GECİKMİŞ BİR TEŞEKKÜR

                                        
          Bazı şeyleri geç fark ediyor insan. Çoğunlukla da fark edebilmesi için bir neden gerekiyor. Eskilerden bir şarkı, bir türkü, bir koku, bir görüntü… Yok, anımsamaktan söz etmiyorum. Anımsamada da benzer uyaranlar etkili olabiliyor, doğrudur. Ama anlatmaya çalıştığım şey başka. Fark edebilmekten söz ediyorum. Yaşadığımız bir şeyin içimizde yaptığı değişimi, bir deneyimin kişiliğimizde yarattığı evrimi, yani özetle neden sonuç ilişkisini kuruveriyorsunuz kafanızda yıllar sonra.  Bu sessiz sedasız evrimin, çoğunlukla da gizli kalmış kahramanlarına bir teşekkür bile edemediğinizi görüyorsunuz.

         Bulutların bir dağılıp bir toplandığı, havanın yağsam mı yağmasam mı diye nazlanıp durduğu bir öğlen üstü… Hava da nasıl soğuk… Kentte hasat festivali başlıyor. İsmi çok uzun aslında. Aklımda tutamıyorum tamamını. Kış festivali dedim mi anlıyor herkes zaten. Günde en az iki kere parkın içinden geçme günlerim geliyor demektir. Acayip sevinçliyim. Sevincim,  kurulan stantlara. İki hafta boyunca parkın içi cıvıl cıvıl, ışıl ışıl olacak yani. Tam bir panayır havası…  Tedavi edilemez derecede bir küpe hastası olarak büyük bir sevinçle takı stantlarının açılmasını bekliyorum. Pamuk helvacı da var tabii işin içinde. Pembe pembe pamuk yığınları olmazsa şenlik olmuyor ki. Bayram çocukları neşesiyle, stantlarına yerleşmeye çalışan esnafın arasından geçip giderken birden karşımda buluyorum Ayfer Hocamı. İşte budur… Aynı neşe O’nun da gözlerinde...  Rengârenk atkısının neşesi mi vurmuş yoksa gözlerine? Hayır canım, bal gibi de parlıyor gözleri işte. Bir şeyler onda da bahar etkisi yaratmış belli ki.  Hiç girizgâha gerek duymadan, neden söz edeceğimi anlayacağından öyle eminim ki, “Oyyy” diyorum, “nasıl da seviyorum bu cıvıltıyı”.  Gençlik merkezinin hemen yanında, kuru meyveler satan bir tezgâhın önündeyiz.   Saatlerdir süren sohbetimize devam ediyormuş gibi, pür neşe,  lafı alıyor ağzımdan Ayfer Hocam, “Evvveeettt, aynen öyle. Bak, bekliyoruz festival açılışına haberin olsun. Minikleri mutlaka görmen lazım…”  Minikleri mutlaka görmem lazım… Sihirli sözcükler bunlar işte. Minikler… Halk oyunları ekibi…  Bundan daha güzel davetiye olur mu?


          Amma ve lakin bir şeyler oluyor. Normalin biraz dışında bir hareketlilik var büroda.  Çok gecikiyorum.  Ama aklım küçücük zeybeklerin, koca adamlar gibi sert bakmaya çalışan çocuk gözlerinde. Öyle olduğunu oğlumdan biliyorum. Sekiz yaşlarında falandı, arkadaşlarla karar verip, çocuklarımızın ellerinden tutup Ayfer Hocam’ın kapısına dayandığımızda.

          Nasıl da güzeldirler kim bilir. Tabii ki kaçırıyorum gösteriyi. Sonuna zar zor yetişiyorum. Mintiriminnacık adamlar ve kadınlar, sırmalı cepkenlerin içinde kocamanlar. Heyecandan titriyorlar belli ki. Ve belli ki çok alkışlanmışlar. Yanakları al al olmuş. Gözleri parıldıyor her birinin.  Bu kadar mı güzel olunur? Tabii ki anneler, babalar, nineler, dedeler, teyzeler…

            Aaaaa… N’oluyor yahu? Kendimi görüyorum gösteriyi en önde izleyenler arasında. Elimde bir fotoğraf makinesi, Yılmaz’ı arıyorum çocukların içinde. Hepsinde aynı kıyafet, karışıveriyor görüntüler. Şu yüzü protokole dönük olan Yılmaz mı?  Hay Allah ya... O kadar da tembihledim oysa yüzün bana dönük olsun, poz ver de çekeyim falan diye. Çocuk işte. Ben bu kadar heyecanlıysam, o mahvolmuştur kesin. Birden sarsılıyorum. Kalabalığın arasında yakalamaca oynayan iki çocuk, yanımdan geçerken ardı ardına çantama çarpıp beni kendime getiriyorlar. Tabii ya… Yıllar önceydi o. Her birisi büyüdü, koca adamlar oldular. Lise son işte... Seneye belki de üniversite… Ama ne güzel günlerdi.

            İlk kim akıl etti çocukları halk oyunları kursuna yazdırmayı? Muhtemelen Nurşen’di. Çoğumuzdan daha deneyimli bir anne ve veliydi. Bizi bir araya getiren de oydu aslında. Ama dur şimdi. Özlem de önermiş olabilir halk oyunları kursunu. Ne de olsa ana sınıfı öğretmeniydi bizim çocukların.  Aklıma gelirse sorayım bir ara. Her neyse…  Üçüncü sınıfa geçtikleri kıştı. Toparladık çocukları, gittik sevgili Ayfer Arıcan’ın başına. Şanslıymışız, yeni bir minikler ekibi kurulacakmış. Hüseyin Hoca çalıştıracakmış bizimkileri. Hüseyin Demirsaban… Deneyimli bir arkadaşmış. … Bak ben hatırlamıyorum; ama Yılmaz’ı zorla götürüp izletmişim yetişkinlerin çalışmasını. Ve ekibe dâhil olmaya ikna etmek için de bayağı çaba harcamışım.  Neden o kadar zorladığım belli aslında. Birazdan anlatacağım onu da.

            Endüstri Meslek Lisesinin buz gibi spor salonuna doluştuk. Yirmi, yirmi beş çocuk…  Hepsi de aynı yaşlarda. Basket potalarının altında koşuşturanlar, annesinin dizinin dibinden ayrılmayanlar, düğünlerde ille de zeybek oynayan babalarından kaptığı figürleri yapmaya çalışanlar… Ayfer Hocamla Hüseyin Hocam sahanın ortasına gelip dikiliyorlar. Çocuklar toplaşıveriyor etraflarına. Kısa bir tanışma faslından sonra sıraya giriş, ilk figür… Biz anneler, o andan itibaren lisenin koca spor salonunun mütemmim cüzüyüz .  Sanki biz öğrenmeliyiz, sanki biz çıkacağız gösterilere.  Biri çıkıp salonda yankılanan sesiyle “ haydefeleeerrr” dese, atacağız kendimizi ortaya.  O kadar yani.

            Bir ayı dolduruyoruz koloni halinde, kursun en devamsızlık yapmayan anneleri olarak. Bak, ne iyi etmişim de zorlamışım Yılmaz’ı. Bu çocukta var bir şeyler. O kollarını şahin gibi kaldırışı, yere güümm diye diz vurmalar falan… En çabuk benim oğlum öğreniyor aslında, ama ağırdan alıyor biraz, arkadaşları utanmasın falan diye her halde. Ya o bakışlar… Kanında var efelik. Kırk bir kere maşallah benim oğluma. Ama canım, şimdi yanlış anlaşılmasın da, ben de az emek harcamıyorum hani. Çalışmadan eve gelir gelmez yorgun bitkin televizyonun başına çöken çocuğu yerinden kaldırıp, yarım saat daha figürleri tekrarlatmasam unutur ki hemen. Başıboş bırakmaya gelir mi çocuk kısmını? Birinci sınıftan itibaren onunla beraber oturup matematik ödevi yapan kim? Heheyyyt be… Şu anaların hakkı ödenmez ya, neyse… Bir gün anlarlar kıymetimizi belki. E uğraşıcaz tabii ki. Bir deha öyle kendiliğinden ortaya çıkmaz sonuçta, dii mi ama.  

           Çıkışta yakalıyorum Hüseyin Hocayı. “Hocam, ne diyorsunuz? Nasıl gidiyor?” “Gayet iyi” diyor, “ekipten memnunum. Gayet uyumlu ve çabuk öğrenen bir ekip oldular. Böyle giderse haftaya Harmandalı’na geçebiliriz.” Haydaaa… Bu ne şimdi? Bu kadar mı yani? Tam bir hayal kırıklığı… “Hanımefendi, çocuğunuzdaki müthiş ritim duygusunun, harikulade dans yeteneğinin ilk günden itibaren farkındayım. Bu yeteneği lütfen ciddiye alın ve köreltmeyin. Devlet Opera ve Bale Topluluğuna layık bir yetenekten söz ediyorum burada, dikkatinizi çekerim. Bakın harcatmam bu çocuğu, haberiniz olsun” falan demesi gerekmiyor muydu yahu? Tamam, opera ve bale kısmı olmaya da bilirdi. Ama, ama, ama yani…  Ayy evet ya, tabii… Daha bir ay oldu. Bi sürü çocuk arasında Yılmaz’ı şıppadanak fark etmesini bekleyemem ki…

          Üçüncü ayın sonunda, çalışma aralarında hocaları bire bir yakalamak suretiyle  yaptığımız minik veli toplantılarında duymayı beklediğim pek çok şeyden, hiç kolay olmasa da vazgeçmiş oluyorum. Evet, ortada bir ekip var. Halk oyunları, hayatın genelinde olduğu gibi, sağlam, disiplinli, uyumlu bir ekiple birlikte yapılabilinecek bir şey. Ekipteki herkesin iyi olması gerekiyor. Birisinin hatası, diğerlerinin yıldızını falan parlatmıyor. Ve ekibin her üyesi, zincirin bir parçası... Birisi koparsa, zincir dağılıyor.  Artık bakıyorum da, Umut ne de güzel yapıyor kendi etrafında dönme hareketini. Ekip başı “haydeefeleeerrr” derken Ahmet’in yere diz vuruşu şahane yahu. Canı acımıyor mu acaba? Oyy Anıl’ın bakışlara bak. Kartal gibi ya… Çok tatlılar. Ya kızlar… Yaren, Ezgi, Sezen… Ay kuğu gibiler ya. Aferin çocuklara. Karyolamın Demiri’ni öğrenmeye başlayacaklar haftaya. Kaç etti? Dördüncü oyun mu bu?

         Bir Sekiz Eylül günü,  kütüphanenin önündeki gösterilerini hatırlıyorum. Nasıl muhteşemdiler. Her birini ayrı ayrı gördüm. Birlikte, koca bir gövde gibiydiler.

         Teşekkürler sevgili Ayfer Arıcan, teşekkürler sevgili Hüseyin Demirsaban ve gençlik merkezinin tüm çalışanları. Sizler sadece iyi halk oyunları ekipleri yaratmıyorsunuz. Aynı zamanda biz iflah olmaz annelerin saçma sapan hırslarını, belki de hiç fark etmeden ve fark ettirmeden yavaş yavaş törpüleyip bizlerden normal insanlar çıkarıyorsunuz. Hayat,  dev bir ekip işi… Kimsenin tek başına mutlu olamayacağı, herkesin ayrı ayrı vazgeçilemez bir değer olduğu bu dev ekibin hâlâ bir parçası olamamışsak yazık bize. Ha… Bir de… Hiçbir çocuk mükemmel falan olmak zorunda değil. Bırakalım da içlerindeki cevheri kendileri keşfetsin.


   SONSUZ 02.02.2015

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder