ÖYKÜ- KOD ADI CAMGÜZELİ

                                     
 
           Yeri göğü yırtan bir gürültüyle sıçrayarak uyandı. Kendini can havliyle yatakla komedin arasındaki boşluğa atıp kocasına seslendi, “İyi misin? Bir şeyin var mı?” Kocası kahkahalarla bakıyordu yerde yatan karısına. “Rüya falan mı görüyordun? Ne bu halin?”  Kadın korkudan ve öfkeden kocaman açılmış gözlerle baktı kocasına. “ Kaçış yok artık. Bombayı patlattılar.”  Adam hala gülüyordu, “Ne bombası yahu, rüya görmüşsün sen. Baksana dışarıdaki yağmura. Sel götürecek ortalığı. Yıldırım düştü. Gök gürültüsüydü o.”  Kulak kabartıp sesleri dinledi kadın. Evet, yağmurun sesinden başka ses yoktu ortalıkta.  Hala yaşadığına göre gelmiş olamazlardı. Sakinleşti. Her şeyi açık edecekti neredeyse. Ne demişti telefondaki ses? “Kocan bile bilmemeli, çok gizli.” Tepkilerini kontrol edebilmesi gerekiyordu. Kendisine verilen görev ve son durum bunu gerektiriyordu. “Evet ya, korkunç bir rüya gördüm, ondan korktum herhalde.” Bu kısa açıklama yeterdi durumu toparlamaya. Kahvaltı masasını toplayıp çıktılar evden. Yapılacak bir sürü iş vardı bugün.

             Gelenekselleşmiş iş yeri sabah şakalaşmalarıyla uğraşacak halde değildi. Akşamki kupa maçının geyiği yapılıyordu serviste.  Kafasında dönüp duran milyon tane işi sıraya koymakla meşgul olduğundan, günaydın dileklerini duymadı bile. Başını bilgisayarına gömüp, tüm kurumlara gönderilecek mektupları yazıyordu ki masasındaki telefon çaldı. Telefonunun saatine baktı, dün arandığında da saat onu yirmi beş geçiyordu. Kalbi küt küt atmaya başladı. Rengi mi sararmıştı ne, çekmecesinden aynayı çıkarıp kendine baktı. Telefon ısrarla çalıyordu. Karşısındaki masadan Gül, “Açsana telefonu, bi saattir çalıyo” diye çıkıştı. Çaresiz kaldırdı ahizeyi. Aynı kalın ve buyurgan erkek sesi tüm asabiyetiyle azarladı Figen’i; “Figen Hanım,  mektuplar hazır değil mi hala? Müdür Bey’i daha ne kadar bekleteceksiniz?”   Kekeleyerek “ta tamam efendim, bir saate kadar hazır olur mektuplar,” diyebildi. Kafasını tekrar bilgisayarına gömüp yazmaya devam etti. Gül önce sinsi bir bakış atıp sonra sesine dostça bir hava verip güya yardım teklif etti. “Yetiştiremeyeceksen ver birazını da ben yazayım.”  “Olmaz, veremem” dedi Figen. “Talimat böyle.” Sesindeki telaş komik gelmişti Gül’e.  Odayı çınlatan bir kahkaha attı. “ Ay ne talimatı ayol, alt tarafı bayram tebriği yazacaksın. Ne talimatı?”  Gül’ün masasına doğru eğilip sadece ikisinin duyabileceği bir sesle fısıldadı Figen, “ Lütfen kendi iyiliğin için ısrar etme. Bu mektuplar var ya, sadece bayram mesajı için değil. Daha fazlasını bilmen senin için iyi olmaz.” Gözlüklerini takıp yine ekrana dikti gözlerini. Uluslar arası bir antlaşma metni yazıyormuş ciddiyetiyle devam etti işine.  Bölümünde kendisinden habersiz işler döndüğünü sanan Gül, soluğu müdürün yanında aldı.    “ Gizli saklı ne olabilir ki Gül Hanım, göndereceğimiz bayram mesajlarını yazdırıyoruz, o kadar.” Müdürün cevabına rağmen şüpheleri giderilememişti Gül’ün. Kollarını göğsünde kavuşturup, burnunu havaya dikip, sağ ayakkabısını tıp tıp tıp yere vurup  “Ay ne biliyim müdür bey, Figen Hanım öyle fısıl fısıl konuşunca bozuldum yani. Benim bilmediğim ne var diye…”

                   Koca gün yemeğe bile çıkmadan, arada bir sıkıntı ve korku karışımı gözlerle camdan bakıp, bilgisayarında bir şeyler yazıp çizmeye devam etti Figen. Mesai bitimine on dakika kala şefinden izin isteyip çıktı iş yerinden. Asansöre yönelmişken, fikir değiştirip yangın merdivenlerinden indi.  Servisi beklemeden bir dolmuşa atlayıp, evinden iki durak önce indi dolmuştan. Hemen bir taksi çevirip evinin sokağının köşesine kadar taksiyle geldi. Küçük makyaj aynasında makyajını kontrol ediyormuş gibi yapıp, arkasından gelen var mı diye baktı. Sokak boştu. Bütün gün iş yerinin önünde bekleyen siyah takım elbiseli adamları
atlatmıştı nihayet.  Kocası geldi işten, yorgun argın. Soru yağmuruna tuttu adamı. Apartmanın karşısındaki beyaz Renault kime aitti, bakkalın önündeki toptancı minibüsü neden bir saattir orada duruyordu, sokakta siyah takım elbiseli, siyah güneş gözlüklü adamlar görmüş müydü?  “Ne bileyim yahu beyaz araba kimin, toptancının arabası neden hala orada? Siyah takım elbiseliler de kim? N’oluyo Allah aşkına? ” “Yok bişey” deyip geçiştirdi kocasının sorularını.  Yemek yapmak istemedi canı. Odalarda dolandı durdu. Perdenin arkasından sokağa baktı birkaç kez uzun uzun. Yaşadığı heyecan fazla gelmişti yüreğine. Yatak odasına gitti. Biraz uyumaktı niyeti. Güneşlikleri çekip odayı karartması lazımdı. Güneş daha batmamıştı ve ışıkta uyuyamazdı. Camdan bir kez daha baktı sokağa. Karşıdaki caminin avlusunda alışılmışın dışında bir hareketlilik olduğunu fark etti. Tek tek baktı avluda bekleşenlere. İkisini tanıyordu. Altı numaradaki hacı amcayla sokağın başındaki tek katlı evde oturan yaşlı adam, hanımeli çardağının altında oturmuş sohbet ediyorlardı. Ayakta konuşanlar tanıdık gelmedi. Bir ara hepsi birden dönüp Figen’e baktılar sanki. Hemen kendisini yana atıp camdan uzaklaştı.  Sırtını duvara verir vermez keskin, minik bir çığlık kopardı. Karşısında duran birisi vardı odada. Kocası koşup geldi. “Dikkat et, elinde silah var,” diye bağırıyordu kadın.   Odada kimse yoktu. “Kimin elinde silah var Figen? Ne diyorsun sen ya? Neyin var senin ?” Kadın hala kıpırdamadan duruyordu. Adam yanına gitti, kendine gelsin diye karısını hafifçe sarstı. Figen sapsarı kesilmiş, karşı duvara bakıyordu. Karısının gözlerini diktiği yere dönüp bakınca karşı duvara dayanmış makyaj masasının aynasında yansımalarını gördü. Durum artık gülünemeyecek kadar vahimdi. Karısına sarıldı, gördüğü şeyin kendisi olduğunu, odada kimsenin olmadığını anlatsa da Figen’in sakinleşmesi mümkün değildi.  Buzdolabından kolonya şişesini getirip Figen’in bileklerini ovdu uzun uzun. Yüzüne, alnına serin serin sürdü limon kolonyasını. “Hadi uyu biraz” dedi, “Ben yanındayım merak etme.”   Biraz olsun sakinleşmiş, nefes alış verişi normale dönmüş, derin bir uykuya dalmıştı Figen.  Arada sıçrıyor, yeniden hızlı ve kesik kesik nefes almaya başlıyor, ağlayıverecek bir çocuk gibi dudaklarını büzüp mızıldanıyordu uykusunda.

         Bir yıl kadar önce başlamıştı aslında her şey. “Ya da ben o zaman fark edebildim.” diye düşündü adam. Mutfakta şarkı türkü mırıldanan neşeli kadınlardan değildi Figen. Ama bir süredir mırıl mırıl bir şeyler söylediğini duyuyordu kocası.  Bir keresinde karısının kendi kendine sorular sorduğunu, cevaplar verdiğini duymuş, telefonda konuştuğunu sanmış, mutfağa gidip baktığında lavabonun önünde durup rolünü ezberlemeye çalışan oyuncular gibi, bir şeyler tekrarladığını fark etmişti. Telefon falan da yoktu elinde. “Kiminle konuşuyorsun hayatım?”  demişti dalga geçen bir sesle. Figen duymamıştı bile kocasının sorusunu. Sonra, bir keresinde de, bahar başlarıydı, bir gün elinde bir saksı camgüzeliyle gelmişti eve Figen. Balkona çıkıp iyi güneş alan bir köşeye saksıyı yerleştirip,     “İyi mi burası” diye sormuştu çiçeğe.   Kocası şaşırmıştı. Çiçek sevmezdi Figen. Düğünlerinde gelen saksı çiçeklerini bile annesine göndermişti. “Hayırdır, sen çiçek sevmezsin ki. Nereden çıktı bu saksı?”  “Eve dönerken gördüm çiçekçinin vitrininde. Aslında görmezdim belki, ama “Beni al” dedi.  Ben de aldım getirdim işte.”  İlerleyen günlerde karısının çiçekle konuştuğuna sık sık şahit olmuş, üstünde durmamıştı. Annesi de çocukla konuşur gibi konuşurdu çiçekleriyle nazlandıra nazlandıra. “Hanimiş benim pembe gülüm, nasıl da güzel açarmış…”  Kadınlar severdi böyle şeyleri.

             Dokuz yıllık evlilikleri, çok istedikleri halde, çocuksuz sürüyordu. Figen’in üniversite öğrencisiyken bir eylemde tutuklanıp günlerce dayak yiyip işkence görmesinden miras kalan bir yumurtalık problemi nedeniyle çocuklarının olamayacağını öğrendiklerinden beri konuyu açmıyorlardı bile. Hiçbir zaman kucağına alıp sevemeyeceği çocuğunun yerine koyacaktı çiçekleri artık belki de, kim bilir? Balkon saksılarla dolmuştu birkaç hafta içinde.  Çiçeklerle sohbet neyse de, her şeyden korkmalar, kâbuslar, saçma sapan sorular, kendi kendine konuşmalar falan…  Kararlıydı adam,  ilk fırsatta karısıyla oturup konuşacak, işin aslını öğrenecekti. Bir şeyler mi saklıyordu Figen?

                Defalarca denemiş, her seferinde “yok bi şey” cevabını almıştı adam. Sadece bir keresinde “bilmesen daha iyi olur, hiçbir şey sorma bana” demişti Figen. İşi gücü bırakıp karısını birkaç gün takip etti. Görünürde, her seferinde farklı bir yoldan gidip geliyor olmasının dışında anormal bir şey yoktu. Her sabah işe gidiyor, akşamları da eve dönüyordu kadın.   Bir de, işten dönüşünde caminin duvarının dibinde oturan dilenciye para veriyor, bir şeyler söyleyip hızla uzaklaşıyordu. Bu güne kadar duygu sömürüsü yaptıklarını düşündüğü için dilencilere kızan kadın nasıl olmuş da yumuşamıştı, anlayamadı kocası.

                 Günlük yaşamında belirgin bir değişiklik yoksa da gün geçtikçe farklı birisi oluyordu Figen. O ağır başlı kadın gitmiş, saçma sapan davranan, bazen rengârenk, bazen simsiyah giyinen bir kadın gelmişti yerine. O sabah gözlerine inanamadı kocası. Mini bir kot etek, sarı mavi pembe çiçekli çoraplar ve mor bir gömlek giymişti Figen. “Bu gün izinlisin galiba” dedi adam. “Yoo işe gidiyorum.”  dedi ve kafasına kocaman bir hasır şapka takıp çıktı evden Figen. Apartmandan çıkar çıkmaz sağı solu kontrol etti. Otobüs durağında bekleyenlere baktı. Gazetesini açmış okuyan adamı gördü.   Şapkasını neredeyse gözlerini kapatacak kadar yüzüne indirip hızlı hızlı geçti durağın önünden. “Ne sanıyorsunuz siz beni” dedi içinden, “siz akıllısınız da ben aptal mıyım? Beni böyle babam bile tanıyamaz.”

           İş yerine girer girmez bütün gözler Figen’i takip etti. Gülüşmeleri, fısıldaşmaları duymadı bile. Şapkasını çıkarıp çantasını masasının çekmecesine koyacaktı ki, “Personel şefi seni görmek istiyor,” dediler. Dönüp Gül’e baktı. Gül, bilgisayarın ekranından gözlerini ayırmadan “ Hemen gelsin dedi,” diyerek pis pis sırıttı.  Gül’ün de onlardan olduğunu çoktan fark etmişti de, personel şefi hakkında pek de emin değildi Figen. Ama adamın zamansız ortadan kaybolmalarını, hastalık bahanesiyle ikide bir rapor almalarını hatırlayınca,   asıl köstebeğin personel şefi olduğunu düşünmeye başladı. Şimdi de odasına çağırıyordu. Kalbi küt küt atmaya başladı. Kapıyı çalıp şefin odasına girdi. Tam tahmin ettiği gibi, adam son derece nazik davranıyordu. “Buyurun Figen Hanım, lütfen oturun,” deyip masasının önündeki koltuğa oturttu Figen’i.  Kadının ağzını açmasına fırsat vermeden aynı kibarlıkla devam etti söze. “ Biliyorsunuz, uzun yıllardır birlikte çalışıyoruz. Çalışkanlığınızdan ve bağlılığınızdan hep çok memnun kaldık.”  ‘Bağlılık’ kelimesini söylerken sesindeki vurgunun anlamını gayet iyi anlamıştı Figen. Adam her şeyi biliyordu ama mesele Figen’e itiraf ettirebilmekteydi.         “ Fakat son günlerde sizde bir yorgunluk sezinliyoruz,” diye devam etti adam. “Geçen yaz izin kullanamadığınızı fark ettik. Bir iki haftalığına izine ayrılmanız gerektiğini düşünüyoruz. Baktınız yorgunluğunuzu atamadınız, iki hafta da rapor alır dinlenirsiniz, olmaz mı? Sonrasını da dönünce düşünürüz.”  Birden her şeyi anladı Figen. Geçen akşam kelimesi kelimesine aynı şeyleri kocasından da duymuştu. “Çok yoruldun. Bir iki hafta izin alsak da şöyle bi Yunan adalarını gezsek, tatil yapsak? Ne dersin hayatım?”  demişti kocası. Yanı başında bir hainle birlikte yaşadığını çok geç fark etmişti Figen. Demek kocası, personel şefi, Gül ve diğerleri…  Hiç cevap vermeden çıktı şefin odasından. Artık bir dakika dahi kalamazdı burada. Evde de güvende değildi.    Sadece iş yerinden, evinden değil, ülkeden ayrılmasını istiyorlardı. Sonrası ne kadar da kolaydı. “ Gemiden düştü, kayboldu” deseler, kim arar sorardı ki arkasını?

             Adliye binası her zamanki gibi kalabalıktı. İlk kez adliyeye gelen Figen için bu kalabalık korkutucuydu. Elinde telsizlerle dolaşan bir sürü adam, cep telefonlarıyla sürekli konuşan insanlar, sağa sola koşuşturan avukatlar… Kapıdaki aramadan kurtulmak için çok uğraştıysa da başaramadı. Sırayla alıyorlardı herkesi içeri. Birkaç gün önce yaşanan baskından sonra kapıdan kuş uçurtmuyorlardı. Büyük kesintinin olduğu gündü. Kesintiyi de baskını da açık açık söylemeseler de iki gün önce fısıldamışlardı kulağına. “ Her şeye hazırlıklı ol, karanlık hep gebedir,” deyip susmuşlardı. Büyük kesinti günü, birden bütün fısıltılar susmuş, sokaktaki adamlar kaybolmuştu. Ama aynı günün gecesinde eskisinden de kalabalık ve gürültücüydüler.


               Savcılık koridorunu hızla geçti. Başsavcının odasını buldu. “ Hay aksi, bu da ne şimdi,” dedi öfkeyle. Kapıda polisler durdurdu Figen’i.  Kendinden emin bir sesle “Başsavcı Bey’i görmem gerek,” dedi. Renkli çorapları, mini kot eteği, kocaman hasır şapkasıyla tam bir karikatür gibiydi. Polisler, izin vermek istemediler. “ Milli güvenlik meselesi olduğunu söyleyin, beni kabul edecektir,” diye ısrar etti Figen. “Bize söyle, biz iletiriz,” deyip başlarından savuşturmak istedilerse de Figen polislerin kulağına eğilip, “Bilmemeniz sizin için daha iyi olur. Bırakın geçeyim, yoksa pişman olacaksınız. Ben istihbarattanım,” diye tehdit edince polislerin tepesi attı. Kolundan tutup dışarı atacaklardı ki, elinde dosyalarla ufak tefek aceleci bir katip başsavcının kapısını çalıp odaya girdi. Aralık kalan kapıdan hızla kendisini içeri atan Figen, can havliyle bağırmaya başladı, “Sayın başsavcım, çok önemli. İzin verin raporumu bırakıp çıkayım. Ölüm kalım meselesi, milli güvenliğimiz tehlikede. Her an her şey olabilir!”  Odasına paldır küldür dalan şamatacı gök kuşağına bakıp gülsün mü, kızsın mı bilemedi başsavcı, ama merak da etti. “Bırakın anlatsın” dedi polislere. Polisler iki adım gerileyip elleri silahlarında beklemeye başladılar. “Söyle bakalım, neymiş bu kadar önemli olan? ”  Figen hiç konuşmadan, başsavcının önüne az önceki hengâmede yırtılmış bir kâğıt bıraktı. Kâğıtta titrek ve karmakarışık bir yazıyla Odanız dinleniyor, yazarak anlatacağım. İstihbarattanım. Adımı bilmeseniz de olur. Kod adım ‘camgüzeli’ Her şeyi raporumda anlattım. Kocam bile onlarla işbirliği yapıyor.” yazıyordu.  Masaya bir tomar kâğıt bıraktı. Tam çıkacaktı ki başsavcı buyurgan bir ifadeyle oturmasını emretti. Kâğıt tomarını şöyle bir karıştırdı, gizlemeye çalışsa da dudaklarındaki gülümseme fark edildi. Yüz kırk iki sayfadan oluşan, bilgisayarda gelişi güzel yazılmış, yaklaşık iki yıl öncesinden başlayan bir tür günlük tutuyordu başsavcı elinde. İlk sayfayı açtı. “İlk gizli mesaj dün, televizyondaki haber spikerinden geldi. Kocam bile anlamadı.  Şifreyi bir tek ben biliyordum,” yazıyordu ilk paragrafta. “Güneş sisteminin dışındaki WXHNK500 gezegeninden geldiklerini söylüyorlar. Emirlerini yerine getirmezsem apartmanın asansör boşluğuna yerleştirdikleri nükleer bombayla dünyayı yok edecekler.” Rast gele okumaya devam etti başsavcı.  Kırk üçüncü sayfada tek bir cümle vardı, “Bu gün mutfaktaki musluktan fısıldadılar.” Birkaç sayfa daha çevirdi, “Artık istihbarata çalışıyorum. Bu gün bütün devlet dairelerine şifreli mektuplar yolladım, hepsini uyardım.” Ortalardan bir sayfa, cümlenin yarısı bir önceki sayfada kalmıştı belli ki, şöyle devam ediyordu, “ fark ettiğini anlayınca camgüzelinin bedenini terk edip insan kılığında takip etmeye başladılar. Siyah takım elbiseleriyle de daha fazla sürdüremediler…” Son sayfalarda durum iyice karışıyordu. Cümleler yerini karmakarışık, rastgele sıralanmış kelimelere bırakmıştı. “Beyaz renaultlarıyla caminin dilencisi şimdi FISILDAMAYIN ARTIK dileniyorlar gökyüzü yeşil olana kadar ve amerikada belediye başkanı olacak FISILDAMAYIN DEDİM beni de herkesi de KESİN ŞU FISILTIYI. Çığlık attık birlikte…”  Oyunu sürdürmek zorunda olduğunun farkındaydı başsavcı. Yırtık kâğıda    “ İyi iş çıkardınız Camgüzeli. Minnettarız. Kocanızın ve diğerlerinin gözaltına alınması için emir vereceğim. Lütfen kocanızın adresini, telefon numarasını yazın,”  yazıp Figen’in önüne uzattı. Yirmi dakika sonra kocası başsavcının odasından alıp çıkardı Figen’i. Ağlamaklı bir sesle sarıldı karısına,   “ Her şey düzelecek hayatım, söz veriyorum her şey düzelecek. Hiç bırakmayacağım seni, söz.” 10.04.2015 SONSUZ

DİYALOG

Şiir Saplanması-Gerçeğe Yakın Konuşmalar

BİRİ- Konuşmak için uygun bir yerde değilim. Yazarsan ne iyi olur?

ÖTEKİ- Yazmam. Aradım açmadın. Yazılacak bir şey değil zaten. Sonra söylerim, ne yapalım.
BİRİ- Ooo, pek bir gizemli!

ÖTEKİ- Hem de nasıl!

BİRİ- Kaçırdık desene.

ÖTEKİ- Kırk yılda bir arayalım dedim ama nerede?

BİRİ- Zamanlama, zamanlama. Ne diyecektin yahu?

ÖTEKİ- Kaçırdın. Yalnız bu gün şunu anladım, dayaklık olanın hep kendim olduğunu düşünürdüm, aslında senmişsin.

BİRİ- O da ne demek? Benim dayak yemişliğim çok zaten.

ÖTEKİ- Benden yemen gereken dayak bu…

BİRİ- Ne yaptılar sana, cesaret hapı mı içirdiler?

ÖTEKİ- Ben cesurum zaten. Sadece bir süredir sana karşı cesur olmamayı tercih ediyordum.
BİRİ- Cesaret, cesaret, daha fazla cesaret… Kurtuluş mutlaka ellerimizde…

ÖTEKİ- Bu söylediğini bir de kendinde uygulayabilsen.  Anlatmadığın neler var kim bilir?

BİRİ- Yine çok gizemli… Bir yerlerde bir şeyler mi çıktı acaba? Az mı cesur muşum?

ÖTEKİ- Öyleymişsin.

BİRİ- Nereden kaçmışım?

ÖTEKİ- Nereden mi? Söyleyeyim. Buradan, benden. Kaçmışsın bir zamanlar. Şimdiyi bilemem ama eskiden kaçmışsın.

BİRİ- Biraz daha açık konuşursan mevzuyu çözeceğiz. Açıkça anlat ki ben de neden tokatlandığımı bileyim.

ÖTEKİ- Bence biliyorsun. Akıllı birisin sen.

BİRİ- Hayda! Yahu delirtme insanı.

ÖTEKİ- Peki sayın baltalı ilah, açık konuşayım o halde. Ben seni tanıdığım ilk andan beri sevdim, seviyorum. Bunu biliyordun, bence hala biliyorsun. Sen bir selam verdiğinde günüm aydınlanırdı, hala öyle. Çok şey söyledim sana bu durumla ilgili ama sen bana hiçbir şey söylemedin, söyleyemedin. Ben hep başkalarından duydum senin için herkes gibi olduğumu. Direncimi kırdı duyduklarım. Sana da soramadım. Sonra bıraktım dillendirmeyi, susup kaldım, belki de böylesi daha iyidir dedim. Bu gün; bilmiyorum niye, içimi dökmek istedim, hatırlatmak, hatırlanmak istedim. Rahatlamak istedim biraz. Kendim için bir şeyler yapmak istedim.  Elimden sadece bu kadarını yapmak geliyor.

BİRİ- Bak, sen değerlisin benim için. Seni ne üzmek istedim, ne üzmek isterim. Rahatladın mı peki deli?

ÖTEKİ- Hayır. Rahatlayamadım. Seninle şöyle yüz yüze gönlümce konuşmadan da rahatlayamayacağım. O kadar çok şeyle dolu ki kafam seninle ilgili. Düşünüyorum hep, yaşamak diyorum, sadece bir güne uyanmak ve sonra o günün kepenklerini kapatmak mı sadece?

BİRİ- Elbette değil. Yaşamak direnmektir, sevmektir, avazın çıktığı kadar bağırmaktır, sahneden insanlara bir şeyler anlatmaktır ve daha nice şey… Sen birçoğunu yapıyorsun zaten.

ÖTEKİ- Yapmaya çalışıyorum. Ama biliyorum, ‘geniş zamanlarımız’ yok. Sana sevgimden söz ediyorum ama sen her defasında hiçbir şey bilmeden bir şeyleri savunan, cehalet duvarlarını ziftle ören insanlar gibi davranıyorsun konu sevgim olduğunda. Arkasına sığındığın, sana göre doğru olan, bahanelerden örülü bir duvar örüyorsun kendinle benim arama. Yarıp geçemiyorum o duvarı. İzin vermiyorsun.

BİRİ- Öyle değil. Sessiz kalmayı tercih etmemin bambaşka sebepleri var.

ÖTEKİ- Söyle. Anlat. Razı olma hiçbir sessizliğe. Elden ele dolaşması gereken sessizlik değil, karanlık değil. Ben karanfil beklerken sen bunları uzatıyorsun bana. Umudumu karanlık bir hücreye kapatıp duruyorsun. Çıkarmak zorlaşıyor her defasında.

BİRİ- Umudunu bana bağlama lütfen!

ÖTEKİ- Elimde değil. İnsanız. Umutlarımız, acılarımız var. Yağmurun, mektupların, mumların, anne terliğinin, dağların, doğruların ve yalanların bile var umutları, acıları. Sonsuz hem de…
Ben korkmuyorum; denize bulaşıp mavi olmaktan, çimlere uzanıp yeşermekten, yumruğumu havaya kaldırıp kızıl olmaktan… Kabul etmiyorsun ama sen, korkuyorsun. Korkmadığın tek renk kızıl. Öteki renklere kapama gözlerini, gör onları, tanı. Renklerin içine çivileme dal yahu, ne olacak?

BİRİ- …

ÖTEKİ- Düşünsene bir, her gün binlerce kuş ölüyor. Biz uçuşlarını hatırlasak… Paylaşmak… Ben paylaşmak istiyorum içimde birikeni. Hareketsiz kalıp da tortu haline gelsin istemiyorum. Sana hep koşarak geliyorum, sen bir adım bile atmıyorsun.

BİRİ- Bunları biliyorum. Ama benim hayatım bambaşka şeyler üstüne kurulu. Üzülmeni istemiyorum. Ne diyeceğimi bilmiyorum, elbet konuşuruz bunları.

ÖTEKİ- Hayatının ne üstüne kurulu olduğunu, önceliklerini, beklentilerini biliyorum. Dünyayı sen kurtaracaksın, bunu da biliyorum. Hem de tek başına! Bilmediğim bir tek şey var, onu da anlatmadın hiç. Fırsatın olduğunda bile… Aslında bu da değil mevzu, dedim ya geniş zamanlarımız yok. Hiçbirimizin yarını belli değil. Ben sadece bir defa olsun sarılmak istiyorum sana. Sıkıca sarılmak… Tüm bu söylediklerim… Aslında sadece bunu istiyorum, sarılabilmeyi… Vücuduma saplanmış şiirleri söküp okumanın ya da içmenin tek yolu bu sanırım. Sarılınca bunla yetinebilir miyim bilmiyorum ama… Malum, ne yaparsak yapalım, ‘yetinmezlik hep yürürlükte’…

BİRİ- Sana söyleyemediklerimin sebebi var, az çok biliyorsun bunları.

ÖTEKİ- Hayır bilmiyorum. Bu kez de ben bilmezlikten gidiyorum. Hani şu senin hep gittiğin yer.

BİRİ- Gitme oraya, gel bu tarafa…

ÖTEKİ- Hayır, gitmem gerek. Belki oradasındır, buralarda bulamıyorum çünkü seni. 
Söyleyemediklerin de oradadır belki. Seni yormamış olurum.
Nasıl hissediyorum şu an biliyor musun? Matematiği hiç sevmeyen, kafası rakamlara basmayan ama etrafı çok bilinmeyenli denklemlerle sarılmış bir gibi… Soruları çözmek ha..! Cevaba gidiş yolunu bile bilmiyorum ki, hiç değilse oradan birkaç puan alabileyim.

BİRİ- Konuşacağız hepsini, hesap makinesi getireceğim sana.

ÖTEKİ- Getir getirmesine de ben LEBLEBİ bile yazamam onunla. Neyi hesaplayacağım ki? Sen +Ben= 26,28…Sen-Ben= Şimdiki zamanın rivayeti…

  Sen÷ Ben = Ѵ∞ Sen x Ben= İkimizin karesi…

Havalar soğudu yine, Nisan kendisini Aralık sanıyor. Nisan’a nisanlığını hatırlatsan ne iyi olur.

BİRİ- Hey Nisan, adam ol, akıllı ol… Konuşacağız bir gün, mutlaka…

ÖTEKİ- Umarım… Ha bu arada, Nazım Hikmet olsa ne derdi biliyor musun?  Bilirsin…

“…yani sen elmayı seviyorsun diye /elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahir’i  Zühre sevmeseydi artık /yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?..”


ZUHAL DURAN / 9 NİSAN 2015

ÖYKÜ-GÜNEŞ SOKAK


 Yağmurun göllendirdiği suları kurutmaya yetmese de insanın içini ısıtacak kadar parlaktı güneş. Erikler, bademler şıkır şıkır çiçek yüklüydüler. Çocuklar,  annelerinin kızıp bağırmalarına inat, su birikintilerinde debelenip, plastik toplarını yüzdürdüler ıslana ıslana. Hayriye,   akan çatısından ıslanan kilimlerini attı bahçe duvarına. Kendisini dünyanın en bahtsız, en talihsiz insanı ilan etti kim bilir kaçıncı kez. Ev üstüne göçtü göçecekti. Kocası desen, umurunda değildi dünya. Ver içsin, zıkkımlansın. Başka ne bilirdi ki! Hürmüz, aslında adı Gülçiçek'di ama dördüncü kocasını da boşayıp beşinciye niyetlenince sokağın kadınları arasında adı Hürmüz’e çıkmıştı,  kapısının önüne sandalyesini atmış, dudağında külü uzamış gitmiş sigarası, elinde kirden rengi morarmış danteli, Hayriye’ye sataşmazsa işi rast gitmezmiş gibi,

“ Kıız yazık sana ha! Elde yok, avuçta yok. Ne tutarsın koca diye o hayırsızı yanında. Senin yerinde olsam var yaa…”

Ne Hürmüz’ün lafına verecek lafı ne de dinlemeye sabrı vardı Hayriye’nin. Dan  diye çarptı sokak kapısını Hürmüz’ün suratına. Briket duvardaki çatlak biraz daha açıldı, ta öte uca dayandı. “ Sen de yıkıl, tamam olsun” dedi Hayriye öfkeyle. Avludaki şıp şıp damlayan çeşmenin altına koyduğu plastik kovayı bi tekmede tuvalet kapısının önüne fırlattı attı.

Yukarı mahalleden kaptırıp gelmiş, Güneş sokağın başını bulmuştu hurdacı. Belli ki acemiydi bu işte. Bu sokaktan hurdacı geçmezdi oysa. Sokağın halini görünce sessiz sedasız çıkıp gitti alt baştan. El arabasındaki hurdalar, sokağın pek çok evindeki eşyalardan daha yeniydi. “Hurdacı geldi hanıımm” diye bağırsa çıkar döverlerdi kadınlar bu çelimsiz, kamburu çıkmış adamı, besbelli.

Bi cayırtı koptu yan taraftan. Önce oğlanlar fırladı çıktı sokağa. Arkalarından Naime Nene, topallaya topallaya, kayıp giden yemenisini bağlamaya çalışarak çıktı kapıdan. Bi yandan beddualar ediyordu veletlere:

 “ Soyunuz kurusun e mi! Üç kuruş para görmeye görsün gözünüz. Bubası gılıklılar. Hırsız mı olceniz başıma siz benim? Hapishane guşu mu olceniz ülen siz? Bubanız gibi ömrünüz hapislerde mi geçcek ülen gavurun dölleri…”

Damadı hırsızlıktan hapse girince kızı almış başını, kim bilir kimin peşinden, çekip gitmiş, geride kalan iki oğlana bakmak, bu yaştan sonra Naime Nene’ye düşmüştü, artık ne kadar gözetip bakabilecekse.

Yeni gelin Elvan, ışıl ışıl güneşe, hafif bahar yeline kendini kaptırmış, bütün pencereleri açmış, televizyondan da bir müzik kanalı bulmuş, Coşkun Sabah eşliğinde temizlik yapıyordu. Esintiyle bir içeri bir dışarı dalgalanan tül perdelerin arasından sokağa yayılıyordu müzik, “Selam vermeden gelir geçersin. Mahzun kalbimi delip geçersin…” Tüm sokak coştu melodiyle. Uzun sürmedi coşku, köşedeki kahvehaneyi işleten kocası sarıldı telefona, “Kıs len şunun sesini, getirtme beni oraya manyak. Ne biçim şarkı o öyle…”

Velhasıl, Güneş Sokakta, bu güneşli bahar gününde de her şey hayatın olağan akışına gayet uygun biçimde sürüp gidiyordu, hayatın olağan akışının nasıl olması gerektiğine kim karar veriyorsa?  Ve hayatın tüm olağanlığıyla akıp geçtiği bu sokağın adı, evlerin içindeki loş yoksullukla dalga geçer gibi Güneş Sokaktı.  

Güneşin altında parıl parıl parıldayan siyah bir araba girdi sokağa ağır ağır. Hurdacının bile lütfedip geçmediği bu sokağa böyle son model arabalar çok sık girerdi. Sokak halkı alışkındı bunlara. İçlerinden, şık şıkırdım giyinmiş, koca güneş gözlükleri takan kadınlar iner, telaşlı telaşlı, sokağın sonundaki viranede oturan Pasaklı Gülşen’in evine girerlerdi. Televizyonlara bile çıkmıştı Gülşen, sosyete falcısı diye. Günde ben diyeyim yüz, siz deyin beş yüz kişi gelirdi kapısına. Kahve falı, bakla falı, el falı… Rivayet edilir ki, evini basmaya gelen polislerin gözünün göbeğine bakmış bakmış, demiş ki,  “Benimle uğraşacağınıza evinize gidin. Senin oğlan bu gece havale geçirecek, doktora zor yetiştirecen. Sana da misafir gelecek uzaktan, taa Uşak’tan, kaynanangil.” Dinlememiş tabi polisler, almış götürmüşler karakola. Daha akşam olmadan polisler evlerine yel yepelek zor yetişmemişler mi? Bi daha da kimse cesaret edememiş Pasaklı Gülşen’e bulaşmaya. Sonra da ünü almış yürümüş işte.  Başka illerden bile çıkıp gelenler varmış. Eviyle bir cebi de dolmuş taşmış Gülşen’in. Aslında istese şehrin en şatafatlı yerinden istediği evi alıp döşeyecek, bir ömür de rahat rahat yaşayıp gidecek parası varmış; ama “Deli miyim ben,” dermiş, “Burayı bırakırsam insanlar da beni bırakır. Altın yumurtlayan tavuğu keseyim de sonra havaya mı bakayım?”

Bu kez öyle olmadı ama. Siyah arabadan inen kadın, Pasaklı Gülşen’in evine yönelmedi. Gitti köşedeki kahvenin sundurmasındaki masalardan birisine oturdu. Demli bir çay söyledi. Sigarasını yaktı. İçeride kâğıt oynayan ihtiyarlar, nargilesini tüttüren emekliler, okeye dönen gençler dönüp gözlerini diktiler, neyin nesi kimin fesi belli olmayan kadına. İlk kez görüyorlardı havasından yürüyor mu, uçuyor mu belli değil bu kadını. Az önce karısını telefonda haşlayan kahveci Hüsnü, sinirini zar zor yatıştırmış, işine dalmıştı ki müşteriler seslendi, “Hüsnü, dışarı bak, müşteri var…”  Biraz meraktan, biraz da acemiliklerine güvenemediğinden, Hüsnü çıraklara bırakmadı işi, kendi getirdi çayı masaya. Kadın siyah gözlüklerini çıkardı, çayı getiren Hüsnü’nün yüzüne dikkatle bakıp, muhtemelen sigaradan çatallanıp kalınlaşmış sesiyle “ Senin mi burası?” diye sordu.  “Otur bakalım, konuşalım biraz seninle” 

Haber sokağa yıldırım hızıyla yayıldı. Pasaklı Gülşen’e her gün bi sürü sosyetik kadın gelirdi de, bu güne kadar gelip kahveye oturanı hiç olmamıştı. Sokağın kadınları kapılarının önünde ikişer üçer toplaştılar. Elvan’ı zor zapt ettiler. Bıraksalar bi koşu kahveye varıp, mendil kadar eteğiyle kocasının karşısında bacak bacak üstüne atıp oturan bu kadının kızıl saçlarına yapışacaktı yoksa. Neyse ki kadın çok oturmadı. Çayını ve ikinci sigarasını bitirip arabasına binip gitti. Naime Nene’nin torunu Ahmet’le haber salıp çağırttılar Hüsnü’yü. Kimdi, ne istiyordu? Milyon tane soru sordular Hüsnü’ye. Büyükçe bir ev arıyordu kadın. Kiralamak falan da değil, kaç liraysa basıp parasını satın alacaktı. Almancı Bekir’in boş duran evi tam ona göreydi ama Bekir Almanya’dan bir aya kadar dönmeyecekti. Bir ay sonra tekrar gelmek üzere gitmişti kadın. “Eeee, n’apacakmış büyükçe evi ki?”   Kıyamet burada koptu işte. Hüsnü de bilmiyordu aslında kadının evi n’apacağını. Sırf piçlik olsun diye dudaklarına alaycı bir gülüş, sesine hin mi hin bir hava verip, ağzını yaya yaya “ Dikiş nakış kursu açacak zaar” deyip, otuzüçlüğünü halay mendili gibi sallaya sallaya kahvesine döndü.

Güneş sokağın kadınlarını aldı mı bir telaş? Her gün yeni bir laf türeyip sokağı üç tur dolaşıyor, sahibine döndüğünde ilk halinden çok farklı bir şekil almış oluyordu. Kadın meğersem umumhaneden çıkmış, belalısını da yanına alıp patronlara resti çekmiş. “Yettiniz ama ha” demiş. “Bunca zaman sömürdünüz iliğimi kemiğimi lan. Yok, öyle yağma. Patron benim bundan sonra”  Ertesi gün işin aslını gidip zabıtadan öğrendiğini söyleyen Bakkal Hayrullah’ın karısı, toplayıp kadınları başına, anlattı heyecanlı heyecanlı, “Yok, öyle değilmiş. Emekli gardiyan mıymış neymiş kadın. Bi de miras falan kalmış her halde. Yatırım olsun diye ev alacakmış. Biz de ne sandıydık. Hay Allah…”  Kadınlar inanmadı bu habere. Zabıta ne bilirdi ki kimin ne olduğunu? Polis mi bu? Kesin vardı bu işte bi bit yeniği. Sonunda en doğru akıl Hürmüz’den çıktı, “Aklınızı başınıza toplayın karılar” dedi. “Adamların eline bırakmayalım bu işi.”  Almanya’dan gelir gelmez önce biz bulup konuşalım Almancı Bekir’le. Vermesin evi kadına. Olmadı Bekir’in karısıyla konuşuruz. “Hanım hanım,” deriz. “Aklını başına topla, gözü göz değil bu karının” deriz. “Sen elin Alamanında bok temizle, çöpçülük yap, elin karısı gelsin, malını mülkünü ve de kocanı elinden alsın, ohhh ne ala memleket” deriz.  Bu fikre hepsinin aklı yattı. Bekir peşin parayı bulunca belli olmaz satıverirdi bom boş duran koca evi kadına. Ama karısının aklına girerlerse, ancak böyle engel olabilirlerdi bu hatunun burunlarının dibinde umumhane işletmesine.


Günler geldi geçti. Hüsnü başta olmak üzere sokağın erkekleri konuyu kapatmak için tam bir sessizliğe büründü. Sanki bir ay önce böyle bir şey hiç olmamış gibi, kimse konuşmuyordu artık. Konu tam unutulmuştu ki, Almancı Bekir’in iki katlı koca evinin çatısında bir tabela belirdi. “SAHRA SAĞLIK KABİNİ.”… Kızıl saçlı kadın sokağı bir baştan bir başa, kapı kapı dolaştı.  Çoluk çocuk demedi, herkesin eline tutuşturdu kartını. “SAHRA SAĞLIK KABİNİ.”… Her Türlü Sünnet, Pansuman, Tansiyon- Şeker Ölçme İşleriniz İtinayla Yapılır. Emekli Hemşire Sahra Gündüz .Tel………..” 30.03.2015 SONSUZ

Deneme

     Yazı                 


İnsanlık tarihini derinden etkilemiş, insanlığın gelişimine geniş bir zaviyeyle yön vermiş bir başka icat yoktur sanıyorum. Evet, başlıktan anladınız, yazı.

Antropologların bizi kat’i suretle iki buçuk milyon yıl evveline dek götürdükleri -yaklaşık dört buçuk milyon yıl öncesine dayanan, insanın ilk atası addedilen Australopithecusları saymazsak eğer- insanlık tarihinde bir dönüm noktasıdır yazı.

Yaklaşık beş bin yıllık bir mazisi olan bu değerli buluş insan ırkının meydana getirdiği her yenilik gibi bir ihtiyaca binaen ortaya çıkar. Bir Mezopotamya kavmi olan Sümerler yetiştirdikleri tarım ürünlerinin depolanma koşullarında ambarlarda kalan ürün miktarı için –sayılar ve matematik de bu ihtiyaçtan doğar- ve komşu devletlerin tüccarlarıyla yapılan ticaretin -takas usulüne dayalı alacak verecek( çünkü daha para denen nesne vücut bulmamıştır)- unutulmaması maksadıyla yazıyı icat ederler. Önce resimlerle ortaya çıkan bu iletişim sistemi ve bir anlamda not etme aracı, giderek küçülür, şekillere dönüşür ve bu şekiller çiviyi andırdığı için Çivi Yazısı adını alır. Yazı yaygınlaştıkça tapınaklar birer yazıcı okulu görevi üstlenir ve bu okullara tablet evi denir.

Yine aynı dönemde –yaklaşık iki yüzyıl sonra- Mısır’da da ihtiyaç üzre eşyanın şekline benzeyen, adına hiyeroglif derler, bir yazı peyda olur. Şekiller zaman içinde küçüldükçe hiyeratik, İ. Ö. 700’den sonra da bu yazının basit ve sade biçimi olan demotik yazı oluşur.

Keşke yazı icat olmasaydı da sen de bu sıkıcı yazıyı yazmasaydın dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız, sıkıldınız. Burası ansiklopedik bilgi köşesi değil, eğer bunları öğrenmek arzusunda iseniz ben de kim oluyorum canım! Wikipedia denen aygıt ne işe yarıyor sanki?(!)Madem bize naçizane bir edebiyat köşesi ayrıldı biz de okuyucuyu sıkmadan bir deneme üslubunun sınırlarını taşırmadan, haddimizi bilerek edebiyat yapmaya(!) çalışalım. Haydi, biraz “deneme”ye evirelim yazımızı.

            Bulunduğu günden bu yana bu yazı dediğimiz nesnenin işlemediği günah, yapmadığı sevap iş kalmamıştır. Beş bin yıldır dünyayı idare eden, kâh ferman olup baş kestiren, kâh kanun olup dirlik düzen getiren, ıssız bir sokak duvarında slogan olup isyan ettiren, düşünce olup sahibine kelepçe taktıran, ilim olup medeniyetler kurduran, şiir olup mâşuku mest eden, mektup olup gurbette inleyen, katalog olup sermayeye bizi teslim eden, gazete olup dünyadan haber veren, ecel olup mezar taşına yazılan hep yazıdır.

            Cümle milletlerin kadim tarihlerini önümüze seren, insanlığın her safhasında yaşadıklarını; beş bin yıl önce Sümerli kadınların, dört bin yıl önce Akadlı oğlanların, üç bin yıl önce Asurlu tüccarların, Lidyalıların, Frigyalıların, Mısırlıların, Asya’nın ortasında atı evcilleştirip ardına yüksek araba takan terek(eme)lerin, Tanrılara insan kurban edenlerin, parayı icat edenlerin, sevenlerin-sevilenlerin, avamın-havasın, varsılın-yoksulun, ez cümle akvam-ı beşerin türlü türlü hallerini, dertlerini, kederlerini bize aksettiren yazı değil mi?

            Yazıldığı yeri hiç beğenmemiş bu garabet. Taşa yazılmış sığmamış, parşömene yazılmış durmamış, papirüse yazılmış dayanmamış, nihayet kâğıt dedikleri -toplumca da telaffuzunda bir hayli güçlük çektiğimiz- tuhaf nesne icat olunca asırlar boyu sabretmiş, üstünde kalmış. Asırlarca kazların bilmem hangi tarafındaki kanatlarının bilmem kaçıncı sıradaki tüyüyle yazılmış, kamışla yazılmış, ecnebi memleketlerde pilot kalem bulunmuş onunla yazılmış, tahtaların içine kömür koymuşlar onunla yazılmış, okullarımızda kalemlerin içi mürekkeple, sıfır virgül beş-yedi ebadında uçlarla doldurulmuş da yazılan yazıların içi hep boşmuş. Ama bu bilgisayar denen insan icadı, insandan akıllı, içinde wordünden, exceline türlü programı barındıran aygıt ortaya çıkınca hele de internet denir –örütbağ mıdır nedir- ortaya çıkınca kaleme dahi hacet duymadan klavye ile bütün dünyayı gezip durmuş.

            Beni biraz ciddiyete davet ettiğinizi işittim ve hemen toparlanıp olanca ciddiyetimle denememe devam ediyorum. Roma’da aşağı tabakadan gelen Pleplerin kurduğu Comitia Tributa, Roma kanunlarının “yazı”lı hale gelmesi için çetin mücadeleler vermiş ve nihayet 12 Levha Kanunu ile alt tabakadan insanların hakları garanti altına alınmıştı. İ.Ö. 133’te Roma’da –daha imparatorluk olmazdan evvel cumhuriyet iken- proleterya ve optimatlar arasında iç savaşlar yaşanırken, dünyanın ilk devrimcilerinden sayabileceğimiz Gracchus Kardeşler toprak reformu yapar ve “yazı”lı hale gelir. Zenginlerin ellerindeki toprakları köylülere eşit bir şekilde dağıtılmasını emreden bu kanun Gracchus Kardeşlerin suikastine neden olur.

            Amerika denen bu emperyalist güç George Washington ve Thomas Jefferson’un yazdıkları ve 4 Temmuz 1776’da yayınladıkları Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’yle kurulur. Ve hala uluslararası kuruluşlarda aldıkları yazılı kararlar ile dünyayı sömürmeye ve işgal etmeye devam etmekteler.

            Fransız Devrimi’ne giden yolu aydınlatan, Jan Jack Rousseauların, Montesquelerin ölmez ruhunu eserlerine taşıyan yazıdır. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi yazılıdır.

            Hindistan’da kast sisteminin kaynağı “Kutsal Vedalar” denen yazılardır.

            Namık Kemal’i Magosa’ da bir zindanda üç yıl sürgünde yatıracak olan yazdığı “Vatan Yahut Silistre” nin temsilidir.

            Marx’ ın fikirlerini ezilen dünyaya ulaştıran, dünyanın çehresini ve dengelerini yerinden oynatan yazdığı makaleler ve birkaç kitaptır.

            Mustafa Kemal’in emperyalizme karşı giriştiği ve sonrasında çeşitli coğrafyalarda mazlum halklara örnek teşkil edecek olan, dünyanın ilk örgütlü ve haklı mücadelesini tüm dünyaya duyuran yazılı Amasya Genelgesi’dir.

            Dünyada işlenen pek çok cinayet yazılı devlet emirleriyle işlenmiştir örneğin. Daha saymakla bitiremeyeceğimiz onca güzellik ve fenalığın bir tarafına mutlaka yazı sirayet etmiştir.

            Yazı ruhudur insanın, içinde yaşattığı her türlü hissiyatın dışa vurumudur. Karanlık tarafıdır insanın, okuyunca aydınlattığını sanırız. Utançtır; kimselerin girmeye cesaret edemediği mahremimize sızıverir. Birden ifşa ediverir sırrımızı, çırılçıplak kalırız. Anafordur; sarar, sarmalar, sıkar, parçalar yok eder benliğimizi. Sırdır; o açılmayan defterlerinde nice insanın ömrü gizlidir. Sevdadır; sevgiliye şiir yazıp şiirin kendisine âşık oluruz. Meraktır; romandaki esrarı çözmek isteriz. Umuttur; gün gün, sabır sabır, biriktirdiğimiz yaprak yaprak. İnançtır, özlemdir, aşktır yazı.

            Aldığımız nice güzel haber, okuduğumuz nice güzel roman, öykü hep yazıdan müteşekkildir. Yazı üstüne çekilen filmler, yazılan öyküler, romanlar, aforizmalar dahi yazılı değil mi?

            Peki, yaklaşık beş bin yıl önce doğup insanoğlunun yatak odasından devletlerin en mahrem odalarına kadar girmiş, tarihte her türlü ferdi ve toplumsal vakaya karışmış olan yazıya tüm bu mesuliyetler yüklenebilir mi? Elbette hayır. Her icat gibi yazı da yüreğini ve aklını insanlığa faydalı işlere adamış insanların elinde cennet bahçesine( dinin ortaya çıkmasıyla beraber güzel olan her şeyin en uç benzetme noktası cennet, aksi cehennemdir, bu klişe benzetmenin nedeni budur) dönüşürken, kalbinde hırs, fesat, kin ve nefretten başka bir şey olmayanların elinde ise felaket, acı ve zulüm aracı olmuştur. Daima erkten, hükmetmekten ve mülkiyetten başka derdi olmayan insan, bu amacına ulaşmak için -kendi türü dâhil,- doğadaki her şeyi kullandığı gibi yazıyı da bu amaç uğrunda kullanmaktan bir an olsun geri durmamıştır.

            Yazıya öyle bir anlam yükledik ki insan mı yazıyı yarattı yoksa yazı mı medeni insanı yarattı ve yaratmaya devam ediyor diye düşünmeden edemiyorum. Sanırım galeyana gelip mübalağadan kendimi alamıyorum. Yazı yazıdır aslında ve kendinden başka hiçbir şey değildir. Hatta düşüncenin ve onun ürünü olan dil dediğimiz canlı varlığın sadece görünürdeki biçimlerinden biri olması itibarıyla insan yaşamındaki pek çok şeyin ardına bile itilebilir. Çünkü bugünkü yazı, hiç değilse hatırı sayılır kısmı, narkoz veya posa üretiyor. Peki, bizi Sokrates’in “ahlak”ına, Aristo ve Platon’un “iyi ideası”na ulaştıracak bir mekanizmaya dönüştürülebilir mi yazı? Güzel bir amaca hizmet etmek için ortaya çıkarılan bu nesneye o eski haysiyeti geri verilebilir mi? Buna yanıt vermek o kadar güç ki…

Sanat estetikle faydanın bileşimi olarak kabul edilirse eğer –birileri hala sanat sanat için mi, toplum için mi tartışması yapadursun- edebiyat da sanat dalları içerisinde yazıyla en haşır neşir ve en vakıf tür olduğuna göre edebiyata hatırı sayılır derecede ağır bir görev düşmektedir. Evet, doğru anladınız. Yazıya -insanlığa güzel hizmetler de bulunmuş ve sonra yolundan saptırılmış bu araca- tekrar eski haysiyeti kazandırma noktasında en önemli görev kuşkusuz şair ve yazarlara düşüyor. Çünkü şair ve yazar toplumun hislerinin tercümanı, toplumun vicdanıdır. İnsan yüreğinin dehlizlerine ulaşmada ve orada yatan güzelliği açığa çıkarmada en başarılı yollardan biri kuşkusuz edebi eserlerdir. Dünya çok defa tanık olmuştur ki siyasetin, cemiyetlerin çok defa yapmaya muvaffak olamadığı işleri bir şiir, bir roman, bir türkü başarmıştır. Eğer edebiyat bu görevi üstlenmez ya da egemenlerin elinde bu amaçtan saparsa işte o zaman yazı dediğimiz aygıtın biliminden silah, şiirinden hüsran, sloganından nefret, kanunundan faşizm, katalogundan kapitalizm, gazetesinden obskürantizm(halkı yanlış bilgiyle yönlendirme), sanat ve edebiyatından bir yığın faydasız posa çıkar…

Bu benim köşemdeki ilk “yazım”. Hoş geldim. Siz de hoş bulduysanız ne mutlu. Yazı yazıyoruz ve yazının mizacında –fıtrat demeyeceğim!- her daim sürç-i lisana gebe olmak vardır. Ne de olsa tanışmamız da yazıyla. Kusur ettiysek affola…
                                                                                                   ATAKAN BUYUR

Muhabbetname

                                 İz’i Kaldı…

Aslında konuya nereden başlayacağımı bilmiyorum. Dün kafamda nasıl bir şeyler yazmak istediğim nerden başlayıp nerde bitireceğim konusunda bi taslak oluşmuştu ama laptop’un başına geçince işler değişti. 24 Mart’ta, BBKT’de, Ender Abi’nin resimleriyle süslediği Filiz Abla’nın İZ kitabının imza günü yapıldı ve kitaplarımızı aldık. Bu yazıda İZ kitabından biraz da BBKT’ den bahsetmem doğru olacak ki; bugün de 27 Mart Dünya Tiyatro Günü vesilesiyle hepimiz için anlamlı bir gün.

 2013’de Burhaniye Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu’nu kazandığımda okula gitmek dışında ne yapacağım konusunda pek bir fikrim yoktu. Okulun kantininin camına asılan BBKT afişini gö2013’de Burhaniye Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu’nu kazandığımda okula gitmek dışında ne yapacağım konusunda pek bir fikrim yoktu. Okulun kantininin camına asılan BBKT afişini gö


BBKT’ deki herkesin de bildiği gibi ilk günler pek suskundum. Hatta tahminimce çok efendi uslu bi çocuk damgası yemiştim, sonradan olanları şimdi BBKT camiasında olanlar biliyor (yazar burada gülüyo) . Kendimi tanıttığım aşamada tiyatronun T’sini bile bilmediğimi ama burada öğreneceğimi söyledim. Nitekim bence öylede oldu. Şimdilerde üniversitelerin tiyatro bölümlerinin yetenek sınavına hazırlanıyorum. Zamanla alışma, ısınma derken bir önceki sene oynanan Yeşil Papağan oyununda İlhan karakterinde boşluk olunca dört erkek (o zamanlar pek samimi olmayan şimdilerde kanki) bu karakter için denendik. Nitekim dördümüz için de bir ilkti ve Anıl bu karaktere gerçekten de çok uygundu. Sonradan ‘Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü’ adlı oyunun tekstleri dağıtıldı ve o uzuuuun süreç başladı. Uzun zamandır hayalini kurduğun şeyi sonunda gerçekleştiriyor olmanın heyecanı bastırmıştı tabii. Önce okuma çalışmaları sonra hareketli prova tabi bu süreçlerde gece birlere, ikilere kadar provalar bir süre sonra yemeği bile atölyede yapıp yemeler derken eğlenceli, zor ve bence mükemmel bir süreçti.

Oynadığım Polis karakterinin şimdilerde bile özlemini çekiyorum. Oyunun bende bıraktığı İZ ve ilkleri yaşıyor olmam zaten her bakımdan unutulmaz. Ama o süreçte Semra Abla’nın yaptıkları, bize kattıkları unutulmaz. Birebir de öyle güzel çalıştırıyor ki! Öyle güzel yönlendiriyor, fikir veriyor ki! Belki de pek repliği olmayan o karakter en az ana karakterler kadar ilgi görüyor. Ki, oynadıktan sonra aldığım tepkiler bunun bir ispatı… Bartın ve Ayvalık Tiyatro Festivali süreçleri de tabii ki unutulmaz. İlk sahneye çıkışım bi festivalle. Başka bir ilde olması da hem garip, hem hoş bir durumdu. Gelelim DALGA oyununa… Aynı yıl oynayacağım ikinci oyundu ve şu sıralar hala oynuyoruz. Birçok festivale katıldık ve katılıyoruz. Çok güzel iki sene ve gerçekten harika bir dostluk ortamı… Hatta bu anlatılmaz yaşanır diyip kısa tutucam.

Velhasıl oyunlar bi yana (laf olsun diye söylemiyorum) gerçekten mükemmel bir ortam var BBKT’ de. Güzel dostluklar, arkadaşlıklar, aşklar ve de en güzeli bir aile, bir sahiplenme, üzülme, ağlama, sarılma vs. vs. Ben sanıyordum ki Balıkesir Üniversitesi’ni kazandığımda okulda bir şeyler öğrenecem, hiç de öyle olmadı. Ben gerçekten bir şeyler öğrendiysem şu iki yılda BBKT’ den Uğur Abi’den, Filiz Abla’dan, Semra Abla’dan, Mehmet Hoca’mdan arkadaşlarımdan bir şey öğrendim. Kimse kimseye ırkı, mezhebi, partisi, savunduğu değerler ile muamele etmiyor. Herkes sadece İNSAN olduğu gerçeğini biliyor ve çevresine öyle bakıyor. Bir şeyleri tartışarak doğruyu bulma, analiz etme, sorgulama gücüne erişmiş bissürü mükemmel insanla dolu BBKT. Tabii ki bunda Uğur Abi’nin payı çok büyük.  Hayır, ağlamıyorum gözüme molotof kaçtı. (yazar burada haykırıyor)

Neyse ben çok uzattım yahu, Filiz Abla’nın kitabına geçeyim. Bir süredir Filiz Abla atölye çalışmalarına, provalara gelmiyor. İşleri vardır diye düşünüyorum. Nitekim gerçek ortaya çıktı. Ender Abi’nin Facebook’ta paylaştığı fotoğrafta bir kitap çıkardıklarını öğrendik. Atölyeye geldiğinde Filiz Abla’yı kutlayıp hemen kitabı istedim. Böyle bir şey var mı ya, iki senedir BBKT’ de birlikte çok güzel günler geçirdiğimiz Filiz Ablamız bir kitap çıkarıyor, hemen okunmalıydı orada, hemen... Ama nitekim Uğur Abi izin vermedi imza gününü beklememizi söyledi. İmza günü gelip çattı, güzelce salonumuzu hazırladık. Filiz Abla’nın o güzel konuşmasını dinledik. Dinlerken birçok şey düşündüm. Tabii kitabı okuyunca da... Bir günde, hatta saatler içinde bitirdim kitabı. Filiz Abla benden kitabı okuyup değerlendirmemi, gerekirse eleştirmemi istedi. Bense bunun haddim olmadığını söyledim ki hatta hala öyle, haddim değil. Ama şunu söyliyim, ben genelde bir kitabı bir günde bitirmem, yayarım. İZ kitabında işler umduğum gibi gitmedi, saatler içinde okuyup bitirdim. Hep bir sonrasını merak ettim okudum, okudum, okudum (bir yerinde çok içlendim), velhasıl bitirdim, çok beğendim. Beğenmekle de kalmadım, düşünmeye devam ettim. Evet, Filiz Abla çok haklıydı.  Çingeneler ötekileştirilmişti. Bunu biraz da onlar böyle istiyordu. Onları çok iyi anlıyorum, aslında bu benim yabancı olduğum bir konu değil.

Yıllarca, hatta şimdilerde bile Kürt ve Alevi olduğum için devamlı ötekileştirildim ve ötekileştiriliyorum. Bunun ne kadar acı olduğunu biliyorum. Yıllarca lisede aynı sırayı paylaştığım, bir kere bile KÜRT, TÜRK, ÇERKEZ, ALEVİ, SUNNİ, DEVRİMCİ, ÜLKÜCÜ, CEMAATCİ ayrımı yapmadığım arkadaşlarımın bir süre sonra nasıl değiştiklerini gördüm. Sıra arkadaşım Çerkez’di, önümde Ülkücü, Yörük, Devrimci, AKP’li… Biz çok mutluyduk, çok iyi dosttuk onlarla. Ama zamanla bazı ülkücü arkadaşlarımın değiştiğini gördüm. Evet, zamanla yüklenen nefret sonunda son aşamasına geldi galiba artık tarafını seçmeliydi ve onlarda tercihlerini yaptılar. Kızmıyorum onlara, hala çok seviyorum. Nefret edince bir şeylerin değişmediğini gördüm. Şimdilerde de aynı üniversite arkadaşlarımın devamlı Kürtleri aşağılamaları ve her kürdü PKK’lı lanse etmeleriyle karşı karşıyayım. Sohbetine katıldığım ama içmediğim rakı sofralarında nedense her seferde konu oraya geliyor. Şimdilerde kahvaltıya da sıçradı galiba. Her konuda onlar haklı ve bu ülke sadece ve sadece onların. Benim Kürdistan’a gitmem lazımmış, varsa gitmeliymişim. Beğenmiyorsam niye yaşıyormuşum vs. vs. çoğaltabilirim. Kürtlüğümle ve Aleviliğimle gurur duyarım, ben öyle doğmamış olsaydım da öyle hissederim, bu kadar net... Çünkü benim kavgam, meselem ayrı. Ben bu ülkede ırkların kavgasını değil, ekmeğin kavgasını daha çok dert edinmiş, görev edinmiş bir insanım. Daha güzel yaşanabilir bir ülke için çabalamak istiyorum ve ona göre yaşıyorum. Neyse yeterince uzattım galiba özür dilerim.

Öncelikle Filiz Abla ve Ender Abi’ye başarılar dilerim, inşallah bu kitap ve sonraki projeler çok tutar, tutmalı da. Herkesin Dünya Tiyatro Günü’nü kutlarım. Gerçekten hepinizi çok seviyorum ve seneye hayalimi gerçekleştirip oyunculuk bölümünü kazanırsam, benden sonra bu süreci düşünen arkadaşlara yardımcı olacağım ve BBKT’ nin adının her yerde anılmasını sürdüreceğim. Çünkü ben gerçekten çoğu şeyi sizlerden öğrendim. Eğer kazanamasam yine Burhaniye’deyim, BBKT’ deyim. Aslında ikinci ihtimal de hiç fena değil (yazar sırıtıyor). Ve Filiz Abla yıllar sonra bu kitabı yeni yeni bulup okuyanlar olacak ve şimdilerdeki gibi şöyle diyecekler “Ben daha önce bu kitabı niye okumamışım?” ve ben dönüp onlara diyeceğim ki “Ben Filiz Engin’i tanıyorum ve o elindeki kitabı ilk okuyanlardanım.” (havamı da atarım)

Sevgiyle... Saygıyla… Barışla kalmanız dileğiyle...



Ve son olarak İZ’ i kalır birinin, o geçmeden İZ’ i kalır ötekinin... Hepimizin İZ’ i bir dizi...


        27.Mart.2015

Ferhat AYDINCI (BBKT)

Muhabbetname- Neslihan Çoban

Dostlar merhaba. Bunca üzüntünün, acının arasında yüzümüzü güldüren güzel şeyler de oluyor. Geçen hafta İzmir’in bir ilçesinden, hiç tanımadığımız bir arkadaştan mektup aldık. Samimiyetine, doğallığına ve yaşadığımız sorunlar karşısındaki duyarlılığına çok teşekkür ediyoruz. Bize izin verdiği halde ve hatalar yapmış olabileceğini defalarca bildirdiği halde biz düzeltilecek fazla bir şey görmedik. Bize yazdığın için çok teşekkür ederiz sevgili Neslihan. Öykülerini heyecanla bekliyoruz. Filiz Engin- Filiz Sonsuz

Cahili Kandırmak Çok Kolay Çünkü…

Filiz Engin Hanım ve Filiz Sonsuz Hanım, merhaba her ikinize de.

Ben Neslihan Çoban. Yazılarınızla facebooktan bir arkadaşım vesilesiyle karşılaştım. Bir ara düşündüm arasam facebooktan ikinizi de bulsam arkadaş olarak eklesem mi diye. Sonra vazgeçtim belki kabul etmezsiniz diye. Nede olsa tanımıyorsunuz beni. Size yazıp yazmamayı da çok düşündüm. Cesaret edemedim önce. Sonra da aman nolcak ki, beğenmezlerse gazetede basmazlar deyip mektubumu yazmaya başladım.

Aslında ben de yazıyorum ara sıra. Kimseye okutmadım yazdıklarımı. Daha çok da derdimi kağıda dökmek için yazıyorum çünkü. Eşimle kavga ettiğimizde yazıyorum en çok.   Sonra ne olur ne olmaz görür de kızar diye kaydetmiyorum yazdıklarımı. Derdimi yazınca içim hafifliyor sanki. Filiz Sonsuz Hanım, demiştiniz ya bir mektubunuzda, dert çok birikince oturup mektup yazmak istedim, diye. İşte o zaman sizlerin beni anlayabileceğinizi anladım. Çünkü siz de dertlerinizi yazarak kendinizi iyi hissediyorsunuz. Keşke tanışabilsek sizlerle. Ama birbirimize uzak yerlerde oturuyoruz anladığım kadarıyla. Yakın olsak mutlaka gelip tanışmak isterdim ikinizle de.

Dedim ya, sizlere mektup yazmak için çok düşündüm. Kitap okumayı seviyorum ama vaktim kalmıyor çok çok okumaya. İki çocuk, ev işleri felan derken akşam oluyor. Yorgunluktan ayakta duracak halim kalmıyor.  Güzel yazamam diye korkuyorum anlayacağınız. Çünkü liseyi bitiremedim. Derslerim iyiydi aslında. Ama lise ikinin yazında eşimle tanıştım. Aşık olduk birbirimize. Bırak okulu, kaçalım dedi. Çocukluk ettim. Okulu falan bırakıp kaçtım eşime. Yanlış anlamayın. Pişman değilim eşimle evlendiğim için. Sadece okulu bitirmediğime pişmanım. Annem hep derdi, oku kısa yoldan hemşire ol. Koca eline bakmazsın diye. Akıl işte. Zengin değiliz ama çok şükür namerde de muhtaç değiliz. Kendi yağımızla kavruluyoruz. Ama diyorum ki şimdi benim de işim olsaydı üç kuruş kazansaydım fena mı olurdu. Neyse bunlarla kafanızı şişirdim. Size mektup yazmak istedim çünkü bu seferkini silip atmak istemedim. Çünkü bu sefer sadece kendi dertlerimden bahsetmeyeceğim.

Rahmetli babam televizyonda haberleri hiç kaçırmazdı. Eşimde de var o alışkanlık. Bizim evde her akşam haberler mutlaka izlenir. Ama artık dayanamıyoruz. Kanal değiştiriyoruz, orada da haberler var. Eşim de ben de okuyamadık ama, seyrettiklerimizden anlıyoruz neler olup bittiğini. Otur anlat deseniz belki becerip anlatamayız. Ama olup bitenlere yüreğimiz dayanmıyor artık. Bir kızımız var. Allah bağışlarsa sekiz yaşında. Okul evimize çok yakın ama yine de on dakika geç kalsa okula gidiyorum kızımı aramaya. Caniler öldürüp bir kuytuya atarlar diye, Allah korusun, tecavüz ederler mi diye çok korkuyorum.  Oğlum daha küçük… İki buçuk yaşında... Ama zaman öyle kötü ki, oğlan çocuğu deyip sokağa salamayacağız onu da. Geçen hafta bizim burada liseli bir delikanlı uyuşturucudan öldü. Annesi kayınvalidemin komşusu olur. Kadına üzüntüden felç indi. İnsan evladına kondurmak istemiyor ama ya kötü arkadaşlara bulaşırsa, ya uyuşturucuya alışırsa diye şimdiden rüyalarıma giriyor. Okulların önünde satıyorlarmış uyuşturucuları. Hem de çok ucuzmuş. Nasıl yapabiliyorlar böyle bir şeyi aklım almıyor. Devletin polisleri nasıl yakalayamıyor bunları? Eskiden zengin çocukları alabiliyor denirdi. Şimdi çoluk çocuk harçlığıyla bile alabiliyormuş.

Kızım da oğlum da okusunlar istiyorum. Ama nasıl göndeririz başka şehirlere bilmiyorum. Sapıklardan korusak uyuşturucu var. Uyuşturucudan korusak başka şeyler var. Yeni kanun çıkardılar. Sizler daha iyi takip etmişsinizdir mutlaka. Yüzünü atkıyla bile kapatsan suç olacakmış. Ne yapacak bu çocuklar? Ama ben kararlıyım. Gerekirse peşlerinden giderim, onlarla geçiririm zamanımı, yine de okuturum çocuklarımı. Cahil kalmasınlar. Cahili kandırmak çok kolay çünkü. Aldanmasınlar karşılarına çıkan her laf canbazına. Akıllarını kullansınlar.   Hem de kendi ayakları üzerinde durabilsinler diye isterim okumalarını. Hele de kızımın okuması şart diye düşünüyorum. Nasıl bir insanla karşılaşır belli olmaz. İnşallah kıymetini bilecek, mutlu olacağı birisi olar eşi. Ama ya olmazsa? Kendisini ezdirmemesi için her şeyden önce kendi parasını kazanması lazım değil mi? Kendi hakkını koruyabilmesi için okuması şart değil mi? Bu yüzden gerekirse peşlerinden gideceğim ama okutacağım çocuklarımı.

Mektubumun başında dediğim gibi, mektubum gazetede yayınlanacak kadar iyi değilse yayınlamayın. İnanın gücenmem. Sizin okumanız bile yeter bana. Ama beğenirseniz belki ileride ben de bir hikaye yazar yollarım size. Aklımdan geçiyor bazen hikaye yazmak.   Okuldayken çok hikaye okurdum. Edebiyat öğretmenimiz yazdığım kompozisyonları beğenirdi. Ama yıllar geçti üstünden. Pek çok yanlışlıklar yapmış olabilirim. Eğer bu mektubu yayınlamak isterseniz, yanlışlıkları düzeltebilir misiniz rica etsem? Facebookta yayınlarsanız ve arkadaşıma ulaşırsa bana yollayacak bu yazıyı. Oradan görürüm düzeltmelerinizi. Hem de yeniden öğrenirim doğru yazmayı. Şimdi bu mektubu yazarken masaya bir imla kılavuzu koydum. Ona bakarak yazıyorum. Ama yine de yanlış yaptığım yerler varsa kusuruma bakmayın.

Bu kadar uzun yazabileceğimi tahmin etmiyordum başlarken. İki sayfa olmuş bile. Şimdilik bu kadar olsun. Belki ileride tekrar yazarım. Sizlere kolay gelsin diyor, başarılarınızın devamını diliyorum.



 11 Şubat 2015