Bacı Teyze/ Filiz Sonsuz

 Anons ediliyor. Bir saat Afyon’da duracakmışız. Kıymetli eşyalarımızı trende bırakmamalıymışız.  “Evet anne, merak etmeyin diye arıyorum. Afyon’dayız. Hı hı , bir saat... Tamam, inice ararım.” Karnım aç. Işıklı tabelayı fark ediyorum hemen, “VAGON CAFEE”. Annemin “yolculukta et yeme sakın” uyarısı gelse de aklıma, sucuklu tostumla çayımı alıp cam kenarı masalardan birine oturuyorum.  Yan masada oturan adam,  heyecanlı heyecanlı Kürtçe konuşuyor telefonda.  Kafeteryanın soğuktan buğulanmış camını elimle silip dışarıyı görmeye çalışırken, adam hesabı ödeyip yerinden kalkıyor. “ He he çavèmın, ez pır xweşım…”(1) Yanımdan geçerken ceketinin ucu çay bardağıma çarpıp deviriyor. Telaşla utanç arası bakıyor adam yüzüme. Ne yapacağını bilemez halde peçetelikten birkaç kâğıt peçete çekip masayı silmeye çalışıyor. “Baci qusura baqma görmedim, yandın mi…” “Önemli değil” diyorum. “Üstüme dökülmedi.” Bir şey oluyor birden. Çok eskilerden, yıllar öncesinden bir sahne yerleşiveriyor kafeteryaya. Koca salon, Diyarbakır oluveriyor.
Buz tutmuş camdan, dışarıyı görmeye çalışıyorum. Yok, aslında parmağımı buza yapıştırıp, camda noktacıklar bırakma oyunu oynuyorum. Parmağımın ısısıyla buzda oluşan noktacıklardan dışarıyı seçebiliyorum. “Tin tin tinimini hanımmm, tiin tin tinimini hanıııımmm… “Şşşşşşt” diyor annem.  Susuyorum. Unutmuşum, ses çıkarmamalıyım. Annem kardeşimi sallıyor ayağında. Uyumuyor bir türlü huysuz şey. O doğmadan önce radyo hep açık olurdu. Türküler, şarkılar, Okul Radyosu… Şimdi sessiz olmamız lazım. Yolun karşısındaki okulu görebileceğim kadar noktacık yapabildim camda.  Çocuk dolu okulun bahçesi.  Diz boyu karda koşuyorlar. Atkı bile takmamışlar. “Yaaa! Ben ne zaman okula…” Cümlemi tamamlayamıyorum. “Yavaş dedim sana!” Kızıyor annem. Sesini kısarak, “ne bağırıyorsun. Seneye gideceksin, kaç kere söyledim.” Seneye ne demekse… İki elimin parmaklarını açıp gösteriyorum, “yani bu kadar uyuyup uyanınca mı?”  Kapı çalıyor. “Koş bak bakayım, kimmiş.” Koridor buz gibi. Birkaç adımda ayaklarım donuyor. “Anneeee! Fatma Teyzeyle bir teyze geldiii…” “Gelsinler…”

Fatma Teyze üst katta oturuyor. Kocası İbrahim Amca, polis. Aynı babamınki gibi tabancası var belinde. Hep koşa koşa inip çıkıyor merdivenleri.  Hiç gülmüyor.   Yüzü hep asık ve kırmızı. İçkiciymiş. Öyle diyor annem. Yazıkmış Fatma Teyzeme.

Buz gibi koridordan sıcacık odaya geçiyoruz. Annem, uyumamak için direnen kardeşimi kucağına alıp karşılıyor gelenleri. Fatma Teyze sobanın yanındaki divana yerleşiyor. Diğer kadın ayakta…  Annemden kısa, annemden yaşlı... Zayıf. Başında boncuk oyalı, beyaz bir tülbent.  Sarılı siyahlı, güve yeniği kazağının eskiyip açılmış kol lastikleri bir kat kıvrılmış, altında mor bir kazak daha…  Uzun, rengârenk, fırfırlı jarse eteğinin altında şalvarın ıslak paçaları…  Parmak uçları delinmiş siyah çorabının altında kahverengi bir çorap daha…  Soğuktan morarmış çatlak ellerini göbeğinin üzerinde bağlamış, ağlamaklı gözlerini yere dikmiş, bekliyor. Eliyle sobanın yanındaki divanı gösteriyor annem, “otur böyle…” Sobanın yanına değil, odanın hemen girişindeki divanın ucuna ilişiyor kadın, ayaklarını divan örtüsünün pilili eteklerinin arkasına saklayarak. Çoraplarına baktığımı mı gördü? “Bacıyı getirdim” diyor Fatma Teyze. “On beşte bir camlarını, kapılarını silse, banyonu mutfağını temizlese işin hafifleyiverir. Öyle paragöz de değil. Ben iki buçuk lira veriyorum, seviniyor garibim.   Çocukların küçük gelenlerini falan… Yedi çocuk, bir de tembel koca… Yalnız tek mesele, Türkçe bilmiyor.” Sözün burasında kendisinden söz edildiğini anlıyor. “Tırki nizanım xanım…”(2)   “Eee?” diyor annem, “nasıl anlaşacağız?”

Bacı Teyze artık sık sık geliyor evimize. Onun geldiğini kapıyı çalışından anlıyorum. Zile basmıyor, kardeşim uyanmasın diye. Kapıyı tıklatıyor duyulur duyulmaz yavaşlıkta. Koşup açıyorum. Onun gürültü yapmama çabasına inat, var sesimle bağırıyorum, “ annneeeee, Bacı Teyze geldiii…”  Kovalar, bezler, sabunlar konuyor hemen önüne. Camları gösteriyor annem. Yüksek sesle  tarif ediyor yapılacak işleri, “camlar silinecek bacı… Sonra kapılar…” “He Xanım, cam, qappi…”  Hep gülümsüyor Bacı Teyze anneme. Öğlene kadar camlar, kapılar siliniyor. Sofrayı kuruyor odaya annem. Babam geliyor yemeğe.  Sofraya oturuyoruz. Bacı teyze ayakta. Oturmuyor. Çağırıyor annem eliyle yemek işareti yaparak. “Gel bacı, yemek yiyelim, gel.” Oturmuyor Bacı Teyze. “Beg yemek…” diyor babamı göstererek. Babam da çağırıyor Bacı Teyze’yi. Babam azıcık biliyor onun gibi konuşmasını. “Nan Bacı, nan”(3) diyor sofrayı göstererek. O gün mutfakta, bir başına yiyor yemeğini.  Bacı Teyze sonraki gelişinde sininin uzağına bir yere ilişiveriyor. Oturduğu yerden yemeklere uzanması mümkün değil. Sofra örtüsünün ucunu kaldırıp, yanında yer gösteriyor annem. Çatalı tutuşturuyor kadının eline. İlk kez birlikte yiyoruz. Biz yiyoruz, o yiyormuş gibi yapıyor sanki. Belki de bana öyle geliyor. Boğazına takılıyor lokması. “Su…” diyor annem. Bir koşu mutfaktan döke saça getirip eline veriyorum, “Su…”  Birkaç yudum içip bana gülümsüyor. Geçti boğazındaki. “Filiz qurbaaan, su…”

 O, suyu artık sadece benden istiyor. Ben ona su, bez, sabun taşıyorum. Şarkılarımı söylüyorum, okula gitmekten, koşmaktan, oynamaktan söz ediyorum. Annem gibi susturmuyor beni. Dinliyor. Gülümsüyor. “Filiiiiz keçıkèmın, su….”(4) Yetiştiriyorum bir koşuda Bacı Teyzemin suyunu, oyuncak kamyonumun plastik kasasında bardak, dizlerimin üzerinde emekleyerek.”Innn ınnn, düüüüttt.” Katıla katıla gülüyor halime, dişlerindeki kapkara çürüklerle. “Tin tin tinimini xanım, tin tin tinimini xanım…” Türkünün “hanım” kısmını onun gibi söylemeye çalışıyorum. Gülüyor. “Qurban… Filiiiz qurbaaan…” Saçlarımı öpüyor bazen. Elleri hep zeytin sabunu kokuyor.
Küçülen, eskiyen giysilerimizi veriyor annem Bacı Teyzeye. Kadın açıp her birine tek tek bakıyor. Babamın eski gömleğine bakıp, Şexmuz, diyor. Benim küçülen yeleğimi evirip çevirirken Nebahat, diyor. Hangi giysinin kime uyacağını düşünüyor belli ki. Tanıyoruz artık yavaş yavaş. Şehmuz, kocası. Nebahat, kızı. Benimle yaşıt. Fatma Teyze de veriyor eskiyen, küçülen giysileri Bacı Teyze’ye.  “ Sekiz çocuk doğurmuş bu yaşına kadar” diyor anneme. “En küçüğü geçen yaz iki aylıkken öldü.” Birden kızıyor annem.    “Bu zamanda bu cehalet!”   Kaşlarını çatıyor, “bakabilecekleri kadar doğursalar ya” diyor Bacı Teyzeme bakarak.  Elindeki pantolonu  yığının  üzerine  bırakıp  gözlerini  yere  dikiyor Bacı Teyze.  Kızıyorum anneme. Niye bağırdı ki şimdi? Küstü işte Bacı Teyzem. Susmuyor annem. “Cahillikten hep fakirlikleri…”  O gün çok çalışıyor Bacı Teyzem. Badana yapıldı evde. Yaz temizliği var. Yerleri tellerle ovuyor boyalar çıksın diye. Hava çok sıcak. Akşama kadar su taşıyorum. Bir dikişte içiyor suyu her seferinde. Bazen o istemeden getiriyorum suyu. Hani annem bağırıp küstürmüştü ya, belki unutur küskünlüğünü diye. Ama bana küs değil. Her su getirişimde saçlarımı okşuyor. Gülüyor bana. “qurbana keçıkèmın…”(5)

Bir keresinde sol kolu tülbentle omzuna asılı geliyor Bacı Teyzem. Telaşlanıyor annem, “n’ooldu bacı?”  Bacı Teyzem, yeşil lastik ayakkabısının tekini alıp omzuna vurur gibi yapıyor. “ Şexmuz…   Para… Xanım qurban…” . Ağlıyor Bacı Teyzem. Hemen içeri alıyoruz. Omuzunu açıyor annem. Mosmor olmuş kadının omzu. “Elleri kırılsın” diyor, “geberesice, mahvetmiş kadını…” Fatma Teyzemi çağırıyorum.  “Polise git” diyor annem. “Na na xanım, polis tınne…” (6) “Gitmez polise” diyor Fatma Teyze. “ Bir keresinde İbrahim karakola çektirip dövdürdü Şehmuz’u. Gebertmiş kadını eve dönünce.”   “Cahil bunlar” diyor annem, “zır cahil…” O gün iş yaptırtmıyor annem. Bacı Teyzem gidince soruyorum anneme, “cahil ne demek?” “Hiçbir şey bilmeyene cahil denir” diyor. Ama Bacı Teyzem temizlik yapmayı biliyor ki, cahil mi yine de?

O yaz kolera salgını başlıyor Diyarbakır’da. Babam hepimizi birliğe götürüp aşılatıyor. İçeceğimiz suları hep kaynatıyor annem. Bizim sokakta iki küçük kardeş ölüyor salgından. Camdan bakıyoruz kendini yerden yere vurup ağıtlar yakan kadına. “Cahillikten ölüp gidiyorlar” diyor annem. Aşı olmamışlar kısırlaşırlar diye. “Kısırlaşmak ne demek?” Azarlıyor annem. “Git odada oyna sen, karışma büyüklerin her sözüne.”

Bacı Teyze gelmiyor artık. “Kardeşin büyüdü, ben işleri yapabiliyorum da ondan gelmiyor” diyor annem.  “Olsuuun, iş yapmasın. Gelsin ama yine de…”  O kış, evin karşısındaki okula başlıyorum. İlk derste öğretmen “şarkı söylemeyi bilen var mı bakalım” diyor. Kısacık saçlı, kepçe kulaklı bir oğlan başlıyor yanık sesiyle “iki dagın arasında qalmişaam…”  Arkasından ben söylüyorum, “tin tin tinimini xanıımmm, tin tiiin tiniminii xanııımm…”  Gülüyor çocuklar ağzıma pek de yakıştıramadıkları Kürtçeme… 

“Yola çıktık anne, akşamüzeri evde olurum.” Keşkek yapmış seviyorum diye. İyice soğumadan evde olabilseymişim keşke… “ Hani Bacı Teyzemiz vardı” diyorum. “Güven bebekken gelmişti bize yardıma bir ara…”  “Hıı, evet vardı…” “Adı neydi onun?”  “Adı mı” diyor annem. “Ne bileyim. Bacı’ydı galiba…”  

                                                                                                           FİLİZ SONSUZ

------------------------------

(1)         He he gözüm, ben çok iyiyim.
(2)         Türkçe bilmiyorum hanım.
(3)         Ekmek bacı, ekmek.
(4)         Kızım benim, su.
(5)         Kurban olduğum kızım

      (6)    Hayır hayır hanım, polis yok (polise gitmem anlamında).

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder