Her Şeyi Yazan Adam-Filiz Sonsuz

             Heyet keşif mahallinde yerini aldı. Katip daktilosunu açmış,  üç tane kağıdın aralarına karbonu koymuş,  daktiloya yerleştirmiş, bekliyordu. Gobak İsmayıl’ın seneler önce Deli İbram’dan dört inek vererek satın alıp, senelerdir bakıp topladığı zeytinlik, köyden kadastro geçerken yanlışlıkla Tesbihçi’ye yazılmıştı. Dava, bu davaydı; mahkeme sahibini bulur, hatayı düzeltirdi. Gobak’ın içi rahattı.  Birazdan hakim, Katip Galip Dayı’yı huzura çağırır, Galip Dayı yakın gözlüklerini takar, defterini açar, Gobak’ın tarlayı Deli  İbram’dan hangi sene, kaç ineğe karşılık  aldığını, kaç senedir bakıp topladığını eksiksiz anlatırdı nasıl olsa. Öyle de oldu. Katip Galip Dayı, aynı işi defalardır yapıyor olmanın rahatlığı ile defterini açtı, okumaya başladı; “1947 senesinin 14 Kasımında, Gobak İsmayıl, dört ineğini Deli İbram’ın  Bağaltı’ndaki 15 ağaç zeytinliğiyle deniş tokuş etmiştir”  Hakim, Galip Dayının elinden defteri aldı,   kâh gülümseyerek, kah  şaşırarak sayfaları çevirdi,  gözlüğünün üstünden Galip Dayı’ya şöyle bir bakıp “Nedir bu?” diye sordu. Galip Dayı’dan önce Gobak atladı söze, bulduğu şahidin güvenilirliğinden emin bir sırıtışla. “Galip Dayı senelerdir bu köyde ne olmuş, kim ölmüş, kim doğmuş, hepsini defterlere yazar Hakim Beyim” dedi. Bir elindeki deftere, bir de karşısında minare gibi boyuyla dikilmiş cin gibi kendisine bakan yaşlı adama baktı hakim, “Allah Allah, niye yapıyorsun bunu, nerden aklına geldi her şeyi yazmak ”  “Ne bilem Hakimim” dedi Galip Dayı.” Benim dedem de yazardı her şeyi. O ölünce babama vasiyet etmiş, babam yazdı gözleri görmez olana kadar. Sonra babam da  bana devretti her şeyi yazma işini. Aileden geliyo bu merak hakimim. Ailenin lakabı bu yüzden katipler diye galdı ya zati” “Duruyor mu dedenin, babanın yazdıkları?” “Duruyor hakimim, damda sandıkların içine goduk, öyle tutuyoz orda. Atsan atılmaz satsan alan olmaz.” Üç kuşaktır aileye emanet edilmiş olan köy tarihini görmek için can atsa da zaman kalmadığından, gidip bakamadı sandıklar dolusu deftere Hakim Selahattin Bey. “Dava bitince defteri gelir alırsın” deyip defteri dosyanın içine koydu. Geldikleri yoldan tozu dumana katıp ilçeye döndü keşif arabası.

              Galip Dayının dedesi Galip Dede askerliğini Yalova’da Bahriyeli olarak yapmış, komutanın gözüne girince emir eri olmuştu. İstanbullu aristokrat bir ailenin oğlu olan komutan, bir hattat titizliği ile, muhteşem görsellikte ve düzenli olarak günlük tutardı. Bazen emir eri Galip’ten,  masasındaki günlük defterini getirmesini rica ederdi. Galip Dede okumayı yazmayı askerde Ali Okulunda öğrenmişti gerçi ama, komutanın yazdıklarını kamaradan kaptan köşküne gelinceye kadar söküp okuyabilmesi mümkün değildi. Komutana sordu bir gün, “Gusura galma gomutanım emme, ne yazıp durusun öyle her Allahın günü?” “Kendi tarihimi oluşturuyorum” deyip lafı kesti konuşmayı pek sevmeyen komutan. Bu büyülü kelimeler dolandı durdu Galip Dedenin kafasında. Kendi tarihini yazmak… Askerliği bitirip köyüne döner dönmez başladı kendi tarihini yazmaya. Ege’nin küçücük bir kıyı köyünde yaşayıp ilçenin pazarına gitmek dışında köyden çıkmayan bir delikanlının  tarihinden ne olurdu ki demeyin. Ne sevdalar, ne kavgalar gürültüler yazıldı o defterlere… Bir de köyde olup bitenler tabii… Doğanlar, ölenler, el değiştiren tarlalar, damlar… Köyün nüfus kütüğü, tapu kütüğü, evlendirme defteri, her şeyi o defterler oldu zamanla. Hatta mideniz kaldırıyorsa otopsi raporlarını bile okuyabilirdiniz mesela, “ Güççük emmimin ortan oğlan Ali, çamdibinde av tüfengiylen furulmuştur. Garnından akan ganlar yüzünden gan gaybından ölmüştür. Sene 1932, Ekim ayı, 15. Gün” Bazen köylüler gelip yazılmasını istedikleri olayları Galip dedeye anlatır, not düşürtürlerdi. “Katip, unutma yaz bak. Böğün benim garı ikinci oğlanı doğurdu. Adını Üsen goyduk. Hem de inci gibi yaz…”  Gel zaman git zaman, günlük tutma meselesi köyün ayrıntılı tarihini yazmaya dönüşmüş, tamamen kişisel bir heves olmaktan çıkıp adeta kamu hizmeti halini almıştı. Bu ağır sorumluluk Galip Dedenin ölümüyle yarım bırakılmamalıydı. Görevi büyük oğlu Memet devraldı. Babasının gösterdiği özeni Memet bir adım daha ilerletti. Defterler artık tam bir resmi kütük görünümündeydi. En sol sütunda tarih, hemen yanında ilgili kişiler, en son sütunda da olay ayrıntıları ile anlatılırdı. Memet, katarakt ilerleyip göremez hale gelince işi oğlu Galip’e devretti ve sıkı sıkı tembihledi “ öyle onun bunun demesiynen olmaz, gitcen, yerinde görcen yazcaklaanı”.

               Galip Dayı babasının vasiyetine sıkı sıkı bağlı kaldı. Üşenmedi, eşeğine atlayıp, taa köyün en uzağındaki tarlalara keşfe çıktı, sonra yazdı yazacağını. Yazılan her şeyin doğruluğuna güvenen köylü için tartışmasız delildi defterde yazılanlar. Bu yüzden pek çok mesele mahkemeye gitmeden, Galip Dayının defterlerine bakılıp çözüldü. Mahkemede de aynı itibarı gördü Galip Dayının defterleri. Çekişmesiz ve her türlü şüpheden uzak, tarafların itiraz etmediği,  güvenilir kanıtlardı bu defterler.

                  Bahar aylarıydı, bir söylenti yayıldı köyde. Köyün dağlarında altın vardı. Madenciler gelip çıkaracaklardı altını. Köyün yarısından çoğu  havalara uçtu sevinçten. Zeytincilik para etmiyordu. Çalış çabala, mazota, tayfaya, gübreye… Ortada fol yok yumurta yokken, tarlalarını madencilere kaça satacaklarının hesabına başladı köy halkı. Birkaç aile “zehirleyecekler bizi”  deyip diklense de köyün çoğunluğu durumdan memnundu. Dört gözle  beklemeye başladılar madencileri. Kepçeleri, kamyonlarıyla madencilerin köye girdiği gün, kalabalık bir şehirli gurubu da adamlı kadınlı köye doluştu ellerinde pankartlarla. Bağırıp çağırıp sloganlar attılar, marşlar söylediler. Kimileri kepçelerin önüne yattı. O gün çalışmaya başlayamadı madenciler. Kepçelerine çekip köyün dışına, kalabalığın köyden gitmesini beklediler. Kepçelerin köyden çıkışını zafer kazanmak olarak yorumlayan kalabalık, bu günlük rahatlamış olarak ayrıldı köyden “ensenizdeyiz, dağlarımızı size kaptırmayacağız” diyerek. İki gün sonra başladı kazılar. Yeni dedikodularla daha da alevlendi ortalık. Güya, aslında bunlar madenci falan değillerdi. Rumlardan kalan altınları arayan definecilerdi. Defineyi bulana kadar da buradan gitmeyeceklerdi…  Merak ikiye katlandı. Bütün köylü sabahtan akşama kadar işi gücü bırakıp kepçelerin gürültülü, tozu dumana katan çalışmasını izler oldu.
         
       Şehirden gelip giden protestocular  seyreldi. Gitggide azaladı meraklılar. Üç beş kişi , birkaç gün daha izledi kazıyı. Topraktan başka bir şey çıkmadı çukurdan. Üçüncü haftanın sonunda bir tek Galip Dayı kaldı çukurun başında , elinde defteriyle. Kazı başladığından beri dört tane defter doldurmuştu Galip Dayı. Sandalyesini atıp kepçelerin yanına, koca gün, güneşin anlında yazdı da yazdı. İlk günler, köylüyü hoş tutmak adına ses çıkarmayan, hatta ara sıra izleyenlere çay dağıtan madenciler, durumdan memnundu. Deftere sürekli bir şeyle yazıp duran adam da nasıl olsa bıkar giderdi yakında. Ama öyle olmadı. Yağmur, güneş demedi, inatla başlarında  oturdu Galip Dayı.

              Bir Cuma günü, kuşluk vakti,  kepçe bir şeye takıldı. Uğraşıyor uğraşıyor çıkaramıyordu toprağı. Şefleri indi çukura. Küreklerle eşelediler toprağı. Bir uğultu yükseldi çukurdakilerden. Beyaz, mermer gibi bir şeyler çıkmıştı topraktan. Daha iyi görebilmek için çukura indi Galip Dayı. Oymalı, işlemeli, tepsi büyüklüğünde bir mermer  gördü kepçenin altında. Galip Dayı’yı fark eden şef, hemen toprakla örttürdü mermerin üzerini. “Bu günlük bu kadar yeter, paydos” deyip dağıttı işçileri. Galip Dayı’nın koluna girip, şantiyeye, çay içmeye davet etti. Ne gördüğünü, ne anladığını öğrenmekti derdi. Galip Dayı yıllar önce köye gelip birkaç hafta kalan arkeologlardan söz etti. “Bulduğunuz şeyi onlar burada çok aradılar. Sonra hökümat geri çağırdı hepsini, bi şey bulamadan döndüler” dedi. Galip Dayı’ya belli etmese de şefin suratı asıldı.  Mutfağa çay almaya gidip döndüğünde Galip Dayı’yı deftere bir şeyler yazarken gördü. Canı iyice sıkıldı.

                 Sabah, bardaktan boşanırcasına yağmurla uyandı köy halkı. Deli gibi yağıyordu. Kimi “bereket”  dedi, kimi “sırası mıydı?” diye hayıflandı. Şantiye şefinin arabası muhtarın evinin önünde durdu. Kapı açılana kadar sudan çıkmış sıçana döndü şef. Elinde telsizi, emirler yağdırıyordu sağa sola. Muhtar kapıyı açtı. Şef birkaç kelime etti, anlaşılır anlaşılmaz. Haber bütün köye yıldırım hızıyla yayıldı. Galip Dayı kazı çukurunda ölü bulunmuştu. Ayağı kayıp düşmüştü zaar. Jandarma geldi savcıyla beraber. Yaşlı adamın sağına soluna bakıp tutanaklar tutup gittiler. Üzerinden çıkan kişisel eşyalar, kimi kimsesi olmadığı için muhtara teslim edildi bir tutanakla. “ Eee?” dedi muhtar, “defteri yok? Deftersiz gezmezdi ki o hiç?” Şef telaşla atladı lafa “biz defter mefter görmedik, öyle yatıyordu çukurun dibinde.”

              Kazı alanı hemen dikenli tellerle çevrildi. Yetmedi, sacdan perde çektiler çepeçevre. Birkaç çanak çömlek için koca proje iptal edilecek değildi ya. Köy meydanındaki kahvede ağlamaklı bir sesle, tedbirlerin gerekçesini açıkladı şef. Galip Dayı'nın ölümü bizi kahretti, ağlamaktan gözümüz çıktı, anlamına gelen bir şeyler geveledi ağzında.” O çukur bir Galip Dayımıza daha mezar olmamalı” deyip bitirdi konuşmasını. Kahvedekiler bu duygusal, hassas adamı çılgınca alkışladı. Köylüyü düşünüp, çuvalla para harcamıştı ne de olsa o dikenli tellere, teneke perdelere.

                                                                                              FİLİZ SONSUZ

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder