MUHABBETNAME-ZUHAL DURAN

Bu hafta bize değil, bizim de tanıdığımız ve sonucu net anlaşılamayan bir dava sonucu hapishaneye girmek zorunda kalan sevgili Zafer Kaygın’a yazdığı bir mektubun kopyasını yollamış sevgili Zuhal Duran…

Sevgili Zafer’e…

“Yağmur çiseliyor
Serez çarşısı dilsiz
Serez çarşısı kör
Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü
Yağmur çiseliyor…”

Nazım Hikmet ( Şeyh Bedrettin Destanı’ndan)


Güzel yürekli, aydınlık yüzlü dost, dostum, Zafer. Bu mektubu çok daha umutlu, çok daha neşeli bir ruh haliyle yazmayı o kadar çok isterdim ki. Ama yine de biliyorsun, ne olursa olsun umut tükenmez bende, bizde…

Kendimi kötü hissediyorum biliyor musun? Çünkü sen, o uzun Edirne günlerinden sonra, gökyüzünü tekrar dikdörtgen bir çerçeve dışında görmeye başladığından beri adam akıllı, keyfimizce, gönlümüzce sohbet edemedik bir türlü. Fırsat yaratamadım. Kendi dertlerimle o kadar meşgul bir dönem geçirdim ki. Gerçekten çok üzgünüm bunun için. Sen içerdeyken çok şey konuştuk, çok şey paylaştık. Paylaştıklarımızın üstüne yeni şeyler, sohbetler ekleyemedik.  Ağız dolusu sövemedik olan bitene, olmuş ve olacak olana. Yine de her zaman bildim ben, hissettim yanımda olduğunu, desteğini. Evet dost elin her zaman yanımdaydı. Kabul ediyorum evet, günah çıkarmak istiyorum. Bak, sevdiğin dizelerle başladım mektubuma.  Gerçekten özledim seninle konuşabilmeyi.

Hani bana kızgın olduğunu düşündüğüm zamanlar bana “Sen bir kahraman arıyordun kendine” demiştin ya, düşünüyorum da, haklılık payın vardı. Fark şuydu ama, kahraman aramıyordum. Sen vardın, dostluğun vardı ve bu, benim hayatımda kahraman olman için yeterliydi. Dostluk,  gerçek dostluk, kahramanlıkla eşit düzeyde sanki...  Süper güçlerin yok ama, bazen bir cümlen, belki yazılan, belki söylenen, her şeyi değiştirebiliyordu. Örnek vermek istiyorum tam da burada. Hani sen her şeye rağmen, ne olursa olsun “ yaşamak güzel şeydir be kardeşim” diyorsun ya, kötü hissettiğim, bir şeyleri içinden çıkılmaz bulduğum, hatta dibe battığımı düşündüğüm zamanlarda senin bu cümleyi söyleyişin geliyor aklıma. Hâlâ elimden tutup ayağa kaldırıyor beni bu cümle. Nazım Hikmet, güzel adam…  O seni ayağa kaldırıyor bu cümlesiyle, sen ise dostlarını. Hayır, gerçekten abartmıyorum. Söyler misin bana, bu kahramanlık değil de ne?

Yazdıkların geliyor sürekli aklıma. Ben kocaman gökyüzünün altında yazdım hep sana, sen o dört duvar arasında kocaman dünyanı, dünyayı anlattın bana.  Sana bir şey daha söyleyeyim mi, senden çok şey öğrendim, tahmin edebileceğinden fazlasını. Dostluğunun dışında çok iyi bir öğretmensin ayrıca. Hayır arkadaş, hayır. Abartmıyorum. Abartmayı sevmiyoruz ki biz zaten.
Bazen radyo dinleme isteği duyuyorum. Senin radyo dinlerken yazdıklarını okuduğumda, senin dinlediğin şarkıları dinliyormuş gibi hissederdim. Çok iyi gelirdi bu bana. Aynı şekilde hissetmeyi özlüyorum bazen. Sonra kızıyorum kendime. Bulunduğun, yaşadığın durumu düşünüyorum. Sana yapılmış olan haksızlığı düşünüyorum. Nasıl, neden çaldılar hayatının o günlerini senden? Okuyoruz, görüyoruz, duyuyoruz, biliyoruz olanı biteni, tamam. Ama almıyor işte aklım bir türlü ve almayacak arkadaş.  Dünyaya bizim gözlerimizle, senin gözlerinle bakan, insanca ve dayanışmayla paylaşarak yaşama arzusu dışında, hiçbir şahsi çıkarı olmayan, bunun için sesini çıkaran insanların başlarına gelen bu saçmalıkları aklım, mantığım, yüreğim almıyor, anlayamıyor, kabullenemiyor.  Senin gençliğini, yıllarını elinden almak istiyorlar, daha ötesi var mı? Neyi paylaşamıyorlar Zafer, niye paylaşamıyorlar? Ne yetmiyor da başkalarının özgürlüğüne, vicdanlarına, ceplerine, önlerindeki bir tas çorbaya saldırıyorlar? Gözlerimizin içine soka soka, yüreklerimize iğnelerini saplaya saplaya yapıyorlar her şeyi.  Neden gıkımız çıkmıyor hâlâ?  Daha neyi bekliyoruz, daha kötü neyi bekliyoruz? Sana çok sordum bu soruları. Kaç defa anlattın. Ama bazen şaşırıyorum hâlâ, üzülüyorum, kırılıyorum, öfkeleniyorum. Ne zaman yeter diyeceğiz biz Zafer? Seni yine dört duvar arasına gönderdiler.  Kafandaki, yüreğindeki aydınlık düşünceleri, istekleri söndüremeyecekler ki!

Sen yine, her şeye rağmen “yaşamak güzel şey be kardeşim” diyeceksin. Bunu biliyorlar ve bundan korkuyorlar. Korku… Korkağın dik alası onlar. Korkaklığı en iyi onlar bilir. Korkuyu bizden öğrenemezler, senden öğrenemezler. Öğretmeye çalışıyorlar insanlara, küçücük çocuklara.  Oysa onlar hayal etmeli sadece, sınırsız, sansürsüz. Ülke… Körebe oynayan bir çocuk sanki…  Hani ortada olan, gözleri bağlanmış olan. Gözlerindeki bağı açmak yerine, elleri sağda solda, birileri var mı diye aranıyor, arkasından el çırpanı, şakşakçıyı yakalayıp gözlerini açmasını umuyor. Bütün gücün sadece kendi ellerinde olduğunu bir türlü fark edemiyor.  Bunu dile getirenleri ise, seni örneğin, oyunbozanlıkla suçluyor. Doğruları bilmek istemiyor, kendine güvenmiyor.

Ne yapmalı Zafer; nasıl yapmalı? Hep düşünüyorum bunu.  Kendi kendime suç işliyorum, ortak oluyorum suçumuza. Elimden düşünmek dışında bir şey gelmiyor. Keşke tüm bunları yaşamana engel olacak kadar güçlü olabilsem. Her zaman yanında olabilirim ancak. Hasılı benim can dostum, tam da bu noktada ne diyebilirim artık, bilemiyorum. Çok şey söylenebilir. Aklımdan geçenleri tahmin edeceğine eminim. Bu konuda her zaman iyiydin çünkü.


Umuyorum.  Daha güzel günlerimiz olmasını, gönlümüzce konuşabilmeyi, gülebilmeyi, paylaşabilmeyi…  Ve şunu aklından asla çıkarmamanı istiyorum can arkadaşım, sen bizim onurumuzsun. Eminim ki bizler de senin. Dost elin her zaman yanımızda, dost ellerimiz her zaman yanında.

Mektubuma son verirken, geleneğimize devam edeceğimi belirtmek isterim.  Anlayacağın, yine şiirle son bulacak yazdıklarım. Ahmed Arif… Bilirim seversin. Veda cümlesi kurmayacağım.  Sevmem bilirsin. Hem, veda yok bizim lugatımızda, değil mi?

İÇERDE
“Haberin var mı taş duvar?
 Demir kapı, kör pencere,
 Yastığım, ranzam, zincirim,
 Uğruna ölümlere gidip geldiğim,
 Zulamdaki mahzun resim,
 Haberin var mi?
 Görüşmecim, yeşil soğan göndermiş,
 Karanfil kokuyor cıgaram
 Dağlarına bahar gelmiş memleketimin...”

                                                                                    Ahmed ARİF



    ZUHAL DURAN/  01.02.2015

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder