Anons ediliyor. Bir saat Afyon’da
duracakmışız. Kıymetli eşyalarımızı trende bırakmamalıymışız. “Evet anne, merak etmeyin diye arıyorum.
Afyon’dayız. Hı hı , bir saat... Tamam, inice ararım.” Karnım aç. Işıklı
tabelayı fark ediyorum hemen, “VAGON
CAFEE”. Annemin “yolculukta et yeme sakın” uyarısı gelse de aklıma,
sucuklu tostumla çayımı alıp cam kenarı masalardan birine oturuyorum. Yan masada oturan adam, heyecanlı heyecanlı Kürtçe konuşuyor telefonda. Kafeteryanın soğuktan buğulanmış camını
elimle silip dışarıyı görmeye çalışırken, adam hesabı ödeyip yerinden kalkıyor.
“ He he çavèmın, ez pır xweşım…”(1) Yanımdan geçerken ceketinin ucu çay
bardağıma çarpıp deviriyor. Telaşla utanç arası bakıyor adam yüzüme. Ne
yapacağını bilemez halde peçetelikten birkaç kâğıt peçete çekip masayı silmeye
çalışıyor. “Baci qusura baqma görmedim, yandın mi…” “Önemli değil” diyorum.
“Üstüme dökülmedi.” Bir şey oluyor birden. Çok eskilerden, yıllar öncesinden
bir sahne yerleşiveriyor kafeteryaya. Koca salon, Diyarbakır oluveriyor.
Buz tutmuş camdan, dışarıyı görmeye çalışıyorum. Yok, aslında parmağımı
buza yapıştırıp, camda noktacıklar bırakma oyunu oynuyorum. Parmağımın ısısıyla
buzda oluşan noktacıklardan dışarıyı seçebiliyorum. “Tin tin tinimini hanımmm, tiin
tin tinimini hanıııımmm… “Şşşşşşt” diyor annem.
Susuyorum. Unutmuşum, ses çıkarmamalıyım. Annem kardeşimi sallıyor
ayağında. Uyumuyor bir türlü huysuz şey. O doğmadan önce radyo hep açık olurdu.
Türküler, şarkılar, Okul Radyosu… Şimdi sessiz olmamız lazım. Yolun
karşısındaki okulu görebileceğim kadar noktacık yapabildim camda. Çocuk dolu okulun bahçesi. Diz boyu karda koşuyorlar. Atkı bile
takmamışlar. “Yaaa! Ben ne zaman okula…” Cümlemi tamamlayamıyorum. “Yavaş dedim
sana!” Kızıyor annem. Sesini kısarak, “ne bağırıyorsun. Seneye gideceksin, kaç
kere söyledim.” Seneye ne demekse… İki elimin parmaklarını açıp gösteriyorum,
“yani bu kadar uyuyup uyanınca mı?” Kapı
çalıyor. “Koş bak bakayım, kimmiş.” Koridor buz gibi. Birkaç adımda ayaklarım
donuyor. “Anneeee! Fatma Teyzeyle bir teyze geldiii…” “Gelsinler…”
Fatma Teyze üst katta oturuyor. Kocası İbrahim Amca, polis. Aynı
babamınki gibi tabancası var belinde. Hep koşa koşa inip çıkıyor merdivenleri. Hiç gülmüyor. Yüzü hep asık ve kırmızı. İçkiciymiş. Öyle
diyor annem. Yazıkmış Fatma Teyzeme.
Buz gibi koridordan sıcacık odaya geçiyoruz. Annem, uyumamak için direnen
kardeşimi kucağına alıp karşılıyor gelenleri. Fatma Teyze sobanın yanındaki
divana yerleşiyor. Diğer kadın ayakta… Annemden
kısa, annemden yaşlı... Zayıf. Başında boncuk oyalı, beyaz bir tülbent. Sarılı siyahlı, güve yeniği kazağının eskiyip
açılmış kol lastikleri bir kat kıvrılmış, altında mor bir kazak daha… Uzun, rengârenk, fırfırlı jarse eteğinin
altında şalvarın ıslak paçaları… Parmak
uçları delinmiş siyah çorabının altında kahverengi bir çorap daha… Soğuktan morarmış çatlak ellerini göbeğinin
üzerinde bağlamış, ağlamaklı gözlerini yere dikmiş, bekliyor. Eliyle sobanın
yanındaki divanı gösteriyor annem, “otur böyle…” Sobanın yanına değil, odanın
hemen girişindeki divanın ucuna ilişiyor kadın, ayaklarını divan örtüsünün pilili
eteklerinin arkasına saklayarak. Çoraplarına baktığımı mı gördü? “Bacıyı
getirdim” diyor Fatma Teyze. “On beşte bir camlarını, kapılarını silse, banyonu
mutfağını temizlese işin hafifleyiverir. Öyle paragöz de değil. Ben iki buçuk
lira veriyorum, seviniyor garibim. Çocukların küçük gelenlerini falan… Yedi
çocuk, bir de tembel koca… Yalnız tek mesele, Türkçe bilmiyor.” Sözün burasında
kendisinden söz edildiğini anlıyor. “Tırki nizanım xanım…”(2) “Eee?”
diyor annem, “nasıl anlaşacağız?”
Bacı Teyze artık sık sık geliyor evimize. Onun geldiğini kapıyı
çalışından anlıyorum. Zile basmıyor, kardeşim uyanmasın diye. Kapıyı tıklatıyor
duyulur duyulmaz yavaşlıkta. Koşup açıyorum. Onun gürültü yapmama çabasına
inat, var sesimle bağırıyorum, “ annneeeee, Bacı Teyze geldiii…” Kovalar, bezler, sabunlar konuyor hemen
önüne. Camları gösteriyor annem. Yüksek sesle tarif ediyor yapılacak işleri, “camlar
silinecek bacı… Sonra kapılar…” “He Xanım, cam, qappi…” Hep gülümsüyor Bacı Teyze anneme. Öğlene
kadar camlar, kapılar siliniyor. Sofrayı kuruyor odaya annem. Babam geliyor
yemeğe. Sofraya oturuyoruz. Bacı teyze
ayakta. Oturmuyor. Çağırıyor annem eliyle yemek işareti yaparak. “Gel bacı, yemek
yiyelim, gel.” Oturmuyor Bacı Teyze. “Beg yemek…” diyor babamı göstererek.
Babam da çağırıyor Bacı Teyze’yi. Babam azıcık biliyor onun gibi konuşmasını.
“Nan Bacı, nan”(3) diyor sofrayı göstererek. O gün mutfakta, bir başına yiyor
yemeğini. Bacı Teyze sonraki gelişinde
sininin uzağına bir yere ilişiveriyor. Oturduğu yerden yemeklere uzanması
mümkün değil. Sofra örtüsünün ucunu kaldırıp, yanında yer gösteriyor annem. Çatalı
tutuşturuyor kadının eline. İlk kez birlikte yiyoruz. Biz yiyoruz, o yiyormuş
gibi yapıyor sanki. Belki de bana öyle geliyor. Boğazına takılıyor lokması. “Su…”
diyor annem. Bir koşu mutfaktan döke saça getirip eline veriyorum, “Su…” Birkaç yudum içip bana gülümsüyor. Geçti
boğazındaki. “Filiz qurbaaan, su…”
O, suyu artık sadece benden istiyor.
Ben ona su, bez, sabun taşıyorum. Şarkılarımı söylüyorum, okula gitmekten,
koşmaktan, oynamaktan söz ediyorum. Annem gibi susturmuyor beni. Dinliyor. Gülümsüyor.
“Filiiiiz keçıkèmın, su….”(4) Yetiştiriyorum bir koşuda Bacı Teyzemin suyunu,
oyuncak kamyonumun plastik kasasında bardak, dizlerimin üzerinde
emekleyerek.”Innn ınnn, düüüüttt.” Katıla katıla gülüyor halime, dişlerindeki
kapkara çürüklerle. “Tin tin tinimini xanım, tin tin tinimini xanım…” Türkünün
“hanım” kısmını onun gibi söylemeye çalışıyorum. Gülüyor. “Qurban… Filiiiz
qurbaaan…” Saçlarımı öpüyor bazen. Elleri hep zeytin sabunu kokuyor.
Küçülen, eskiyen giysilerimizi veriyor annem Bacı Teyzeye. Kadın açıp her
birine tek tek bakıyor. Babamın eski gömleğine bakıp, Şexmuz, diyor. Benim
küçülen yeleğimi evirip çevirirken Nebahat, diyor. Hangi giysinin kime
uyacağını düşünüyor belli ki. Tanıyoruz artık yavaş yavaş. Şehmuz, kocası.
Nebahat, kızı. Benimle yaşıt. Fatma Teyze de veriyor eskiyen, küçülen giysileri
Bacı Teyze’ye. “ Sekiz çocuk doğurmuş bu
yaşına kadar” diyor anneme. “En küçüğü geçen yaz iki aylıkken öldü.” Birden
kızıyor annem. “Bu
zamanda bu cehalet!” Kaşlarını çatıyor,
“bakabilecekleri kadar doğursalar ya” diyor Bacı Teyzeme bakarak. Elindeki pantolonu yığının
üzerine bırakıp gözlerini
yere dikiyor Bacı Teyze. Kızıyorum anneme. Niye bağırdı ki şimdi?
Küstü işte Bacı Teyzem. Susmuyor annem. “Cahillikten hep fakirlikleri…” O gün çok çalışıyor Bacı Teyzem. Badana
yapıldı evde. Yaz temizliği var. Yerleri tellerle ovuyor boyalar çıksın diye.
Hava çok sıcak. Akşama kadar su taşıyorum. Bir dikişte içiyor suyu her
seferinde. Bazen o istemeden getiriyorum suyu. Hani annem bağırıp küstürmüştü
ya, belki unutur küskünlüğünü diye. Ama bana küs değil. Her su getirişimde
saçlarımı okşuyor. Gülüyor bana. “qurbana keçıkèmın…”(5)
Bir keresinde sol kolu tülbentle omzuna asılı geliyor Bacı Teyzem.
Telaşlanıyor annem, “n’ooldu bacı?” Bacı
Teyzem, yeşil lastik ayakkabısının tekini alıp omzuna vurur gibi yapıyor. “
Şexmuz… Para… Xanım qurban…” . Ağlıyor
Bacı Teyzem. Hemen içeri alıyoruz. Omuzunu açıyor annem. Mosmor olmuş kadının
omzu. “Elleri kırılsın” diyor, “geberesice, mahvetmiş kadını…” Fatma Teyzemi
çağırıyorum. “Polise git” diyor annem.
“Na na xanım, polis tınne…” (6) “Gitmez polise” diyor Fatma Teyze. “ Bir
keresinde İbrahim karakola çektirip dövdürdü Şehmuz’u. Gebertmiş kadını eve
dönünce.” “Cahil bunlar” diyor annem,
“zır cahil…” O gün iş yaptırtmıyor annem. Bacı Teyzem gidince soruyorum anneme,
“cahil ne demek?” “Hiçbir şey bilmeyene cahil denir” diyor. Ama Bacı Teyzem
temizlik yapmayı biliyor ki, cahil mi yine de?
O yaz kolera salgını başlıyor Diyarbakır’da. Babam hepimizi birliğe götürüp
aşılatıyor. İçeceğimiz suları hep kaynatıyor annem. Bizim sokakta iki küçük
kardeş ölüyor salgından. Camdan bakıyoruz kendini yerden yere vurup ağıtlar
yakan kadına. “Cahillikten ölüp gidiyorlar” diyor annem. Aşı olmamışlar
kısırlaşırlar diye. “Kısırlaşmak ne demek?” Azarlıyor annem. “Git odada oyna
sen, karışma büyüklerin her sözüne.”
Bacı Teyze gelmiyor artık. “Kardeşin büyüdü, ben işleri yapabiliyorum da
ondan gelmiyor” diyor annem. “Olsuuun,
iş yapmasın. Gelsin ama yine de…” O kış,
evin karşısındaki okula başlıyorum. İlk derste öğretmen “şarkı söylemeyi bilen
var mı bakalım” diyor. Kısacık saçlı, kepçe kulaklı bir oğlan başlıyor yanık
sesiyle “iki dagın arasında qalmişaam…”
Arkasından ben söylüyorum, “tin tin tinimini xanıımmm, tin tiiin tiniminii
xanııımm…” Gülüyor çocuklar ağzıma pek
de yakıştıramadıkları Kürtçeme…
“Yola çıktık anne, akşamüzeri evde olurum.” Keşkek yapmış seviyorum diye.
İyice soğumadan evde olabilseymişim keşke… “ Hani Bacı Teyzemiz vardı” diyorum.
“Güven bebekken gelmişti bize yardıma bir ara…”
“Hıı, evet vardı…” “Adı neydi onun?”
“Adı mı” diyor annem. “Ne bileyim. Bacı’ydı galiba…”
FİLİZ SONSUZ
------------------------------
(1)
He he gözüm, ben çok iyiyim.
(2)
Türkçe bilmiyorum hanım.
(3)
Ekmek bacı, ekmek.
(4)
Kızım benim, su.
(5)
Kurban olduğum kızım
(6) Hayır hayır hanım, polis yok (polise gitmem
anlamında).

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder