Rutin
hayatımda kısa molalar verdiğim zamanlardır hafta sonları. Gene öyle bir hafta
sonu bir değişiklik yapıp uzun süredir ihmal ettiğim huzur evine ziyarete
gitmeye karar verdim. Ziyaretçi bekleyen yorgun gözleri gülümsetmeyi seviyorum
orasının atmosferi bambaşka benim için. Her ziyaretimde kendimi zaman
makinasındaymış gibi hissediyorum. Sohbetler, kullanılan sözcükler, kıyafetler,
yaşanılan ömürler hepsi zamanın ayrı bir bölümünden. Belki benimkisi denizde
küçük bir damla ama gene de onların biraz olsun gülümsemesi beni rahatlatıyor.
Elimde
her ziyaretine gittiğimde mutlaka bulunan beyaz gülleri görünce gülümseyip
kollarını açarak sarılmıştı müzisyen amca. ‘Neredesin sen ’dedi hafif sitemkâr.
‘Bu ara işlerim biraz yoğun ancak fırsat bulabildim affet’ dedim. Güllere baktı
ve ‘bu kez bu güller için affediyorum ama beni bu kadar ihmal etmemelisin’
dedi.
Müzisyen
amcanın etkileyici bir hikâyesi vardı üçüncü ziyaretimde bakıcısından
dinlemiştim. Oldukça başarılı bir obua sanatçısıydı. Meslek hayatının en verimli
döneminde en iyi orkestralardan birinden ayrılmıştı. Sebebini çevresinden uzun
sure sır gibi saklamış gurur meselesi yapmıştı. Müzisyen amca alzheimer
hastasıydı. Birkaç konserde notaları unutmuş, tanıyamamış ve bu mesleğini
bırakmasına sebep olmuştu.
Bir
sohbetimizde ‘hayat çok ilginç değil mi? 50 yıllık bir tecrübe ve bir anda
silinip gidiyor. Ama unutmayacağım her gün bir saat zirveye kadar nefes
alıştırması yapıyorum’ dedi yüzünden ve gözlerinden kararlılık ve azim fark
edilmeyecek gibi değildi. Bu yaşta bu zorluklara rağmen bu tutku değil de
neydi?
Hasta
olmak veya unutmak asla onun tercihi değildi bunu o istemedi ama unutmamak da
onun elinde değildi. Her ne kadar kabullenmese, dirense de gün gelecek her şeyi
unutacaktı.
Huysuzluğu
biraz bu yüzdendi. Unuttuğu bir şey olursa asla kabul etmezdi. Huzur evinin
rutin sağlık kontrollerinden birinde kıyametleri koparmış, doktor, hemşire kim
varsa kavga etmişti. Kavga sebebi de alzheimer seviyesini ölçmek için amcaya
sorulan ‘Paraya ihtiyacın olduğunda para almak için nereye gidersin?’ sorusuna
cevap verememiş ve ’Ben hasta değilim. Bir gün her şeyi unutup sadece nefes
alan yaşadığını dahi fark edemeyen biri olmayacağım’ diye haykırmış ve bu çok
gururuna dokunmuştu.
Müzisyen
amca, ona bir şey söyleyeceğimi anlamış gibi ‘Hadi söyle’ dedi. Afallayarak ‘Neyi
anlamadım ’dedim. ‘Güllelerle geldiğine
göre bir şey söyleyeceksin’ dedi. Gülümsedim ‘beni iyi tanıyorsun ama kızmandan
korkuyorum’ dedim biraz tereddüt ediyordum hala.
‘Meraklandırma
söyle’ dedi.
‘Müzisyen
amca, biliyorsun yakında ımmortal song konserleri var. Bu şarkılar genelde
senin olduğun kuşağa ait. Rica etsem bir şarkılık performansta obua çalar
mısın?’
Gözlerinin
içi parladı önce, yüzü düşerek sonra ‘Hangi şarkı?’dedi.
‘One
million roses’ dedim.
‘Notalarını
biliyorum ama emin misin?’Tereddütlü olduğu belliydi. ‘Sana ve 50 yıllık
tecrübene güveniyorum’ dedim. Ruhunun okşandığı belliydi, gülümsedi ve gururla
‘Tamam küçük hanım sizin ricanızı kırmayacağım ve çalacağım bana
güvenebilirsiniz,’dedi.
‘Konser
gününü haber veririm ama Şimdi iznini istemeliyim’ diyerek sarıldım ve oradan
ayrıldım.
Şef
ondan habersiz böyle bir şey yaptığım için canıma okuyacaktı. Beklediğim gibi
de oldu, duyduğu an detayları dahi dinlemeden kıyameti kopardı. Kızgınken
gerçekten ortaçağ beyefendiliğinden iz kalmıyor. Neyse şef, müzisyen amcayı
provaya çağırdı, amacı birazda tanımaktı. Anlaşılan sanat hayatını biraz
araştırmış ve başarılarla dolu geçmişini öğrenmişti müzisyen amcanın.
Prova
bittikten sonra şef onu odasına çağırmıştı. ‘Geçmişinizden etkilenmemek mümkün
değil ancak sizi orkestraya dâhil edemem,’dedi.
Müzisyen
amca hiddetlenerek ‘Neden’ dedi.’ Çok iyi bir müzisyen olabilirsiniz ancak
sağlıklı değilsiniz. Ben orkestramda sağlıklı, dayanıklı kişiler istiyorum
‘dedi.
‘Size
göre sağlıklı ve dayanıklılığın ölçüsü nedir?’
‘Üç
saat dayanabilecek ve aralıksız çalabilecek sanatçı’ dedi şef.
Tanrım,
yaşlı bir adamın hem de nefesli bir çalgı aleti olan obua ile üç saat aralıksız
performans bu imkânsızdı. Şef niye bu kadar zorluk çıkarıyordu ki alt tarafı
dört dakikalık bir şarkı çalacaktı. Âmâ yok illa zorluk çıkaracaktı.
‘Tamam’
dedi müzisyen amca ‘Sana yaşlı ve işe yaramaz olmadığımı kanıtlayacağım, üç
saat çalacağım, bunu yapabilirim, biliyorum’ dedi ve kapıyı çarpıp gitti.
Sinirden
delirmiştim. Onu oraya ben davet etmiştim ama şef her şeyi berbat etmişti. Çok
ileri gitmişti bu kez. Öfkeyle bende çıktım odadan.
Müzisyen
amca ne dediysem dinlemedi beni, ikna olmadı. Halka açık bir parkta meraklı
gözlere rağmen obuasını eline aldı başladı çalmaya.
Dönüp
şefi aldım ve onu getirdim. ‘Bir şey demeyin lütfen, sadece izleyin. O burada
olduğunuzu bilmiyor’ dedim şefe gözlerimden alev saçarak.
Müzisyen
amca, cafe müziklerine, kahkahalara, gençlerin alaycı tavırlarına rağmen hiç
ara vermedi. Ara sıra sendeledi, yorgun bacakları onu taşımakta zorlandı ama
gene de yılmadı. Tam üç saat direndi ve çaldı şef ise üç saatin sonunda karsına
geçip alkışlayarak ‘Bu kadarı yeterli ’ dedi.
Müzisyen
amcanın yüz ifadesini hala unutmam ve sözlerini de. ‘Bedenim yaşlanabilir, her şeyi hatta kendimi
bile unutabilirim ama parmaklarım 50 yıldır öğrendiklerini asla unutmayacak’
dedi.
Immortal
song konseri ise beklenenden çok daha ses getirmişti, özellikle one million
roses şarkısıyla. Evet, o şarkıyı müzisyen amca çaldı ve son performansı oldu.
Ama
şarkıda da dediği gibi o inancıyla sanatına olan sevgisiyle ‘bir milyon gül
açtırdı insanların kalbinde’…
ARZU
DOĞAN
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder