Kütahya’dan
gelin geldiğinde on beş yaşındaydı Didar Hanım. Babaannesinin hac kafilesinden arkadaşı
Hamide Hanım’ın torunu İlyas’la görmeden, görüşmeden, görücü usulüyle
evlendirilmiş, küçük kasabanın yabancıl gelini olmuştu. “Çok zenginler” demişti
babaannesi. “Bi evin bi oğlu. Rahat edersin. Evlerinde hizmetkarlar dört
dönüyormuş. Görmüş geçirmiş insanlar.” Didar Hanım hizmetçiler elinde büyümemişse de
sıkıntı yüzü görmemişti evleninceye dek. Babasıyla amcasının çalışıp bütün
aileyi geçindirdikleri çini atölyelerinde, dedesi hâlâ işin başındaydı. Üç
ailenin birlikte yaşadığı koca evi annesiyle yengesi sessiz sedasız, kavgasız
gürültüsüz çekip çeviriyordu. Amcasıyla yengesinin çocuğu olmamış, köylerinden
bir garibanın yeni doğmuş kızını evlat edinmek istediklerinde de dedesinin “ne idüğü belirsiz birine mi kalsın
mal mülk? Didar sizin de kızınız değil mi?” itirazı üzerine kalakalmışlardı.
Didar’ı kendi kızları gibi sevmeseler belki diretirlerdi. Ama işte üzüm gözlü,
kömür saçlı kızcağız ellerine doğmuştu ya, kendi doğursa ancak bu kadar severdi
yenge. Bir tanecik cici annesiydi Didar’ın. İlyas bir evin bir oğlu, Didar üç
evin bir kızıydı velhasıl kelam.
Bir kamyon yükü çeyizle, sırma
işlemelerle, iğne oyalarıyla, güzelliği gençliğiyle günlerce konuşulmuştu Didar
kasabada. İmrene imrene anlatılanlardan çok, fesat fısıltılar dolaştı
ortalıkta. Kasabada kız mı kalmamıştı? Çeyizse çeyiz, güzellikse güzellik...
Kütahya’dan kız almak da neyin nesiydi? Kasabanın en büyük, en güzel evine
insanlar akın etti üç gün sonra. Kaymakamın, belediye reisinin, mal müdürünün, komutanın
hanımları, gelin mevlidinin şeref konuğuydu. Kuş sütü eksik sofrada,
kayınvalidenin yanına oturtuldular. Hemen yanlarında kırmızı kadifeden sırma
işlemeli dal elbisesiyle Didar, peri kızı sanırsın…
Anasının, yengesinin kına sabahı oturtup
verdikleri öğütleri unutmamak için bir bir sayıyordu içinden. Yeni gelin
konuşmazdı. Her lafa girmezdi. Kocaya, kayınvalideye, hele de kayınpedere
sesini çıkarmak en büyük günahtı. Surat asmak ayıptı. Gülmek dediğin ayarında,
kararında güzeldi. Gebe kalırsa, doğuma yakın odasından çıkmamalıydı. Tepe gibi
karnıyla kayınpederin yanında dolanmak olmazdı… Hiç birini unutmadı. Ama en
kolayı susmaktı. Ana kokusuna doyamadan koca koynuna girmek… Konuşacak ne
kalmıştı?
Çok sürmedi Didar’ın yeni gelin
sefası. Evde her işi hizmetçiler kotardığından, ona oturmak, giyinip kuşanıp kayınvalidesiyle
gelin gezmelerine gitmek düşüyordu. Aylardır bu durum hep aynıydı. Ama değişen
bir şey vardı ki, işte ona alışmak çok zordu. İlk günden beri bir kez olsun
gözlerinin içine bakmayan, kendisine tek kelime söz söylemeyen kocası, artık eve de çok geç gelir olmuştu.
Akşam yemeğini yer yemez dışarı çıkıyor, ev halkı kim bilir kaçıncı uykudayken,
sabaha karşı hırsız gibi sessizce eve giriyor,
çıt çıkarmadan odaya geliyor, pijamalarını giyip yatıp uyuyordu İlyas.
Didar bütün itaatkârlığıyla sadece susuyor, en fazla “aç mısın?” diye soruyor,
ama cevap alamadan kocasının horultusu eşliğinde, çaresiz yanına yatıp uyumaya
çalışıyordu.
Kurban bayramı sabahıydı. Ezandan
önce uyanıp hazırlandı Didar. Kayınpederi ve kocası camiye gitmek için
çıkarlarken ceketini tuttu kocasının. Kulağına eğilip fısıldadı sessizce “ annemlere de gideriz değil
mi?” İlk kez Didar’ın gözlerinin içine
baktı İlyas. Küfreder gibi, dövecekmiş gibi… Eğilip karısının kulağına,
fısıldadı yılan gibi, “ çok meraklıysan topla pılını pırtını, götürüp bırakayım
ananın evine…” Öfkeyle kapıyı çarpıp çıktı babasının ardından. Koca ev,
Didar’ın etrafında fır döndü. Tutunacak yer aradı. Yığıldı kaldı çuval gibi.
Kayınvalidesi yetişemedi gelinini tutmaya. Bağırıp hizmetçileri topladı başına.
Kaldırıp sofadaki sedire uzattılar Didar’ı. Soğan kesip getirdi birisi.
Koklattılar ayılsın diye. Arabayı
yolladılar hükümet tabibine. Bayram falan demedi, koştu geldi doktor bey. Tansiyonunu
ölçtü, nabzına baktı… Önemli bir şey yok gibiydi, ama tahliller için bayramdan
sonra hastaneye gelmeliydi gelin hanım. Emin olmak lazımdı. Ha… Bir de ağır
kaldırmamalı, ani hareketler yapmamalıydı. Ne olur ne olmaz, gebe olabilirdi.
Evde hava birden değişti. Herkeste
bir hafiflik, bir sevinç… “ Hele bi de oğlan olursa…” diyordu kayınpederi,
“dile benden ne dilersen gelinim. Bayırdaki bağ senindir bilesin.” Kayınvalide
kuyumcuya gitti ilk iş. Adettendi, hasır örgü bilezikle gerdanlık siparişini
verdi şimdiden. Terzi çağırıldı eve. Didar’a gebelik elbiseleri diktirildi
çeşit çeşit. Allısı, morlusu, ipeklisi, keteni… Lohusalık gecelikleri
getirtildi şehirden renk renk. Satenler, ipekliler, poplinler… Bebek için örgü
hırkalar, tulumlar sipariş verildi. Yatak takımları, mama önlükleri… Hepsi de
ibrişim iğne oyalı. Doğuma bir ay kala, bir sabah, annesiyle yengesi çıkageldi
Kütahya’dan. Dünyalar Didar’ın oldu. Nasıl da özlemişti ikisini de. Davul gibi
karnını unutup kenetlendi anasına. Hasretinden ağladı, ağladı. Cici annesi
karnına baktı baktı, etrafında döndü dolandı, “nur topu gibi bir oğlan gelecek
inşallah” dedi. Hiç yanılmazdı.
Bir
ay geçti geçmedi, bir gece yarısı kan ter içinde doğdu Mustafa Uğur. Kendi adıyla birlikte, uğurlu
kademli olsun diye bir de Uğur densin istemişti torununa kayınpeder. Didar’ın
ve Mustafa Uğur’un etrafındaki insan seli bitmek tükenmek bilmiyordu. Komşular,
uzak yakın akrabalar, nineler, dedeler, hizmetçiler… Sadece İlyas, ilk birkaç
gün evde dolanmış durmuş, sonra eski günlerine dönmüştü. Gecenin bir yarısı
bebek ağlayıp uyandırıyor bahanesiyle odasını değiştirmiş, çatı katındaki bir
depoyu kendisine oda yapmıştı. Artık sadece birkaç dakikalığına, oğlunu görmek
için karısının yanına geliyor, Mustafa Uğur’u sevip, Didar’ın yüzüne bile
bakmadan çıkıp gidiyor, ertesi güne kadar bir daha görünmüyordu. Üzüntüsü
eskisi kadar derin değildi Didar’ın. Yüreğindeki boşluğu, küçücük elleri, yumuk
gözleriyle oğlu doldurmuştu. Onu emzirmek, yıkamak, altını temizlemek, süt
kokusunu içine çekmek… Yaşadığını hissetmek…
Kırk gün sonra evde yeni bir telaş
başladı. Didar’ın annesi ve yengesi Kütahya’ya dönmeden bebek mevlidi okutmaya
karar verildi. Bir yandan yemek telaşı, bir yandan kutlamaya gelip gidenler…
Mevlide iki gün kala, tam işler bitirilmiş, eksiklikler tamamlanmışken, İlyas
eve bir bavulla geldi. Bir de kadın… Kadın hamileydi, doğurdu doğuracak. Annesi
koşup karşıladı oğlunu. “ Hayırdır İlyas’ım? Bu hanımefendi kim?” İlyas başını öne eğip mırıl mırıl, duyulur
duyulmaz bir sesle, “Bizde kalacak bundan böyle” diyebildi. Geniş, pazen bir gebe elbisesi giymişti
kadın. Burnunu havaya dikip, dik bir sesle, “Ben Edibe” dedi. “Oğlunuzun
karısı… İmam nikahlı karısı… Hem de gelininizden önceki karısı… İkinci
torununuzun annesi Edibe…” İlyas’a döndü bütün gözler. İlyas gözlerini halıya
çivilemiş susuyordu. Eve bomba düşmüştü sanki. Herkes olduğu yere yığılıp
kaldı. İlk bağıran, kıpkırmızı kesilmiş suratıyla kayınpeder oldu, “Bu ne
rezillik, bu ne edepsizlik… Defolun gidin evimden… Sen misli oğlum yok benim…
Derhal defolun gidin…” “Sen bilirsin Mustafa
Ağa” dedi Edibe. “Yarın karakolda koca Mustafa Ağa, kumandana nasıl anlatacak
bakalım derdini? İlyas’ını nasıl kurtaracak bakalım mapusluktan?” Kayınpeder
öfkeyle bağırıp çağırırken İlyas çaresiz,
Edibe’yi kolundan tutup, çatı katına, odasına götürdü.
Kirpik kirpiğe değmedi. Sabaha kadar
kimse uyumadı. Herkes odasına çekildi.
Kayınpeder bahçeye çıktı. Ofladı, pufladı, sabahı etti. Gün doğar doğmaz
arabayı hazırlatıp karakolun yolunu tuttu. Komutandan önce gidip bekledi. Gelir
gelmez yapıştı koluna, mırıl mırıl başladı anlatmaya. “ Aman ha kumandan bey”
diyordu. “Rezil olduk. Ölsem daha iyiydi. Öleydim de görmeyeydim. Aman ha…
Aramızda kalsın… Ocağına düştüm, bi çare… ”
Komutan düşündü, düşündü, kentten tanıdığı bir avukatı aradı, kimden söz
ettiğini söylemeden uzun uzun anlattı, dinledi. “Demek mümkün değil ha?” dedi,
“demek anlaşılır, öyle mi?” Telefonu kapatıp, Mustafa Ağa’ya acıklı gözlerle
baktı. “Maalesef Mustafa Bey,” dedi. “Mümkünatı yok, mecbur kabullenicen. Kadın
şikayet ederse…” Mustafa Ağa yorgun ve on yıl daha yaşlanmış olarak döndü eve.
Ev halkını toplayıp etrafına, olup biteni bir bir anlattı. “Mecbur
kabulleneceğiz” dedi. “Doğuracak çocuğunu bu evde. Bizimle birlikte yaşayıp
gidecek. Gittiği yere kadar götüreceğiz. Mecbur… ” Didar’ın kolu kanadı
kırıldı. Benzi soldu. Bir gecede eriyip bitti sanki. Yüzü bir avuç içine
sığacak kadar kaldı. Kucağında oğlu olmasa görünmez oluverecekti. Eriyip akıp
gidecekti. Kayınpeder, ilk kez gelinini karşısına alıp, ağlamaktan şişmiş
yüzünü yere eğip, “benim gelinim sensin kızım” dedi. “Sen bu evin temelisin.
Oğlum olacak it nereye isterse defolup gitsin. Sen bu evin direğisin.” Didar
çoğunu duymadı bu sözlerin. Oğlunun
kundağını sıkılayıp kalktı sedirden. Odasına dönüp bağıra bağıra ağladı. İç
çeke çeke uyuyup kaldı halının üzerinde.
On gün kadar sonra, kuşluk vakti,
bir bebek sesi daha duyuldu evin çatı katında. Zayıf, çelimsiz, günsüz doğmuş
gibi, titreyip duran bir oğlan doğurdu Edibe. Sübyanın ne günahı var, deyip
Mustafa Uğur için yapılmış işlemeli kundaklara sarıp sarmaladılar oğlanı.
Mehmet oluverdi adı. “Hiç kusura bakmayın” dedi Edibe. “Babamın adını koyacağım
oğluma. Bir eve iki Mustafa yeter de artar bile.” Didar’a düştü nüfusta
annelik. İlyas’dan olma, Didar’dan doğma Mehmet… Kimse sormadı iki ay arayla
iki çocuk nasıl doğurulur diye. Oldu işte.
Aradan ne kadar geçti, hatırlamak
zor. Bir gün büyük bir kavga koptu çatı katında. Edibe bağırıyor, İlyas
susturmaya çalışıyordu. Bebeğinin nüfus defterini bulmuştu Edibe İlyas’ın
cebinde. Ana adı Didar… Bütün ev kulak kesildi. “Hani boşayacaktın?” diyordu
Edibe. “Hani nikah kıyacaktın bana? Ne demek ana adı Didar? Ne demek olmaz?”
“Eeehh” dedi İlyas. “Beğenmezsen çek git. İşte kapı. Olmaz diyorsam olmaz.
Kafana sok artık. Babam sağken…” İki gün sonra, geldiği gibi, tek bir bavulla,
öfkeden deliye dönmüş bir halde, kapıyı çarpıp gitti Edibe Mehmet’ini geride
bırakarak. Ev bebek ağlamasına kesti. Kayınvalide, hizmetçiler… Susturamadılar
bebeği. El kadar bebekten bu kadar ses çıksındı? Kayınvalide çaresiz, kucağında Mehmet,
emektar Naime bacıya dönüp “süt anne bulmak lazım bacı” dedi. “Yarından tezi
yok haber salmalı köye.” Didar gidip kayınvalidesinin yanına oturdu. Mehmet’i
kucağına alıp, elbisesinin düğmesini çözüp, sütten şişmiş memesini dayadı bebeğin ağzına.
Açlıktan kırılır gibi saldırdı Mehmet memeye. Ağzının kenarından akıtarak çekti
sütü. Küçücük parmaklarıyla süt annesinin elini tuttu. Memede uyuya kaldı.
Küçücük yüreğin atışını dinledi Didar. “Sabi sübyan işte” dedi, “ ne günahı var
ki…” 02.02.2016 SONSUZ
Ana kokusuna doyamadan koca koynuna girmek… Konuşacak ne kalmıştı? işte yorum bu tamda hikayenin içinde sadece bir cümle ama dünyaları anlarıyor anlayana
YanıtlaSil