MUHABBETNAME-DENİZ OLDFIELD

İspanya’dan mektup var
Merhaba Amiga,

Eğer sen erkek olsaydın amigo demem gerekecekti. İspanyolcada kelimeler cinsiyete göre değişiklik gösteriyor çünkü...  Amigo ya da amiga... Yani arkadaş... Her dilde güzel bir sesi var bu kelimenin sanki… Sence de öyle değil mi?

Ne zamandır senin beklediğin, benim yazmayı planladığım ama bir türlü fırsat bulamadığım mektuba nihayet başladım. Bir kadeh şarap eşlik ediyor bana bu satırları yazarken. Yeri gelmişken söyleyeyim, burada şarabın fiyatını duyunca şapkan uçacak ve alelacele gelmenin yolunu arayacaksın. Dilimize damağımıza uygun gayet lezzetli 70’lik bir şarap, sıkı dur söylüyorum, iki Euro… Türkçesi altı lira değil yani… Tahmin edeceğin gibi bunun tek bir nedeni var, vergi çok düşük… Gerçi iyi mi, kötü mü bu durum emin değilim. Neden dersen şarapçı olduk çıktık yahu…

Yirmi beş yıl Londra’da yaşadıktan sonra şimdi buralarda sudan çıkmış balık gibiyim dersem yalan olmaz. Bir köy yaşamı içindeki insan ilişkileri beni en çok şaşırtan… Oysa bilmediğim bir yaşam biçimi de değil, sadece unutmuşum. Mesela geçen akşam ne oldu biliyor musun? Kocamla bir bara gitmiştik ve gece geç vakit eve döndüğümüzde kocamın şapkasını oturduğumuz barda unutmuş olduğunu fark ettik. Geri dönmedik tabii, neyse giden gitti diye düşündük. Ertesi gün bir poşetin içinde kapımıza asılı bulduk şapkayı. Henüz iki haftadır yerleşik yaşama geçtiğimiz bu köydeki insanlar bizi tanıyor, nerede yaşadığımızı biliyor ve unuttuğumuz şapkayı evimizin kapısına kadar getirmeye üşenmiyor!

Neyse biraz daha başa döneyim. Sen bir yığın detayı merak edersin şimdi. Biliyorsun Ekim sonu çıktık yola Londra’dan… İçimdeki heyecanı tahmin edersin. Hayalini kurmak, kurgulamak iki yılımızı almıştı. Beklemek zorunda olduğumuz koşullar yerli yerine oturmuştu. Ve biz on sekiz ay sürecek, başka bir ülkede, bambaşka ve hiç bilmediğimiz bir dil ve yaşam biçimiyle iç içe olmak üzere, üstelik kurduğumuz hayaller dışında hiçbir ön hazırlık yapmadan bastık gaza… Çok da iyi etmişiz böyle yapmakla. Bir aya yakın İspanya topraklarında dolanmak, yaşamak üzere seçeceğimiz o küçük alanı bulmak süreci gerçekten keyifliydi. Sen de hep dersin ya, “Yolda olmak,” en güzeli diye…

Sonunda Viver’i bulduk. Kış aylarında 1400 kişinin yaşadığı, yaz aylarında nüfusun çoğaldığı bir köy burası. Dağdayız, yaşlandıkça insan deniz kenarlarından dağa doğru mu çekilmek istiyor nedir? Aslında denize uzaklığımız araba ile yarım saat ama köye çam ağaçlarıyla donanmış dağların arasında kaybolan yollardan çıkıp inerek varıyoruz. Köyün denizden yüksekliği yaklaşık 559 metre.

Ama iş köyü bulmakla bitmiyordu tabii, yaşanacak evi de bulmak gerekiyordu. Sözün tam burasında Pilar’dan bahsetmek zorundayım. Yahu senin hiç seni görünce hararetle sarılıp öpen bir emlakçin oldu mu?

Önce telefonda tanıştık onunla. Gördüğümüz bir broşürde beğendiğimiz evin altında onun telefon numarası vardı. Olmayan İspanyolcamızla ve onun da yarım yamalak İngilizcesiyle güç bela bir randevu ayarlayabildik. Ofisini bulmakta hayli zorluk çektik. Neden dersen adresi bulduk bulmasına da vitrininde yabancı ülkelerin tatil broşürleri mi istersin, kapı girişinde yapay çim numuneleri olan bir standı mı istersin ne ararsan vardı. Yani bir emlakçinin ofisine geldiğimize bir türlü ikna olamayıp kapısında dikildik bir süre. Sonradan anladık tabii, İspanya’nın son 4-5 yıllık inşaat endüstrisinde yaşadığı kriz Pilar’ı da etkilemiş ve bulduğu her yolla para kazanmaya çalışıyordu. Sonra o kapıda bizim alık alık duruşumuzu görüp başta da dediğim gibi kırk yıllık arkadaşmışız gibi gelip boynumuza atıldı.

Pilar ellili yaşlarını süren, fazla özen gösterilmemiş dalgalı boyalı saçları, balıketinin ötesine geçti geçecek ama uzun bacaklarının bu görüntüyü hafiflettiği ilk arkadaşımız oldu buralarda. O yüzden benim için değerli ve böyle uzun uzun bahsediyorum kendisinden. Ertesi gün bizimle ev göstermek için köyde buluşmaya gelirken,  elinde fırından yeni çıkmış Altura kasabasının ünlü meyveli çöreği ile hoplaya zıplaya geldi. Çöreği uzatırken “Bunu kahvaltıda ye, bundan sonra başka türlü kahvaltı edemeyeceksin,” dermiş gibi geldi bana. Dil bilmiyorum ya henüz… Valla bölgenin suyundan mıdır nedir kadınlar çok enerji dolu...

Evi bulup yerleşmemiz sürecini uzun uzun anlatmayacağım. Fakat bir şeyi belirtmek istiyorum bu konuyla ilgili. Bir toplumu anlamanın diğer bir yolu da kiralık ev gezmekmiş meğer. İnan öyle çok şey öğreniverdim ki, dil bilmemenin neden olduğu o sağır/ dilsiz durumumda bile.
Köye yerleştikten sonra bölgedeki bizim usul pazarları keşfettim. Haftanın belli günü belli kasaba ya da köyde kurulan pazarlar söz ettiğim... Ama sen daha şanslısın, çünkü burada asla seçmece yok. Buna karşılık senin Burhaniye pazarında yaşayamayacağın bir şey var burada. Aldığın miktarı çoksa indirim yapıyorlar. Mesela enginarın bir kilosu 1,5 Euro, iki kilosu 1 Euro diye yazıyor etiketlerin üzerinde… Sesler ise dili değişik olsa bile birebir aynı… “Geeell, ucuza geeell,”…Ha bu arada senin anlata anlata bitiremediğin o kavuniçi mantarlar bu pazarda da satılıyor. Bir ara nasıl pişirdiğinin tarifini yaz bana.

Yemekten bahsetmişken kabak tatlısı meselesine girmeden yapamayacağım. Akdenizlinin tembelliğinden doğmuş şahane bir tatlı… Biz kabak tatlısını yaparken o koca kabakla nasıl boğuşuyoruz değil mi? Ayıklamak için yani… İspanyollarsa işin kolayını bulmuş. Bal kabağını ortadan ikiye bölüyorlar, çekirdeklerini temizliyorlar ve o haliyle, yani kabuğuna falan da dokunmadan ve şeker koymadan atıyorlar fırına. Kızarınca çıkarıyorlar. Masaya o haliyle getiriyorlar. Sen de kaşıklayarak afiyetle yiyorsun. Krema, kaymak, ceviz zevkine kalmış. Bu kadar kolay yapılıyor diye sakın lezzetsiz bir şey sanma… Gerçi buradaki kabaklar az bi şey daha küçük ama bana Türkiye kabaklarıyla da aynı sonucu verir gibi geldi. Deneyip haber versene…

Köyde bir kütüphane var. Orada emekli olmuş, genellikle 65 yaş üstü insanlara İspanyolcadan matematiğe ya da İngilizceye birçok konuda kurslar yapılıyor. Dili öğrenmek için ben de bu yolu seçtim şimdilik. Ya da seçmek zorunda kaldım. Malum köy yeri, öyle dil kursu falan yok tabii… Geldiğimin üçüncü günü tanıştığım genç ruhlu, enerji dolu Alisa, köyün cafesinde buluşup kahvelerimizi içtikten sonra -Alisa az da olsa İngilizce biliyor- bana köyün önemli mekânlarını gösterdi ve belediyenin yetişkin eğitim öğretmeni Estela ile tanıştırdı. Alisa ve Estela’nın konuşmalarından bütün anladığım Perşembe günleri öğleden sonra dörtte kütüphaneye gelmemi istedikleri oldu. Sonrası işte, dediğim gibi bu kursa gidiyorum.

Senin değişik tatlara ilgini bilip de Lagrima’dan, yani Gözyaşı’ndan söz etmemek olmaz… Yılbaşında benim İngilizce öğrettiğim ve onun da bana İspanyolca öğrettiği komşunun oğlundan bir hediye aldım. Hani makine yağı satarlar ya, öyle minik, kapkara bir teneke kutu… Üstünde süslü beyaz harflerle Lagrima yazıyor. Anlamadım, anlattı Manu.

 Bizim köyün de içinde yer aldığı Alto Palancia bölgesinde yetişen Serrana cinsi zeytinlerin ilk hasatının ürünü olan zeytinler aynı gün soğuk prese veriliyormuş ve ilk damlaları özel olarak 250 mililitrelik bu teneke kutulara ya da siyah şişelere doldurulup piyasaya sürülüyormuş. Farklı yeşil renge sahip ve daha önce tatmadığım, inanılmaz lezzetli aroması olan bir yağ bu… Koyu renkli ambalajın nedeni ışıktan korunup tadı bozulmasın diyeymiş. Eminim çok merak etmişsindir bu tadı, hiç merak etme gelirken bir kutu getireceğim.
Evet, bu ilk mektup daldan dala biraz da turizm broşürü gibi mi oldu bilmem. Ama sen de benden bu tür haberleri bekliyordun en çok. Yaşama ve insanlara dair detaylı mektuplar benim de bu yeni yaşama giderek daha çok dâhil olmamla yazılacak doğal olarak. Ben iyiyim. Londra’dan bir süre uzaklaşmak konusunda verdiğim karardan ötürü en küçük bir pişmanlık duymak şöyle dursun, sonsuz bir keyif içindeyim.

Değişik dillerden, kültürlerden insanları tanımak benim için tam bir macera tadında. İnsanların yüzeyde algıladığımız farklılığı, derinlerine inince nasıl da aynılığa dönüşüveriyor. Farklı coğrafyalarda dolaşırken en önemli gözlemim bu aslında… Neyse bu başka bir mektubun konusu olsun ve ben şimdi İspanyolca fiil çekimlerine geri döneyim.

 Özlemle kucaklıyorum,  Sen de yaz.


DENİZ OLDFIELD



KARAR SİZİN, GERÇEK İMZANIZLA YA DA TAKMA BİR ADLA
MEKTUPLARINIZI BEKLİYORUZ.
Posta Kutusu 65
Burhaniye/Balıkesir-TURKEY




MUHABBETNAME-FİLİZ SONSUZ

Çocuklar Ve Güvercinler Hakkında Yazsam Okur musun?

          Şaşırdın değil mi? Demiştim ama sana, bir gün postacı eline bir zarf tutuşturur, bakarsın, benden sana bir mektup. İnsan aynı şehirde yaşayan birisine niye mektup yazar ki? Yazar… Yazmaktan başka çaresi kalmamışsa yazar. Öyle bir bunalırsın ki, çığ gibi üstüne üstüne gelen hayata yer açmak için, biriktirdiklerinin birazını bir dosta anlatıp yüreğini boşaltmak istersin ve yazarsın. Yazmak şifacıdır. İçindeki çıbana neşter atarsın, iyileştirir.

           Yazıyorum; çünkü nefes alamıyorum. Öyle sıkışıyor ki yüreğim, artık beni türküler de teselli edemiyor cancazım.   İçimde inatçı bir hüzün… Hüzün nasıl da tül gibi, zar gibi bir kelime değil mi? Üzüntüden, tasadan, gamdan ince. Ve fakat çok daha sabit… Büsbütün yüreğini kaplayan bir sis sanki…   Sırf bu yüzden, karşına geçip içimi dökmeye başlarsam deliler gibi ağlayacağımdan ve senin beni susturamayacağından korktuğumdan,  üç beş kilometre uzağımda yaşayan sana, oturdum yazıyorum.

          Hani yazmak iyileştirirdi ya. Günlerdir yazıyorum. Satırlar, sayfalar dolusu… Onlarca A4… Öyküler, denemeye benzeyen karalamalar… Yüreğimdeki kanama durmuyor ama. Her yeni haberde bir kılcal damar daha çatlıyor. Midemde bir yerlerde kandan bir göl var sanki. Tükürsem, çıkıp gidecek. Kussam kurtulacağım. Midem bulanıyor.

         Dehşete düşüren bir kuşatılmışlık duygusu içindeyim.  Neredeyse baktığım her yerde en ölümcül haliyle faşizmi görüyorum. Din adına, milliyetçilik adına, ahlak adına; ama nihayetinde para adına… Yaşayan ve kendisine benzemeyen her şeyi yok etmeye yemin etmiş kuduz bir köpek gibi kol geziyor yeryüzünde. Tetikçilerini, insan ırkının en aptalları arasından seçen faşizm, boğuyor hepimizi. Ve aslında her şey “ama sen benim gibi değilsin”le başlıyor, “ benim gibi değilsen vatan hainisin, din düşmanısın, ahlaksızsın”la devam ediyor. Cinayete azmettirenler zincirinin orta halkası bu şekilde oluşuyor. Ve ne acı ki bunlar, burnumuzun dibinde olup bitiyor.

          Soykırımın, katliamın, cinayetin bin bir türlüsüne tanık olmuş insanlık tarihine neredeyse her gün yeni kandamlaları ekleniyor. Ortalıkta keskin bir kan kokusu… Sistemli olarak çocuklar öldürülüyor mesela Cizre’de. Çocuk öldürmek ne demek ya? Bir çocuğun gözlerinin içine baka baka nişan alıp tetiğe basmak ne demek? Aklım almıyor.

            Çizdiği için öldürülüyor insanlar, tıpkı yazdığı için öldürülenler gibi. Onaylamadığını söylemenin başka yolu yokmuş gibi, otomatik silahlarla, arabalarında, evlerinde patlayan bombalarla öldürülüyor onlarca insan. Milyonlar, haklı bir refleksle meydanları dolduruyor cinayetler karşısında. En önlerinde yürüyenlere bakıyorum, trajikomik bir tablo… Azmettirenler dizilmişler boy boy. Ülkenin başbakanı kitlenin en önünde arz-ı endam ederken, kendi ülkesindeki protestoların öfkeyle bastırılması ise dram.

              Dedim ya cancazım, günlerdir yazıyorum deli gibi, merhem olur derdime diye. Yarım bıraktığım bir öykünün girişi şöyle mesela;

              “ Sekiz on yaşlarında falandım sanırım. Ailenin, tanıyabildiğim en yaşlısıydı Hacı Nene. Seksenini geçikti ya, gerçek yaşını bilen yoktu. Evin bir köşesinde, sessiz sedasız yaşar giderdi. Kız kardeşinin kızı, yani babaannem üstlenmişti bakımını. Bana öyle geliyordu ki, en büyük korkusu tanıdığı insanların günah işlemesine engel olamamaktı. Ölmekten korkmuyordu bundan korktuğu kadar. Odada gençler dedikoduya dalmışsa mesela, önce uyarırdı gülümseyerek; “ah çocuumm, gençsiniz aklınız ermez. Ama dilinizin, kulağınızın hesabını veremeceniz yarın ahrette…” Uyarısı dikkate alınmamışsı kulaklarını parmaklarıyla kapatır, konuşanlara arkasını döner otururdu. Mesaj yine alınmamışsa kalkar, odadan çıkar giderdi. Mahallenin gençleriyle birlikte ava giden torununu her seferinde, illaki uyarırdı; “yakmayın dilsiz mahlûkatın canını yavrıımm… Günahı böyük. Hele de gumruyu sakın ha furmayın. Furmak da günah, yemek de…  Sakın ha yavrımm… Dağa daşa atın da gelin fişengleri e mi çocum?” Cevap hep aynıydı; “yok nenem, tahtalı furmaya gitcez biz. Gumru furulu mu hiç, günay ya. Allah çarpa bizi sonra…” Bir keresinde, mahallenin fırlamaları, ne akla hizmet bilinmez, iki tane kumruyu vurup, yolup, gazeteye sarıp, halkalı üveyik diye getirip koydular Hacı Nene’nin kucağına. Kadın kuşlara uzun uzun baktı. Tıpır tıpır yaşlar düştü gözlerinden tüysüz bedenlerin üzerine. Bastonuna dayanarak kalktı sedirden. Kutsal bir emaneti taşır gibi, avuçlarının içine aldı iki küçük cansız bedeni. “Mehemmet, ilimonun dibine çukur gaz” dedi. Dedem, ikiletmedi buyruğu. Küçücük bir çukur kazıldı bahçedeki limon ağacının dibine. Hacı Nene, mırıl mırıl, dualarla çukura koydu kumruları. Üzerlerine toprağı şefkatle örttü. Olanlar karşısında donup kalmış torununa kırgın bir bakış iliştirip odasına çıktı. Günlerce konuşmadı torunuyla. Hacı Nene torununu affedene kadar, ev buz kesti…”

          Bu öykü bir gün tamamlanır mı bilemem cancazım. Ama aklıma ne geldi yazarken biliyor musun? Olmazdı ya, hani mesela, Hrant Dink tanışmış olsaydı Hacı Nenemle… Hacı Nenem, Hrant’ın ellerini yaşlı, buruşmuş, görmüş geçirmiş avuçlarının içine  alıp “ aman yavrıım, sakın ha aldanma insanların hilesine hurdasına. Bunnar gövercini de furuuur, gumruyu da… Sakın ola arkanı dönme kimseciklere” deseydi, Hrant bugün yaşıyor olur muydu? Ya da insandan ve umut etmekten vazgeçemeyen her insan gibi, yüreği pırpır etse de insanların içindeki iyiliğe güvenmeye devam mı ederdi?

         Offf cancazım ya, offfffffffff… Kim köpürtüyor bu öfkeyi bu kadar?  Her seferinde kendime soruyorum; Başıma ne gelirse insan öldürebilirim? Ne yaşamam, ne hissetmem lazım ki otomatik tüfekle onlarca insanı katledecek kadar vahşileşebileyim?  Bir insanı sırtından vurabilmek için ne kadar küçülmem gerek? İnsanlığımdan vazgeçmeden nişan alıp çocuk öldürebilir miyim? Biliyorum, yapamam. Ne yaşamış olursam olayım, cana kıyamam. Sen de yapamazsın, biliyorum. İnsan olmaktan vazgeçmeyen, öldüremez.

          Aklından geçenleri gayet iyi biliyorum. Muhtemelen şöyle diyorsun; “Tamam da cancazım, olaya sadece sonuçlarından bakmak sorunu çözmez ki. Kaynağına inmek lazım… Faşizm, kapitalizmin koltuk değneğidir. Biri olmazsa diğeri beslenemez, yaşayamaz.” Yine yerden göğe kadar haklısın. Faşist tetikçileri azmettireni bulmak için formül belli aslında. Parayı takip et, suçluyu bulursun.

         Bu kadar dertlendiğime bakıp, içinde debelenip durduğum derin uçurumdan çıkamayacağımı sanma sakın. Mücadele etmeden teslim olduğumu, umudu yaşatmak varken umutsuzluğa bulandığımı düşünme. Hayır öyle değil. Tam tersine, kuyuya düşmüş eşek gibiydim hep. Mutlaka duymuşsundur kuyuya düşen eşeğin hikâyesini. Her seferinde, üzerime atılan toprağı çiğneye çiğneye çıktım kuyudan. Aynı yöntemle, hep birlikte çıkacağız itildiğimiz kuyulardan, biliyorum.

          Ve artık eminim, yazmak iyileştiriyor. İyi geceler cancazım. Gazeteden çıkınca işin yoksa uğra. Çay falan içeriz. Parkta. 20.01.2015 Sonsuz


Turne Büyük Kente Açılan Sihirli Bir Kapıdır Bazen


 Lewis Carroll’un Alice Harikalar Diyarında romanını bilmeyen yoktur sanırım. Her şey Alice bir tavşanın peşinden koşarken, küçük bir kapıdan geçtiğinde başlar ya o romanda, biz de BBKT olarak Aralık ayında bir hafta arayla iki kez geçtik benzer bir kapıdan. Bizim için özel günler Ekim başında TAKSAV’  dan gelen davetin hocamız tarafından duyurulmasıyla başladı. Hepimizi aldı yellim yelalim bir telaş… Heyecanlanmamak mümkün mü? Ankara ve İzmir’de, hem de uluslararası bir festivalde sahne alacaktık. Üstelik birçoğumuzun ilk turnesi, hatta bazılarımızın ilk oyunuydu “Dalga.”

Neyse efendim uzatmayayım, Ekim’den Aralığa günler birbiri ardına bol çay, bol kahve, az uyku, az yemek ama hepsine rağmen sürekli ilerliyor olmanın keyfiyle akıp geçti. Önce Ankara, bir hafta sonra İzmir derken konaklama şansı da bulduğumuzdan, özellikle Ankara’ya dair yaşadıklarımızı, gözlemlerimizi, izlediğimiz oyunları, geçtiğimiz günlerde, hep birlikte şöyle koyu, ballı bir sohbetle mühürleme fırsatını bulduk. Bu yazı yer yer benim duygularımı yansıtsa da, daha çok o sohbette BBKT Dalga Ekibi üyesi arkadaşlarımın sohbetlerinden süzülerek kimin söylediğine bakmaksızın ortaya çıktı…



Otobüse Binerken İçimizde Taşıdığımız Duygular

 “Ankaralıyım, bütün ailem beni izlemeye gelecekti ve bu bana büyük bir telaş verdi.  İlk repliğimi unutacağımı düşünüyorum her sahneye çıkışımda. Böyle düşündüğümü hatırlayınca da hiçbir zaman unutmuyorum.”
“İlk kez bir turneye gidiyordum. Yetmezmiş gibi bir de ilk kez sahneye çıkacaktım. Hem de başkentte, hem de uluslararası bir festivalde. Ne halde olduğumu tahmin eder sanırım herkes.”
“Birlikte bir oyun çıkarmak başlı başına heyecan verici bir süreç. Çok özel bir bağ oluşuyor ekipteki kişiler arasında.  Geçen Şubat’tan beri adım adım ilerleyen ve güçlenen bir bağ bu. Şimdi de böylesine bağlandığım kişilerle bir turneye gidiyordum. Heyecan ve keyif duygusunu birlikte yaşadım.”
“Haftaya değil, ondan sonraki hafta değil, ondan sonraki hafta Ankara’dayız diye geçmişti otobüse binmeden önceki günler. Maaş günü bekler gibi o günü bekledim. Koltuğa oturduğumda “nihayet,” dedim. Ha bir de kar beklentisi vardı içimde. Bizim burada pek yağmıyor ya. Belki Ankara’da görürüz dedim ama olmadı.”
“Bir oyuna hazırlanma sürecinde çok güzel anlar yaşayabildiğin gibi çok gergin anlar da yaşabiliyorsun. Bunların hepsi oyunun daha iyi çıkabilmesi için oluyor tabii… Çünkü herkesin ayrı ayrı o kadar çok emeği var ki bir oyunda. O emekler boşa gitmesin istiyor insan. TAKSAV’ da ilk kez yer almıyoruz, daha önce de gitmiştik ama yine de çok heyecan veren bir duygu. Hele gençlerle birlikte yer almak daha da güçlendiriyor bu duyguyu. Onlarla gidilen her turne bana göre çok daha lezzetli.”
Aramızda heyecanını bastırıp sorumluluklarının stresini taşıyanlar da vardı. Onların yükü daha ağırdı hiç kuşkusuz:
“ İyi bir yolculuk için gereken araç bize verilecek mi? Yolculuk kimsenin kalbi kırılmadan geçebilecek mi? Çünkü birinin sıkıntısı bütün ekibe yansıyacak. Fakat dekorları yerleştirdikten sonra arabada koltuğa oturunca stres biraz daha geride kalıyor. Ve “Hadi bakalım arabada ne kadar eğleneceğiz?” bölümüne geliyor sıra…  Bazı arkadaşlarımızın ilk turnede yaşadıkları heyecanı ben yıllardır her turnede yaşıyorum. Yani bitmiyor o heyecan. Yabancılaşılabilen bir duygu değil. Ve özellikle belirtmek isterim, yoldaki keyif bambaşka bir duygu... Otobüsün bir arka kısmı var her yolculukta. Onlar susmamayı tercih ederler. Sürekli bir canlı müzik yayını olur arkadan öne. Bu kez de öyle oldu. Bu coşku diri tutuyor insanı.”
Burada bir parantez açmak istiyorum. Biz bunları konuşurken biraz sonra başlayacak çocuk gurubu çalışmasının üyeleri yavaş yavaş gelmeye başladılar atölyeye. Bize biraz da imrenerek baktıklarını fark etmemek mümkün değildi. İçimden “Üzülmeyin,” dedim,“Sıra size de gelecek.” O sırada bir gün önce annesini kaybetmiş liseli bir arkadaşımızın çalışmaya geldiğini gördük. Buruk bir sevinç kapladı hepimizi. Konuşmasak da birbirimizin yüzüne baktığımızda anladık bunu. Yasını bizim yanımızda yaşamak istiyordu belli ki. “Ne güzel bir topluluğun içindeyim,” diye bir kez daha düşündüm. Sarıldık, kucaklaştık, sohbet devam etti sonra…
Bu oyunun başarısına çok önce inanlar olmuş aramızda ki ben de onlardan biriyim. İlk gösterimizi Mayıs’ta yapmıştık ama ondan önce Ankara haberi bekleyenler varmış. Hatta bu arkadaşlarımız geçen yıl üniversite sınavlarına katılmışlardı. Üniversiteye giremedikleri ve Burhaniye’de kaldıkları için sevinmişler, oyunla Ankara’ya gidebilecekleri için. Artık nasıl bir aşksa bu!
Profesyonel oyunculuk da yapmış bir arkadaşımız TAKSAV’a ilk kez gittiği için korku yaşadığından söz etti:
“Türkiye’de tiyatro olarak en üst seviyede ne varsa bu festivale dâhil oluyor ve bizim de orada sahne alıyor olmamızdı bu korkuya neden olan. Ama sonra gördüm ki, biz oraya yakışıyormuşuz, onu anladım.”
Turnede BBKT’ de tanışıp aşık olan ve birbirinden hiç ayrılamayan bir çiftimiz vardı. En büyük heyecanın otobüste yan yana oturacakları bir yer kapmak olduğunu öğrenince hep birlikte kahkahayı patlattık.

Tiflis Vaso Abaşidze Devlet Tiyatrosu’dan Carmen

Ankara’da kaldığımız oteli beğenmeyen olamazdı. O yüzden hiç konuşmaya gerek duymadık. Fakat yeri gelmişken Angora Otel çalışanlarına çok teşekkür ederiz. Çok güzel ağırlandık otelde.
Sohbetimiz, bana sihirli bir dünyaya girmişim izlenimini en çok hissettiren saatlerle devam etti. Şinasi Sahnesi’nde izleme şansına kavuştuğumuz dans tiyatrosu Carmen’den söz ediyorum.
Sabah otele indiğimizde portakal renkli ve çok ama çok saçlı bir kadın vardı lobide. Boyasız yüzü, duru teni, kemerli burnu ve elmacık kemikleri çıkık yüzüyle ve görmemenin imkânsız olduğu saçlarıyla hayli ilgimi çekmişti. Nerden bilebilirdim koridorlarda ikide bir karşılaştığım bu kadının birkaç saat sonra sahnede, gözlerimizin önünde, bir tanrıçaymış gibi erişilmez olup devleşeceğini. İşte ekibin fikirleri:
“Bir kadının sahnede bu kadar güzelleşebileceğini tahmin edemezdim. Bölük pörçük de olsa Carmen’i izlemiştim daha önce ve şimdiye kadar pek ilgimi çektiğini söyleyemem. Ama bu gösteri bambaşka bir şeydi doğrusu.”
“Konuyu çözmeye çalıştım. Ve bir de bu ekiple ben aynı festivaldeyim. Büyük bir onur duygusunu yaşadım.”
“Carmen dans tiyatrosunda hepimiz yorgunduk aslında. Yoldan gelmiştik, birçoğumuz uyumamıştı… Büyük bir tiyatro salonundaydık, Şinasi sahnesi… Salonun kendisi zaten büyüleyiciydi. Seyirciyle dolu olması da cabası.   Ne olacağını bilmiyordum, ne seyredeceğim hakkında hiçbir fikrim yoktu ama soluksuz izledim sonra.”
“Bir sanat ürünü insanda kendisinde bilmediği özellikleri ya da istekleri de çıkarabilir ortaya. Mesela Carmen bende dans etme isteği uyandırdı. Bunu yapabileceğimi düşündüm, denemeyi çok istedim. Çok özendim yani…”
Dans tiyatrosundan hoşlanmayanlar da vardı aramızda. Ama ekipte hemen herkes büyülenmiş seyrettiğimiz oyun karşısında. Carmen’in müziğini dahi ilk kez duyanlar vardı. Tarz olarak beğenmeseler de sahnede sergilenen şeyin hakkını veriyordu herkes.
“Carmen benim izlediğim en iyi gösterilerden birisiydi. Gözümü kırpmadan izlediğim bir oyundu. Ve fotoğraf makinemi yanıma almadığım için çok kızdım kendime.”
“Sahne alev toplarıyla doluydu sanki. Her bir oyuncu ayrı bir alev topu… Hareket eden, yuvarlanan, yükselen, alçalan kıvılcımlar var şu anda gözümün önünde.  Oyundan çıktığımda beynimden alevler yükseliyor gibi hissettim.”
Tiyatro nedir? Birçok tanım var elbette ama çok basit bir yerinden bakarsak, aynı zamanda oyuncuların kelime, jest, mimik vs kullanarak sahnede performans sergilemesidir. Ve çoğu seyirci en çok kelimeleri izler. Carmen’de o en çok izlenen, yani kelimeler olmadığı halde, üstelik bizim ekipte mesela, birçok kişi konuyu da bilmediği halde bir saat koltuğuna çakılı kalıp gözlerini sahneden ayıramadı.
Ve bir tartışma açıldı aramızda. Acaba hikâyeyi bilmek mi iyi bilmemek mi? Kimimiz bir film izlemeye benzetti ve “Hayır,” dedi,“Hikâyeyi bilmek istemezdim, çünkü o zaman sonunu bilecektim ve heyecanım azalacaktı.” Kimimiz “Konunun özünü bilseydik en azından iyi olurdu,” dedi. Kimimiz “Hikâyeden çok dansın, müziğin, insanın büyüsüne kapılmak daha zevkli, hikâyeyi bilmek istemezdim,” dedi. Bir kişi de şöyle dedi:
“Eğer ki oyunu seyrettikten sonra Carmen’i araştırmak isteği verdiyse bilmeyenlere, bence oyun çok başarılı, yoksa bir eksiklik mi var diye düşünüyor insan.”

BGST’den Lorca’nın Acıklı Güldürüsü

Carmen’in yarattığı coşkulu duygularla Ankara sokaklarını bir süre arşınladıktan sonra yine Şinasi Sahnesi’nde, bu kez Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu’nun bir oyunu için koltuklarımıza kurulduk. Doğrusu ya, tiyatronun seyirci koltuğunda oturup merakla neler olacağını beklemenin de ayrı bir tadı var. Lorca adını duyunca onun bir oyunu sanmıştım ben. Oysa BGST’nin kendi yorumlarıyla bir Lorca biyografisiymiş. Biyografi lafı biraz itici gelir bana. Önce tereddütlüydüm o yüzden. Ama iyi ki önyargıya kapılmak gafletinde bulunmamışım. Sözü arkadaşlarıma bırakacağım ama bir şey daha söyleyeyim. Böylesi bir oyunla bizim yaş ortalaması epey genç olan gurubumuz Lorca’yı tanıdı. Ne şans… Bu oyuna dair arkadaşlarımın düşünceleri:
“İlk kez deneysel tiyatro ile tanıştım ve muhteşemdi.”
 “Oyunculuklarını görünce, çok çalışmam gerektiğini düşündüm.”
“Seslerini kullanma becerileri müthişti. Sanki dublajmış gibi netti sesleri.”
“Bir oyunda dekorun hiç de o kadar önemli olmadığını düşündüm.”
“O kadar sürükleyiciydi ki, ikinci perde de olsa dedirtti bana…”
Bir arkadaşımız ‘deneysel tiyatro olmasına rağmen’ diye bir tanımlama yapınca kafamda soru işareti belirdi, acaba deneysel tiyatroya olumsuz bir bakışı mı var? Sordum, cevapladı:
“Hayır, tam tersi… Bir şeyi kendilerince yorumlayıp ortaya koyuyorlar. Normalinde çok kötü bir şey de çıkabilir. Klasik tiyatroya göre daha riskli bir alan. Mesela ben yapamayacağımı düşünüyorum.”
 Günümüze göndermelerin olmasını beğenen de olmuş beğenmeyen de.
 “Sanırım bu oyundaki tek olumsuz yan, Federico Garcia Lorca gibi bir şairin, oyun yazarının, oyuncunun, ressam ve bestecinin hayatının anlatıldığı bir oyunun içinde, günümüz esprilerinin kullanılmasıydı. Onlar olmadan da olurdu bence. Yine de Lorca’nın onu tanımayanlara böyle başarılı sahnelenmiş bir oyunla anlatılması, tanıştırılması hoşuma gitti.”
Aramızda üniversite gurubu diye beklentisi düşük olarak oyuna giren bir arkadaşımız, oyunu izledikten sonra fikrini değiştirmiş:
 “İspanya’da Lorca’yla ilgili bir festival olsa bu ekip gider oynar ve büyük beğeni toplar. Ayakta alkışlanırlar, ödül alırlar. Nasıl iyi analiz etmiş bu adamı diye merak ederler ve sorarlar İspanyol musun diye? Oyuna bir tiyatrocu gözüyle baktığımda ise minimal şekilde de her şeyin yapılabileceğini gördüm. Oyunculukla her şey yapılabilir ve önemli olan da budur tiyatro açısından. İyi oyunlar için büyük sahneler gerekmiyormuş. İyi reji, iyi kalem ve tabii iyi oyunculukla yapılamayacak şey yok,”
Yön Sanat

Ve geldik Yön Sanat’la tanışmamız konusuna. En çok konuştuğumuz konu olsa da bu yazıda en az yeri alacak. Çünkü herkesin tamamıyla hemfikir olduğu bir konu bu... Yön Sanat Atölyesi’nin kurucusu Erdem Öksüz bizim oyunumuzu seyretmeye gelmişti ve sonra atölyelerine davet etti bütün ekibi. Bu sayede öyküden öyküye atlayarak oturduğumuz yerde bir çok hayata seyahat ettik Erdem Öksüz’ün bal damlayan diliyle…
 Özel bir şey yapıyor Yön Sanat. Kendilerinin tanımıyla aktarmak istiyorum yaptıkları şeyi.“Herkes İçin Sanat” diyorlar öncelikle ve:

              “Yola çıkarken bizi hep ileriye götürecek temel ilkelerimizi belirleyip, onlardan hiç taviz vermemeye söz verdik. Bu rotayı çizerken hareket noktamız Sanatla hayalin engelsiz yorumunu tüm duyarlı insanlara tanıtmak...” diye devam ediyorlar.
Tahmin edeceğiniz gibi önlerine toplumun koyduğu engellerle büyümüş insanların bir araya geldiği bir atölye Yön Sanat. Dört yılda kat ettikleri yol ise inanılmaz. Dilenmeden, bağış toplamadan, kendi kazandıklarıyla sanat yapıyorlar, sahnede engellerini anlatmıyorlar, tiyatro yapıyorlar hepimiz gibi.
Bir tek arkadaşımızın sözleriyle paylaşıyorum ortak düşüncelerimizi:
“Yön Sanat Atölyesi’nde bulunan herkesi tanıdığım için hem mutlu ve hem de şanslı hissediyorum kendimi. Bıraksalar sabaha kadar dinlerdim onların hikâyelerini. Hatta günlerce. Erdem abi o kadar içten, o kadar keyifli anlatıyordu ki… Orada tanıdığımız insanlar bana göre hayatı gerçek anlamda yaşıyorlar. “Gerçek” yaşıyorlar daha doğrusu. Yalansız, sansürsüz olduğu gibi, oldukları gibi… Ve dinlediklerimden sonra şunu emin bir şekilde söyleyebilirim. Hepsi çok onurlu insanlar. Kendilerine karşı, dünyaya karşı dürüstler. Hiçbirimizin cesaret edemediği şeyleri yapıyorlar, söylüyorlar.”

Birkaç Keşke

“Keşke festivalin başından itibaren orada olabilsek ve bütün oyunları izleyebilsek…”
“Festival dediğin tek bir alanda olmalı. Ulaşım derdin olmayacağı için zaman kaybetmezsin, sempozyumdan çıkar, oyuna girersin. En azından aynı semtte olsa... O da belki şeyle alakalı, güzel büyük, çok amaçlı, sahneli bir yerin olmamasıyla alakalı…”
“Benim ilk turnem… Hepimizin, yani dünyanın her yanından gelen tiyatrocuların birlikte olacağı bir alanda olacağımızı düşünmüştüm. Herkes oturur, sohbetler edilir, birbirlerine aktarımlar yapar farklı tiyatronun elemanları. Öyle bekliyordum doğrusu. Keşke…”
Susuyoruz, kimbilir belki bir gün bu keşkeler gerçekleşir.

Ve…

Küçük bir kentte yaşadığımız için sanata dair beslenebildiğimiz alan az. Her ay bir tiyatro ekibi bile gelse şahane olur ama böyle değil işte gerçek. İnsan iyi bir sanat yapıtını izlediğinde ya da okuduğunda belki net bir şekilde içinde “şu” kalıyor denemez ama insan olma halinde bir gelişme yaşıyor hiç kuşkusuz. Bir basamak atlıyor, bir sonraki baktığı şeye bu yeni birikimle bakmaya başlıyor bence. Sonuçta her iki oyun ve Yön Sanat’taki söyleşimiz ufkumuzu genişletti. Yeni sorular, yeni heyecanlar yaşıyoruz hem tiyatroya ve hem de hayata dair şimdilerde.
İnsanın söz konusu olduğu yerde, yapılan iş her ne olursa olsun muhakkak biraz daha iyisi köşe başında bekliyordur yapılmak üzere. Malum mükemmel yoktur, mükemmele ulaşma gayreti vardır aslında. “Dalga” da bu evrensel kuralın dışında değil elbette. Lakin tiyatrodaki görevim gereği ancak İzmir’de seyretme şansına sahip olduğum oyunumuz bana göre mükemmele epey yaklaşmıştı. İnsanın en ilkel güdülerinden olan korkuya dayalı ait olma duygusunun yine insanın başına ne tür belalar açabileceğini anlatan “Dalga”yı izledikten sonra gözyaşlarımı tutamadım. Çünkü bana göre en azından oradaki on dört arkadaşım meseleyi kavramışlardı ki, böylesine güzel kavratabildiler seyredenlere. Bu topluluğun içinde olduğum, bu kubbenin altında küçük de olsa benden de bir seda yayıldığı için mutluyum. Gerçekten…
Sözün özü başta da dediğim gibi sihirli bir kapıdan girdik ve bir süre muhteşem diyarlarda dolaştık biz. Peşinden gittiğimiz tavşan kim miydi? Bilmiyorum, belki de neydi diye sormak gerek soruyu…                                                                 

                                                                                                            FİLİZ ENGİN

*Dalga emekçilerinden oluşan kolaj Ender Kurt tarafından hazırlanmıştır. Teşekkürlerimle...

ÖYKÜ- Önce Temizlemeli Ortalığı/2- Filiz Sonsuz

             Kendini denizden tutup çıkarmak… Denizde çırpınıyor gibi miydi hali? Kaybolmuştu. Hayatındaki onca gereksiz, kendine ait olmayan şeyin arasında kaybolup gitmişti. Zamanla edinip kendine eklediği her şeyin sırtına vurduğu bir yük olduğunu anlaması için onca yükün arasında kendisini arayıp bulamaması gerekiyordu demek.  Kocası “yürütemiyorum, ayrılalım” dediğinde, ilk kez durup “kimim ben” diye sormuştu kendine. Dünyasındaki en önemli taş yerinden oynayınca dünya başına çökmüştü.  “Bu muyum ben? Dünyam,  bir fiskeyle üstüme göçecek kadar kâğıttan mıydı ?” Ressamı anımsadı yine. İnsanı güçlü yapan dünyasının yalınlığı mıydı? Hiç bir şeye ve hiç kimseye dayanmadan yaşayabilirse her yerde yaşayabileceğini düşündü.  

              Kaybolup gitmesi kuşatılmışlıktan, sıkıştırılmışlıktan, hapsedilmişliktendi. Gönüllü dalıp gittiği dünyanın, gitgide özünü eritip yok ettiğini fark ettiğinde,  hayata, arkadaşlarına, kuaförüne, kocasına, mobilyalarına,  kredi kartlarına,  alışkanlıklarına ve aslında kendisini oluşturduğunu sandığı parçaların hepsine esir yaşadığını da fark etti. Bir zamanlar, bunlardan birinin bile yokluğunda yaşayamayacağına, insan içine çıkamayacağına öyle inanmış öyle inandırılmıştı ki, var olmak onlarla mümkün gibiydi. Ama vardı işte. Burada, kimsenin kendisini tanımadığı bu küçücük ilçede, küçücük ilçenin kısacık sokaklarında, yalın ve kendisiyle baş başa yürüyebiliyordu. Vazgeçemeyeceğini sandığı her şeyden arınmış olarak… Öyle hafif, öyle sıradan ve öyle kendisiydi ki, okyanustaki su damlası gibiydi. Tek başına da suydu, kalabalıkta da su… Kimse farkında bile değildi ortalıkta dolandığının. Yoldan geçen kadınlara elindeki listeyi gösterip, listedekileri nereden satın alabileceğini sorana kadar da kimse fark etmedi onu. Kadınlar dükkânı tarif ettiler. Yakınmış, köşeyi dönüp halıcıyı geçince hemen oradaymış. Zaten hemen görürmüş dükkânı. Kaldırımda döşeme muşambaları, naftalin kutuları dururmuş. Listedeki her şeyi oradan alabilirmiş.

                 Sağlı sollu küçük dükkânlarla dolu caddede vitrinlere baka baka yürüdü. Bir arkadaşı, biraz da büyük şehir insanı şımarıklığıyla Mecburiyet Caddesi derdi küçük ilçelerin ana caddelerine. Yanlış da sayılmazdı. Acemice düzenlenmiş vitrinleri, kaldırıma taşmış kahvehaneleri, ağır yemek kokulu lokantaları ile neredeyse tek sosyalleşme ve alış veriş mekânıydı “Mecburiyet Caddeleri”.  İlçedeki tek kırtasiyenin vitrini ne kadar da unutulmuş görünüyordu. Güneşten rengi atmış ambalaj kâğıtlarının üzerinde tozlanmış kalem kutuları, küreler, okul çantaları, mataralar… Kuaförün camında “Elvan Güzellik Salonu” yazıyordu. İki müşteri koltuğuyla bir iki de sandalyenin zar zor sığdığı bir yerdi “Güzellik Salonu”. Ve yan yana sıralanmış tuhafiyeler, terziler, berberler… Köşeyi dönünce hemen gördü aradığı yeri. Dükkânın önünde içi mandallarla, naftalinle, küçük mobilya tekerlekleriyle dolu kutular duruyordu. Döşeme muşambaları, mangal kömürü çuvalının yanında dikiliydi. Loş ve küçük dükkâna girdiğinde nerede duracağını bilemedi. İçerisi kalabalıktı. Tezgâhın arkasında iki yaşlı adam, kalabalığın isteklerini sırayla, şaşırmadan, telaşsız veriyor, parayı alıyor, para üstünü neredeyse hiç hesap yapmadan uzatıyordu müşterilere. Dükkân boşalıp sıra ona geldiğinde dükkândaki sakin, ağır, ama aksamayan işleyişe ve bu küçücük dükkânda her şeyin bulunabilmesine şaşırmış, bakıyordu. Yaşlı adam listeye bakıp,  raflardan birinden aldığı kutudan karabiberi çıkardı. Yüz gram karabiber tarttı. Kahve değirmenini çalıştırıp ikiyüzelli gram kahve çekti. Dükkânın arkasındaki bölmeden fare zehirini, böcek ilacını getirdi. Tezgâhın altındaki bir başka kutudan bir avuç cam çivisini kâğıda sardı. Resimli namaz hocalarının, dua kitaplarının altındaki çekmeceden, büyük bir külaha perde halkası doldurdu. Yaşlı adam, elinde tahta metre ile kiraz desenli raf naylonunu ölçerken, o dükkânın bir köşesine sıralanmış eski dikiş makinelerini gördü. Annesinin günler geceler boyu dikiş makinesinin başında müşterilerin siparişlerini yetiştirişini anımsadı. Üniversiteyi o makinenin kazancıyla bitirişini düşündü. İçinden bir şeyler eriyip gitti. Küçücük evlerindeki hiç susmayan makinenin, insanı usandıran, uyutan, tekdüze sesini duyar gibi oldu. Dikiş bilmiyordu. Yine de, makineler satılık mı, diye sordu. Tamir ediyorum, dedi adam. “Ama biri satılık…  Alacaksan 25 milyona bırakırım.” 

                     Ablası telefonda ağlıyordu. “Delirdin galiba”  dedi. “ Ne demek gelmeyeceğim. Tek boşanan sen misin, topla kendini. İşin ne olacak? Telefonun neden kapalı? Bari sesini duyayım.”  Onca soruyu telefonda yanıtlamak güçtü. Sadece “bir süre daha buradayım” dedi “belki kışa…”  “ Ne demek belki kışa? Madem sen gelmiyorsun, hafta sonu biz geliyoruz oraya.”   Kimseyi istemediğini, biraz daha yalnız kalması gerektiğini zor da olsa anlatabildi ablasına.

                     Postaneden çıktığında yağmur çiseliyordu. Sıcaktan kavrulmuş toprağa düşen damlalar buhar olup uçarken toprağın kokusunu da uçuruyordu.  Toprak kokusunu içine çekti. Geldiği yere de yağardı yağmur; ama toprak böyle kokmazdı sanki. Dönerken yağmur hızlandı. Aldıklarını eve bırakıp sahile gitti.  Yağmurun denize yağışını hiç görmemişti. Damlaları, damlaların yaydığı halkacıkları görmeliydi. Denize düşse bu kadar ıslanırdı. Saçlarından sular akıyordu. Ayakkabılarıyla yürüdü, girdi denize. Üç beş adım gidip,  durdu.  Hiçbir zaman çocukları olamayacağını,  böyle yağmurlu bir günde öğrenmişti. Testlerin sonucunu aldıklarında kocası “ tamam o zaman, ben büroya dönüyorum, akşam görüşürüz ”  demişti. Hepsi bu… Bu konuyu bir daha hiç konuşmadıklarını anımsadı. Aslında bir sürü şeyi hiç konuşmadıklarını…  Her şey olması gerektiği gibi sürüp gidiyormuş da sorgulanamayacak kadar mükemmelmiş gibi…  Oysa doktordan çıktıklarında ağlamak, bağırmak, bir şeyleri yumruklamak, sarhoş olmak istiyordu. Bunları ancak kendisi kadar isteyen biriyle yapabileceğinden yağmurda yürümekle yetinmişti. Yağmurda yürürken de sarhoş olunabileceğini o gün öğrenmişti. Yağmurda yürürken rahatça ağlayabileceğini… Saçlarından akıp giden yağmurun ruhundaki yükü azıcık da olsa alıp götürebileceğini… Yağmur aynı şeyi yine yapmıştı işte. İçinde nefrete, acıya, kuşkuya ve boşluğa dair ne kaldıysa alıp denize akıtmıştı. Eve döndüğünde toprak ve taze nane kokuyordu dünya.

                 Sabah uyanır uyanmaz, ekmeğin arasına biraz peynir, domates sıkıştırıp, bahçeye çıktı.  Sabaha kadar yağan yağmur, bahçede küçücük bir göl oluşturmuştu. Güneş, yapraklardan süzülen her bir damlada çoğalıp ışıyordu. Çalıların, otların üzerinde yüzlerce damlacık parlıyordu. Bahçeye binlerce küçücük cam küre serpilmiş gibiydi.  Bahçe duvarından dışarıya, tek sıra olmuş, bir şeyler taşıyıp duran karıncaları gördü. Ne de telaşlıydılar. Birden, nereden geldiği anlaşılmaz bir rüzgâr esti. Bahçedeki iğde ağacından bir serçe sürüsü kaçıştı. Etrafındaki her şeyi ilk kez görüyormuş gibiydi. Keşke yanında bir fotoğraf makinesi olsaydı. Haftalarca gitmişti fotoğrafçılık kurslarına. Sonra ne olduysa, belki de fotoğrafını çekmeye değer bir şey bulamadığından,  makinenin yerini bile unutmuştu. Yeni bir fotoğraf makinesi almaya karar verdi. Yıllardır kaçırdığı ayrıntıları tek tek bulup yakalamalı, yakaladığı her bir ayrıntıyla yeniden çoğalıp, en baştan başlamalıydı. Bahçe kapısında tuvali, fırçalarıyla ressam göründü. “Bahçeyi temizleyecekseniz biraz kurumasını bekleyin” dedi. “Sonra ben de size yardım ederim.” Gidiyordu, geri döndü.“ Akşamüzeri balığa çıkacağım. İsterseniz siz de gelin.” Bu adamla her karşılaşma, her konuşma ayrı bir şaşkınlıktı. Kimdi bu adam? Ressam mı, psikolog mu, mesafeli mi, dost mu, çokbilmişin teki mi?  Kim?  “Tamam, çıkarız” dedi.

               Koyu baştanbaşa dolanıp eski bir iskeleye geldiler. Tahtaları gıcırdıyordu. Korka korka attı adımlarını. “Korkmayın” dedi adam. “Eski gibi görünüyor ama sağlamdır.” Oltaları atıp beklemeye başladılar. Kadın fotoğraf planından söz etmek istedi. Çok konuşup adamı sıkmaktan korkar gibi kısık bir sesle, “ bir fotoğraf makinesi almak istiyorum” dedi. “Öyle mi” dedi adam, “neyin fotoğrafını çekeceksiniz?” “Her şeyi” dedi kadın. Kendisiyle konuşur gibiydi. “Yıllardır ıskaladığım her şeyi… Yavaş yavaş fark ediyorum neleri göremediğimi, neden göremediğimi. Ve öğreniyorum nasıl bakıp nasıl göreceğimi.”  “İyi” dedi adam. “Bunu görebilmek, yaşamaya karar vermek demektir. Demek karar verdiniz yaşamaya. Öyleyse hemen başlayın. Yaz bitmek üzere. ”  “Acelem yok” dedi kadın. “Ben artık buradayım”.
                
                                                                                                                                                                                                   FİLİZ SONSUZ             
  
  *Resim Ertuğrul Gülümser’e aittir.

                                   

ÖYKÜ- Ceviz Ağacı/ Songül Aydın

         Şiddetli rüzgârın ürkütücü halleri vardır, bir şey olacakmış gibi tedirginlik yaratır. Tam da böyle bir günde, evimizin geniş büyük camları olan balkonundan etrafı seyrediyorum. Rüzgâr her şeyi savuruyor, ıslık sesleri cama değiyor sanki hava sıcak ama üşüyorum.

         Üzerime bir şey almak için ayağa kalktığımda bir gümbürtü kopuyor. Karşımızdaki komşunun ceviz ağacı bıçkıyla kesilmiş gibi ortadan ikiye bölünüyor. İnanılır gibi değil. Ağacın dalları yaprakları geliyor, cama yaslanıyor.

         Komşumuz Arif amca telaş içinde bir o yana bir bu yana koşturuyor. Bahçesinde bir sürü ağaç sebze meyve var ama ceviz ağacı en büyük, en heybetli olanıydı. Birkaç saat sonra rüzgâr diniyor, ortalık yine sütliman, dışarıya çıkıp koşa koşa Arif amcanın yanına gidiyorum. O kadar üzgün ki utanmasa çocuk gibi ağlayacak.

        “Ağaç,” diyor, “İnsan gibidir. İçinde bir sürü değerleri barındırır. Küçücükken ekersin, o dallanır, budaklanır, zaman onu büyütür. Bir gün kulağını büyük bir ağacın gövdesine daya ve dinle bak, kaç tane insan sesi duyacaksın, her bir dal insan olur onun içinde, iri dallar cılız dalların üstüne basarak güçlenir, güçlü dallar birleşir, gövde olur, karşıdan bakınca heybeti insanı ürkütür. Dersin ki bu ağaca artık hiçbir şey olmaz.”

        “Sonra bir rüzgâr eser, yılların büyüttüğü ağacı ikiye böler, ne dal kalır ne budak. Bundan sonra ikisinin de birbirine hayrı olmaz, ikisi birden kurur. Yazık değil mi bunca emeğe?”

 Üzülme Arif amca yine ekeriz, yine büyütürüz.

 “Ekeriz, ekeriz kızım da bir ağaç kolay mı büyüyor? Bir fidanın adam olması yıllar sürüyor, buna can mı dayanır?”

         Dayanır Arif amca. Senin ömrün bana, benim ömrüm benden sonrakilere dayanır. Yarın sen bir fidan al, ben çapayı alayım elime. Yeni bir fidan dikelim. Bizim fidanımızın dalları birbirinin üstüne basmasın. Bütün dallar bir bedende özgürce yaşasınlar. Rüzgâr bazen kül eder, bazen har eder. Biz rüzgârı ateşimize har edelim, haftaya da benim için bir fidan daha dikelim. Hem sen demez miydin ağaçlar da insanlar gibi el ele büyür diye…        

                                                                                                                                                                                                    SONGÜL AYDIN

MUHABBETNAME KÖŞESİ “ Nedir, Dedim Bu Yaşamak? \ Bir Düş, Dedi; Birkaç Görüntü…”*-Zuhal Duran

Merhaba Can Ablalarım,

Uzun zamandır yazmayı düşünüyordum size tekrar. Ama bir türlü yazmaya değer bir şey bulamıyordum. Ta ki BBKT ile gittiğimiz Ankara turnesine kadar… Turnede şans eseri yolum Ulucanlar Cezaevi Müzesi’ne düştü. Yazacaklarım güzel şeyler değil ama bu tesadüf çok güzeldi benim için. Çünkü orayı görmeyi gerçekten istiyordum.

 Ulucanlar Cezaevi; 1923 yılında askeri depo olarak kullanılmak üzere inşa edilmiş, 1925 yılında yapılan tadilatlarla cezaevi olarak kullanılmaya başlanmış ve birçok acıya, ölüme ev sahipliği yapmış bir yer sizin de bildiğiniz gibi... Özellikle askeri darbe dönemlerinde…

29 Kasım günü bir anda orda buluverdim kendimi. Bahçesine adım atar atmaz hissettiklerimi tam anlamıyla tarif etmeme imkân yok. Bunu yapmayı denemem gerekirse şunları söyleyebilirim ancak; Erdal Eren, Deniz Gezmiş, Hüseyin inan, Yusuf Aslan, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Nazım Hikmet, Yılmaz Güney, Ahmed Arif, Necdet Adalı, Fakir Baykurt, Yaşar Kemal ve daha nicelerinin seslerini duydum. O an hissettiğim hüznü, burukluğu ve öfkeyi hiçbir zaman bu kadar derinden hissetmemiştim. İşte buradaki kapıların ardında yaşanmıştı onca acı, onca ayrılık, onca işkence ve ölüm. Cezaevinin taş duvarları, demir kapıları, içerdeki fotoğraflar, eşyalar, ranzalar, mumdan heykeller, hepsi konuşuyordu. Canlıydılar ve yaşadıklarını, gördüklerini anlatıyorlardı. Ta içimde hissettim bunu, duydum. Ranzalarda bağdaş kurmuş oturuyordu mahkûmlar ve dışarıyı, gökyüzünü, uçurtmaları hayal ediyorlardı. Kapıların önündeki bekçiler pis pis sırıtıyorlardı.

Kafamın içinde Rodrigo’nun Gitar Konçertosu çalıp durdu.  Joaquín Rodrigo bu eseri  II. Dünya savaşının yaşandığı dönemde bestelemiş. Kafamda çalmasının nedeni ise Deniz Gezmiş… Deniz idam edilmeden önce, çay ve sigara eşliğinde bu eseri dinlemiş ya... Bu onun son isteğiymiş ya... Yaşananların tümünün fon müziğinin bu ezgi olduğunu düşünmüşümdür hep. Bana direnişi, direnen güzel insanları,  yaşayamadıkları ya da yarım kalan aşklarını, onların fikirlerini ve daha güzel bir dünyaya duydukları umudu, bu umuda duydukları aşkı anımsatmıştır bu ezgi her daim. Annelerin, babaların gözyaşları, çocuklarının onurlu ve dimdik duruşları, dile gelememiş elvedaları ve merhabaları, sıkılan ya da sıkılamamış elleri, içilen içilemeyen sıcacık çayları vardı bu duvarlarda, bu kapıların ardında.

Bir odaya girdim. Ranzaların birinde Erdal Erenin fotoğrafı… Gencecik, samimi, onurlu duruşu, hele o gözlerindeki sözler… Boğazım düğümlendi. Gözlerim dopdolu. O hep öyle kalacaktı. Hep 17… hep güzel ve gencecik… Erdal, idam edilmeden 16 saat önce kendisini ziyaret eden gazetecilere "avukatıyla görüştürülmediğini, 18 yaşının altında olmasına rağmen idam edilmek istendiğini, yaşının 18'den küçük olduğunu tespit edecek olan kemik testi yapılması talebinin kabul edilmediğini, vurduğu söylenen jandarma erine çok uzaktan ateş açtığını ama otopside yakın atışla öldüğünün kanıtlandığını, kendisini ibret olsun diye asacaklarını ve ölümden korkmadığını" söylemiş. İdam kararı verilen Erdal’ın 17 olan yaşı bir gün içinde 18 olarak büyütüldü ve sonrasında hemen idam edildi biliyorsunuz. 25 Eylül 1964’te başlayan hayatı, 13 Aralık 1980 de elinden alındı, sorgusuz sualsiz. Bin kez lanet ettim. İçinde kötülükten başka bir şey taşımayan insanlara; sadece güzel bir dünyada, çocukların özgürce uçurtma uçurmasından gayrı bir dileği isteği olmayan Erdal’ı, içinde sevgilerin en güzelini taşıyan bu gencecik insanı öldüren o kapkara zihniyete bin kez lanet ettim. Keşke elimden daha fazlası gelebilseydi. Elimden daha fazlasının gelememesine de lanet ettim bir kez daha. Erdal’ı düşünürken kafamdaki müzik değişti bir an. O anlarda “büyü de baban sana \ büyü de büyü\büyüyüp de on yedine geldiğinde baban sana idamlar alacak…” diyordum.

Bir başka odaya girdim sonra. Deniz’in hırkası; nasıl da canlı, nasıl onurlu… Yumruğu havada, gözlerimin önünde benim güzel abim, uzun abim, uçurum çiçeği abim. Kulağımda yine aynı müzik, Rodrigo ve gitarı. Hemen yanında Hüseyin’in darağacına giderken üstünde olan penyesi… Beyaz… Son sloganı kulaklarımda... “Yaşasın işçiler, köylüler ve yaşasın devrimciler. Kahrolsun faşizm” Ve onun yanında Yusuf’un kaşkolü… Son mektubu. Az ilerde işkence aletleri. Bu nasıl bir tezat? Aklım hiçbir zaman almadı ve almayacak. Bu güzel insanların, böyle şeyler yaşamış olmasını bir türlü kabullenemiyorum. Hiçbir zaman kabullenemeyeceğim. O işkence aletlerini kullananları, kullandırtanları anlayamayacağım ömrüm boyunca... Verilen emirlermiş, var olan yasalarmış, kanunlarmış, vatan(beton) millet sakaryaymış… Bunların hangisi yapılanları haklı çıkarabilir ki? Kendilerini, yaptıklarını savunmaya hakları yok. Bu konuda katıyım evet. Onları, ağabeylerimi, ablalarımı geride kalanlarını düşündükçe duyduğum sızı, kalp ağrısı asla dinmeyecek. “Onları” susturmak adına darağacına yürüten zihniyete, karanlıkta yaşamaktan mutlu olanlara öfkem bitmeyecek. Onların uğruna ölümü göze aldıkları güzel dünyayı hayal etmeye, umut  etmeye, gerçek olması için çabalamaya devam edeceğim, edeceğiz.

Darağacına onurlarıyla, umutlarıyla ve geride bıraktıklarına olan inançlarıyla yürüyen o güzel insanlar her zaman yüreğimde olacaklar. O küçücük görüş kabinlerinde konuşanlar, konuşulanlar, analar, babalar, evlatlar her zaman benimle, bizimle birlikte olacak, yaşayacaklar.

İşte tam da burada, Grup Yorum’un  ‘Bir Görüş Kabininde’ şarkısı geliyor aklıma…  “ne kadar da ufalmış bedenin/ gözyaşıma sığdın sen/ gözyaşıma sığdın sen/ açlık mı yemiş ömrünü yavrum/ al sütümü iç kızım/ saçların beyazına mı/ sakladın alevini/ yoksa güneş sende mi batıyor/ batıyor geceleri/ eriyen bedenimi düşünme/ göğü giydim üstüme/ yüzünü asma kederine anam/ yiğitler bitmez bizde/ bir ateş olup yaksa da gidişiniz/ analar biter mi/ ölüm toplasa da çiçekleri/ çiçekte tohum biter mi”

İşte böyle ablalarım. Yaşananlar, gördüklerim kötü, evet. Ama ne olursa olsun, bu gün hala güzel şeyler söyleyen, bu uğurda o karanlık zihniyete karşı dimdik durabilen insanlar var. Umudumuz tükenmeyecek. Karanlığa aydınlık olmuş ağabeylerimin, ablalarımın, arkadaşlarımın güzel anılarına saygıyla ve büyük bir sevgiyle…

Söylemek istediğim son bir şey var, belki biliyorsunuzdur ama…

   Yönetmenliğini Tunç Başaranın yaptığı 1989 yapımı ve uzun metrajlı bir film olan “Uçurtmayı Vurmasınlar” , Ulucanlar Cezaevi’nde çekildi. Bu film benim en çok sevdiğim yerli filmdir. Beş yaşındaki dünya tatlısı Barış’ın gözünden, kadınlar hapishanesinin ve karşılıksız, masum, küçük bir yürekteki koskocaman sevginin öyküsüdür anlatılan. Şu replikler ise unutulmazdır benim için:

     Barış : “ Niye uçmuyor İnci? (uçurtmayı kastederek)
     İnci  : “ Uçar bir gün! 
                                                                                     ZUHAL DURAN


* Dize Ömer Hayyam’a aittir.