o inancıyla sanatına olan sevgisiyle ‘bir milyon gül açtırdı insanların kalbinde’…
                                                                                              ARZU DOĞAN


Feysbukta Kahve Keyfi/ Filiz Sonsuz

          Keyfi yerindeydi. Islıkla  Şu Dalmadan Geçtin mi türküsünü çalıyordu bir saattir. Gelip geçerken anasından keskin bir makas alıyor, sarılıp öpüyordu. Hınzır bir teke gibi, oradan oraya koşup konup duruyordu deminden beri.  Kollarını kartal kanadı gibi iki yana açıp, avlunun döşeme taşlarına diz vurup türküyü bitirdi, “hey gidinin effesi, efesiii, effelerin efesiii…” Sahne gayet etkileyici olabilirdi, sesi bakışıyla bu kadar tezat, bu kadar ince olmayaydı. O kartal bakışlara gümbür gümbür bir ses eşlik etsin istiyordu insan nedense. Ortaokul yıllarında başlamıştı sesinin inceliğine sinir olmaya. Arkadaşları Kız Ali diye dalga geçmeseler bu kadar da dert etmeyebilirdi belki. Üstüne bir de folklor ekibindeki itilmişliği eklenince… Ne demişti öğretmen? “Ali, sen dur oğlum, Osman bağırsın “haydi efeleeer” diye. Onun sesi daha şey…”  O günden sonra Osman’a, sesinin ince olmasından daha fazla kızar olmuştu. Osman’daki de sesti hani. Bayramların, önemli gün ve haftaların aranan ismi Osman… Bir başlardı şiire, “Alll bir kalpak giymişti alll, all bir ata binmişti all…”, Allah sizi inandırsın okulun bahçesindeki herkes hüngür hüngür ağlardı. Neyse işte, incecik sesi ve Osman, Ali’nin adeta hayatını karartan koyu gölgelerdi.

      Büyüyüp delikanlı olduğunda lakabı da değişmişti. Köylüler başı yerde Ali diyorlardı artık ona. Anası pek bi sevmişti bu lakabı. Adam dediğin böyle olurdu işte.  “Namusundan başını yerden galdırmıyo.  Garıya gıza gözünü dikip bakmaz  Ali’m. Deligöz mü benim oğlum?” Tamam, gözleri felfecir okumazdı, doğruydu da, başının yerde olması daha çok, kimseyle konuşmak zorunda kalmak istememesindendi. Ya biri kalkar da hal hatır sorarsa? Ya birilerine bir şeyler söylemesi gerekirse? Susup yoluna devam etmek varken… O incecik sesiyle…  Birkaç aydır farklıydı ama. O sessiz, o içine kapanık Ali gitmiş, neşeli, hevesli,  tanıdık tanımadık herkese selam verip hal hatır soran birisi gelmişti. Günlerce sakalını kesmez, saçını taramazken birkaç aydır her gün tıraş oluyor, üstüne başına dikkat ediyordu. “Ah be güzel anam, düzgün yap şu ütüyü. Yine iki  çizgi yapmışsın tişörtün koluna.”  Yazın cehennem sıcağında bile, babası gibi  uzun kollu gömlekten başka bir şey giymezken, televizyon dizilerindeki gençler gibi giyinmeye başlamıştı. Kot pantolonlar, üstüne yapışan tişörtler, spor ayakkabılar… 

      Bu gün çok daha farklıydı. Her şey bir saat kadar önce başlamıştı. Elinden düşürmediği cep telefonundan füfüfüyt diye ıslık sesini duyup ekranına bakınca gözleri parlamıştı. Mutfağa koşup bir cezve su ısıttı.  Avludaki ayağı sallanan masanın üstüne boydan boya çatlamış, insanın yarısını başka, yarısını başka gösteren aynayı dikkatlice yerleştirdi. Suratını köpürttü. Çocuk gibi neşeli çıktı sesi, “Ana bak noyel babaya benzedim…”  Yaşlı kadın işlediği etamin yatak örtüsünden başını kaldırıp, gözlerini kısıp, suratı köpük köpük beyaza kesmiş oğluna baktı, “O kim ülen?”  “Hani Amerikalıların va ya ak sakallı dedesi, yılbaşılanda sırtında çuvallan geziyo, o işte.”  Uzun bir “Töbe estağfirullah” çekti anası. “Ülen töbe de. Adam gibi birine benze bari. Elin gavuru…” Babasının annesiyle şakalaşmalarını  taklit etmeyi severdi Ali. Tıpkı babası gibi yan yan baktı annesine, “Hadi gocagarı, dırdır etme de işle bitir elindekini. Gelin getircem sana, ona verirsin çeyiz diye”  Başını dizindeki saman sarısı kumaşa eğip işlemeye devam etti kadın. Renk renk güllerle beziyordu  kumaşı. “Yoook orda dur bakam Ali efendi” dedi. “Bu karyola örtüsü benim. Kimselere vermem. Gelin hanım işlesin kendi örtüsünü.” Çenesinin altından tıraş  bıçağını dikkatle geçirdi Ali. Aynada şöyle bir baktı kendisine.  Sinek konmaya cesaret edemeyecekti suratına. Muslukta serin serin sular çarptı yüzüne. Saçlarını ıslatıp jöleler sürdü, kirpi gibi, dik dik yaptı saçlarını. Anasının yanıbaşına oturup dirseğiyle dürttü kadını, “Gız senin karyolan mı va da örtüsünü işliyon? Verirsin gelincazına, sevinir garip.”  Ciddileşti kadın, “Örtüyü veren Allah karyolasını da verir belki, sen ne garışıyon Allah’ın işine?”
 
       Telefonunun ekranını tişörtünde gezdirip pırıl pırıl yaptı Ali. Amcaoğlunun numarasını çevirip bekledi. Amca oğlu sinirli açtı telefonu. “Ne va len? Ne zırlatıp duruyon sabah sabah?”  Ali uçuyordu sevinçten. “ Sağdıç” dedi pür neşe. “Hazır ol, bu akşam gidiyoz.”  Ali’nin neşesi amca oğluna geçti. “Hakkat mi len? Bu akşam mı?” “He len bu akşam.”  “Kaçta?” “Yatsıdan sonra, gavede bekle beni.”  Vakit geçmek bilmedi. Kabına sığamadı Ali. Kahveden eve, evden amca oğlunun dükkâna, dükkândan kahveye… Kaç tur attı Allah bilir. Gözü telefonda, aklı gece olacaklarda…

       Aynı telaşı, aynı heyecanı yaşayan biri daha vardı. İsmet’in Memet…  Köyün sessiz sakin delikanlısıydı Memet. Tıpkı Ali gibi… Sorulmazsa söylemez, görülmezse görmezdi. Aslında kimseyi görmezdi. Bir tek  Meseret. Varsa yoksa Meseret. Çocukluğundan tutkundu kara kaşlı kara gözlü, baygın bakışlı komşu kızına. Sonunda geçen yıl bu günlerde, nasıl olduysa, bir bayram sabahı bir gofret tutuşturdu Memet, Meseret’in eline. Kız hafif kikirdeyip evine kaçtı. Bahçe kapısını kapatırken Memet’e bakıp ”görüşürüz” dedi. Havalara uçtu Memet. “Ah ulan” diye geçirdi içinden, ilçeye kadar gitmişken,  pastaneden yaptırsaydı ya bi kutu çikolata. Şöyle şıkır şıkır, parlak kağıtlara sarılı olanlarından… “Neyse” dedi. “Söz kesmeye giderken artık… Bi demet kırmızı gül, bi kutu da çikolata...” O akşam Meseret, Memet’e arkadaşlık isteği gönderdi feysbuktan. Memet gözlerine inanamadı. Elleri titredi sevinçten.

      Akşamı zor etti Memet. Arabayı yıkadı pırıl pırıl yaptı.. Külüstür falan ama, bak işte nasıl işe yarayacaktı bu akşam. Kalacakları yeri ayarlamıştı iki gün önceden. İlçeye, ablasının evine götürecekti Meseret’i. “Babam hocanın oğluna verecek beni Memet’im. Kaçalım” dediğinde, bir an bile düşünmedi Memet. “Sen ne zaman dersen…” dedi. “Ne zaman istersen…” Ortalık durulunça çıkar gelirler, af dilerler, her şey yoluna girerdi nasıl olsa.

       Camiden çıkan  yaşlılar dağılıp evlerine gidince gençler kaldı kahvede. Ali, kahvenin puslu kirli aynasında bir kez daha baktı kendine. Saçlar kalıp gibiydi. Neyse ki tişört siyahtı da üstüne damlayan çayın lekesi belli olmuyordu. Füfüfüyt… Bir ıslık daha çınlattı telefon. Amcaoğluydu, “Gavenin köşedeyim. Bekliyom.” Fırladı çıktı Ali kahveden. Amcaoğlunun yanına oturdu. Bastılar gaza. “Nereye?” diye sordu amcaoğlu. “Okulun arkasında bekleycek” dedi Ali. Okulun arkasına park edip beklemeye başladılar. Köyün bir ucundaydı okul. Bir kaç ev, bir  kaç hayvan damı, o kadar… O saatte gelen geçen de olmazdı. Bir iki adam, konuşa konuşa geçip gitti yanlarından. Saat gelmiş çoktan geçmişti, ama kız hâlâ yoktu ortalıkta. Amcaoğlu beklemekten sıkılmış, oflayıp öfleyip duruyordu.  “Sadıç, sen iyi anladın mı? Bugün mü kaçırcaz kızı?” Ali telefondaki mesajı açıp amacaoğluna okuttu. “Al kendin bak, ne diyo?” Amca oğlu ekrana baktı. “Feysbukta kahve keyfi fotorafı koyarsam anla, o akşam kaçcez” diyordu Meseret mesajında. Feysbuku açtı Ali. Fotoğrafta Meseret’le komşu kızları toplaşmış, kahve içiyorlardı. “ Komşu candır. Bahçede kahve keyfi…”  Ali defalarca aradı Meseret’i. Aradığı numaraya ulaşılamıyordu. Belli ki evden çıkamamıştı kızcağız. Belki de babasına yakalanmıştı. Beklemekten vaz geçip, Meseret’in evinin önünden ağır ağır geçip, evlerine döndüler. Ortalık sakindi. Yolda, dikiş nakış kursunun yanında Memet’in arabayı gördüler. Memet sigarasını yakmış, arabada Orhan Gencebay’ı dinliyordu. “Efkar basmış belli” deyip seslenmeden devam ettiler.

         Memet delirecekti. Telefonun ışığı aydınlattı öfkeden kırmızıya kesmiş yüzünü. Mesaja baktı bir kez daha. “Feysbukta kahve keyfi fotorafı koyarsam anla, o akşam kaçcez” Feysbuka baktı emin olmak için. Fotoğraf kabak gibi duruyordu Meseret’in duvarında. Daha bu sabah paylaşılmıştı, “ Komşu candır. Bahçede kahve keyfi…”  Eee, tamamdı işte, kahve keyfi vardı da kız neredeydi ? Çıkamadı evden, diye düşündü. Meseret’i  defalarca aradı, ulaşamadı. Çaresiz eve döndü.


        Ertesi sabah köyde yer yerinden oynadı. Jandarmaya koştu Meseret’in babası. “Kızım kayıp, kaçırıldı zaar…” Çok geçmeden sus pus evine döndü adam. Meseret köyü allak bullak edecek bir fotoğraf paylaşmıştı feysbuktan. Osman’la ikisi, yanak yanağa, ilçenin parkında oturmuş kahve içiyorlardı keyifle. “Aşkımla kahve keyfi. Aşk candır, gerisi heyecandır.” 10.05.2016 SONSUZ