Cemilanım Teyze ve Karaman Dede'nin fısıltısı/Filiz Engin

Hayatımın ilk on yedi yılını muhteşem bir zenginlikle geçirdim. İnsana, kültüre dair bir zenginlik sözünü ettiğim. Ülkenin birçok bölgesinden işleri gereği Soma’ya yerleşen ve benim ailem de dâhil olmak üzere, çoğu emekliliklerine kadar bu kasabada yaşamlarını sürdüren teyzelerim, amcalarım ve hep beraber büyüdüğümüz çok sayıda kardeşimle birlikte, bir insanın bir başka insanı “öteki” olarak görmesinin mümkün olmadığı bir yaşam alanıydı bizimkisi. Bir çeşit komün hayatıydı 1955-80 arası Soma 85 Evler’deki hayat. Adetlerinden, danslarına, şarkılarından, yemeklerine bütün ülke orada toplanmıştı sanki. İçli köfteyi, ekşili çorbayı, haşhaşlı ekmeği, şakşukayı, arap kadayıfını, bükmeyi… Velhasıl yurdun dört bir yanından süzülmüş lezzetleri tattığım yaşı hatırlamıyorum bile. Lakin Çingene pilavını ilk ne zaman tattığımı hiç unutmadım. Çünkü bir yılbaşı akşamı kurumun tertiplediği baloya gidecek ebeveynler tarafından kendisine emanet edilen çocuklara, Cemile Hanım Teyze hediye olarak getirmişti o bir kap dolusu pilavı.

Lojman çocuklarının bakıcısı Cemilanım Teyze… Çingene’ydi, tıpkı çiçek parkının bahçıvanı Karaman Dede gibi. Çocuk gözüm renklerinin biraz daha koyu olduğunu fark ediyordu etmesine ama asıl gördüğüm ortak özellikleri bize, yani çocuklara olan sıcak sevgileriydi her ikisinin de. Muhtemelen çocuk yaşta içime yerleşmiş bu sevgi, yaşım ilerledikçe ne zaman Çingenelere dair bir fısıltı işitsem o tarafa doğru yönelmeme neden oldu ve hala oluyor. Lafı çok uzattım. Aslında bir kitaptan söz etmek istiyorum bu yazıda. Ayşegül Devecioğlu’nun 2008 Orhan Kemal roman ödülüne layık bulunan Ağlayan Dağ Susan Nehir adlı kitabı…

Üç yıl önce sevgili bir dost hediye etmişti başka birkaç kitapla birlikte. Arka kapağındaki tanıtım yazısında “Yol yorgunudur Çingeneler, yerleşikliğin imkânsız olduğunu bilir, yerleşik hayatı kekeleyerek yaşarlar,” cümlesini okuyunca, işi gücü, o sırada okuduğum kitabı ve bana hediye edilen diğer kitapları bir yana bırakıp bu romanın sayfalarına gömülmüştüm. 

259 sayfalık bu kitabın daha ilk sayfalarında değişik bir yaşam felsefesi sarıp sarmalar gibi olurken insanı, satır aralarındaki bazı cümleler bir “Çingene güzellemesi” okumayacağınızın da habercisi oluyor aynı zamanda. Güzelleme diyorum, son yıllarda epey moda olan neşeli, göbekli, tırnak içinde özgür, uçarı yoksul ama mutlu Çingeneleri ya da benim hiç ısınamadığım güncel deyimle ‘Romanlar’ı anlatmak için yazılmadığını anlıyorsunuz bu kitabın. Örneğin daha ilk sayfadaki şu paragraf:

“Karaağaçların gölgesindeki nehrin kenarında oturuyor, görmüş geçirmiş gümüş suyu avuçlarına alıyor; zaman damla damla akıyor ellerinden… Hiçbir yerde birikmeden, bir tenekecikte bile toplanamadan akıyor…
Bu duygunun ne kadar olağandışı olduğunu bildiği için ürküyor. Oysa kocakarının dediği gibi; insanlar için ne fazlası var, ne de daha ötesi; ölenlerin bedenlerinde yeniden dirildiği eski Çingenelerin soyu tükendiğinden beri, bir kuru dünyadan başka bir şey yok…”

Ya da 14. Sayfadaki bir diyalogda, biz özgürüz, toprağın kölesi değiliz diyen bir kocakarıya, bir başka Çingene kadınının verdiği şu cevap: “Şu evceğizin bir sarı kaadı olsa fena mı olur be karıcık!”

Bir keresinde bir Çingene arkadaş bana şöyle demişti. “Çingene bitti abla, o üstü örtülerle kaplı at arabalarında yaşadıkları ve her zaman yola çıkmaya hazır oldukları zamanlardaydı. şimdi Roman var, kabul et bunu!”

Kitap, önsöz yerine geçen bölümden sonra “Bir Çingene’nin öyküsü bu…” cümlesiyle başlıyor ve şöyle devam ediyor. “ Ömrü boyunca kendi kimliğinden göçmeye çalışmış bir Çingene’nin…” Çingene’nin adı Naciye, anlatıcının Naciye Abla’sı… Anlatıcı çocukluğunu onunla geçirmiş genç bir kadın. Her ne kadar hikâyeyi bize bu genç kadın anlatsa da, Naciye Abla da her anlatılışında değişen masallarıyla araya giriyor.

Naciye Abla’nın ölümünden çok yıllar sonra anlatılıyor hikâye ve onun özelinde, unutulmuş bir halkı -hatırlamaktan hep kaçınılan bir halkı mı demeliyim yoksa- bu coğrafyada yaşadıkları yakın dönem tarihiyle birlikte aktarıyor. Kitabın önemli bir bölümünde şiirsel bir dille anlatılanlar Çingenelerin yolu Maraş’a düşünce ve bu da bu ülke tarihinin en acımasız, trajik Maraş Katliamı günlerine denk gelince şiirsel anlatım yok oluyor. Buz gibi bir faşizmle yolu kesişen roman masalsı atmosferini terk etmek zorunda kalıyor. Katliam Alevi mahallelerini hedef almış olsa da, Çingeneler de kan ve öfkeden nasiplerini alıyorlar. Tıpkı Hitler faşizmiyle katledilen Yahudiler olduğu kadar Çingenelerin de olması gibi. Oysa ne kadar az film ya da kitap vardır o esmer insanların 2. Dünya Savaşı’nda karşı karşıya kaldıkları acıları anlatan.

Dedim ya, Çingene hayatına bir güzelleme değil bu roman. O hayatın nasıl oluştuğuna bakan, onu anlamaya çalışan, değişimini fark eden ve işin doğrusu yaşadıklarının hiç de öyle ırksal bir takım özelliklerden ileri gelmediğini kavratan bir kitap. 198. Sayfadan bir alıntıyla bitirmek istiyorum. Bu arada belirtmem gerek, alıntıdaki ‘gaco’ kelimesi Çingene olmayan anlamında aşağıdaki cümlede…

“Hiçbir toprak parçası vatan olmadığı gibi gurbet de değildi. Geçilen her sınırın ardında, dilleri, dinleri, bayrakları benzemese de Çingenelere bakışları birbirine benzeyen “gacolar” vardı.”

FİLİZ ENGİN

muhabbetname-şantiye bekçisi/ Deniz Kartal- www.dunyalilar.org

Bu hafta muhabbetname köşesinde Naçizane’ye özel olmasa da, herkese açık bir ortamda yazıldığı için ve bu anlamda mektup olarak nitelemekte bir sakınca görmediğimiz aşağıdaki yazıyı paylaşıyoruz. Yayınlamamıza onay veren satırların sahibine teşekkürlerimizle…



ŞANTİYE BEKÇİSİ
Geçtiğimiz günlerde Karamürsel taraflarında bir doğa yürüyüşündeydik. İzmir otoyolunun geçeceği ve çoğunlukla mübadele köylerinin yer aldığı yeşiller içindeki bölgelerde. Şeftali ve incir ağaçlarının arasından, çam ormanlarının derinliklerinden, uçsuz bucaksız buğday tarlalarının yanından geçip ulaştık köylere, mahallelere. Köylüler arazi ölçümleri için gelen memurlardan bıkmış olmalılar, "Yine ne var, neyi ölçüyorsunuz" diye karşılıyorlar her seferinde bizi.
Biz “Ölçmek için gelmedik, dağcıyız, doğanızın nefis havasını ciğerlerimize çekmeye geldik,” diyoruz. Önce çekimser davranıyorlar, sonra anlıyorlar dost olduğumuzu, sohbetlerimiz derinleşiyor.

Kızderbent yakınlarında Çamdibi Gölet’inin yanındayız. Fotoğraf çekmeye çalışırken yanımıza 50 yaşlarında biri yanaşıyor, gülümsüyor. Ütüsüz gri kumaş pantolonunun fermuarı bozuk, gömleğin yakaları iyice kirlenmiş, yıpranmış ayakkabıları yamuk yumuk...

-Merhaba abi, ben de burada şantiye bekçisiyim. 7 yıldır Çamdibi Gölet’inin sularını şu vadideki tarlalara veriyoruz, şuradaki arkadaş barajın suyu artarsa muslukları açıp boşaltıyor. Şuradaki pompalarla önce önümüzdeki tepedeki dağıtım noktalarına suyu veriyoruz oradan dağılım oluyor.

-Ne güzel, biz de geldik, biraz yürüyüş yapalım istedik. Burada bekçilik yaptığına göre herhalde bu köydensindir.

-Yok değilim, Balıkesirliyim...

-Aileni de buraya getirdin o zaman, yoksa zor olur, sen burada ailen oralarda.

- Getirmedim abi, 2 çocuğum ve eşim Balıkesir'in merkez köylerinden birindeler. 2 dönüm tarlam var orada, buğday ekiyoruz.

-Burada kalmana ve bu koşullarda yaşamana değecek kadar para kazanıyorsundur umarım. Ne kadar alıyorsun?

-1000 TL alıyorum, elektriğimi ve günlük ekmeğimi şantiye karşılıyor, yemek masraflarını kendim ödüyorum. 600 falan kalıyor geriye onun da 300'ünü karıma gönderiyorum, onların da masrafları var sonuçta.

-Çocuklar ne yapıyorlar? Okul falan?

- Biri evlendi gitti, diğer kızım Kur'an kursuna gidiyor, allah var bana hiç masrafı yok onun.

-Bu kadar para için ailenden uzakta kalmana değer mi? Ayda 600 TL memleketinde de kazanabilirsin, ailenden uzak kalmana gerek var mı?

- Yaş geçti abi, buradan çıkarsam ve iş bulamazsam diye korkuyorum.

Vedalaşıp ayrılıyoruz yanından, devleti, devletin masraflarını, devletin sahibinin kim olduğunu, devleti yönetenlerle halkın gündemlerindeki derin uçurumları, makam arabalarını, hanları, hamamları, sarayları, korumaları, süper emekli maaşlarını, makamları, makamlardaki koltukları düşünüyorum.

Devrimi düşünüyorum, kavgayı düşünüyorum...
Deniz Kartal

öykü-bir kadın iki adam ve balta/Filiz Sonsuz

Demirci Hayrullah çekiciyle örsün üzerinde hâlâ alev alev yanan nacağı, bir türlü istediği şekli verememiş de öfkesini sıcak demirden çıkarıyormuş gibi,  hırsla dövüyordu. Çekicin örsün üzerine her inişinde, biri sıcak, biri soğuk iki metalin birbirine çarpışının kulak yırtan sesi sokağı boydan boya geçip, kasaba meydanındaki kahvehaneye kadar erişiyordu. Şehirde bu işi yapan, fabrika denemezse de bir kaç atölye vardı. Kasabanın çokbilmiş, zevzek esnafı  “Bırak gari bu işi. Paplikası çıktı. Ekmek yok bundan sana” dese de, Hayrullah çok iyi biliyordu ki, zeytin odununa, meşe kütüğüne iki kere vurdun muydu ağzı köreliverirdi fabrika işi nacakların, baltaların. Onun döve döve akşama kadar yaptığı nacaklar senelerce bileyi yüzü görmezdi. Bi de sapını tastamam oturttu muydu, torununun torunu kullanırdı da nacak sapta dönmezdi. Ölmezdi bu meslek. Ölür müydü hiç?  Önceleri, daha ucuz diye rağbet görse de fabrikanın baltaları, nacakları, çok sürmedi saltanatı. Dağdaki orman köylerinin insanları vazgeçemedi Hayrullah’ın döve döve adam ettiği baltalardan.

       Nacağı, harlı ateşe tutup tutup, çekici tepesine tepesine indirirken, bir yandan söyleniyordu kendi kendine Hayrullah, “ De gidinin gavur dölü de… Sen mi inatsın ben mi? Hadi, yassılma da görem seni. Hadi yassılma da…” Tabak gibi, kocaman suratından sızan ter, sakalından örsün üzerine şıp şıp damlarken, yola gelmeyen eşeğiyle cebelleşir gibi cebelleşiyordu demir parçasıyla. Vural’ın dükkâna hışımla girdiğini görmedi bile. Adamın suratı pancar gibi kırmızıya kesmiş, anlamsız şeyler söyleyip duruyordu. Ufak tefek, şişmanca bir adamdı Vural. Hani, kalabalıkta yürürken dikkat etmesen, çarpıp geçerdin de neye çarptığını bile fark edemezdin. Öyle ufak tefekti işte. Aslında fark edilemeyişi ufak tefekliğinden de değildi. Varla yok arası bir adamdı. Sorarsan söyleyenlerdendi daha çok. Mırıl mırıl bir tonda, korkak birkaç cümle alabilirsen ağzından ne ala. Neredeyse hiçbir konuda fikri olmayan, kasaba kahvesinde millet çata çat siyaset kavgası yaparken, köşedeki loş masada korkmuş gözlerini devire devire olup biteni seyreden, sonra da çay tabağına birkaç bozukluk bırakıp, ortalık iyice kızışmadan kahveden sıvışan tipler vardır ya… Vural tam da bunlardandı işte. Ailenin ortanca oğluydu. Abisi kadar akıllı, kardeşi kadar sevimli olamayışına kahrederek geçmişti çocukluğu. Akraba düğünü için şehre gittiklerinde nasıl olmuşsa kaybolup, saatler sonra karakolda bulunduğunda on dokuz yaşında bir delikanlıydı. Ailenin fırlamaları bu olayı aylarca başına kakıp dalgalarını geçtiklerinde çıtını çıkarmadı Vural. Ne zaman herkes kadar akıllı, becerikli olduğunu ispatlamaya çalışsa, hep bir şeyler ters gitmiş, eskisinden daha da beceriksiz hissetmişti kendisini. Babasının “senden olsa olsa sığırtmaç olur” deyip Kamil Ağa’nın yanına çoban verdiğinde koyunları çaldırmasının üzerine şehirde kaybolma meselesi eklenince… Sonunda o da kabul etmeliydi işte aklının kıtlığını. Kasabanın gençleri, kasaba meydanından minibüslere bindirilip, davul zurnayla uğurlanırken askere, Vural’ı ağabeyi götürüp teslim etti ocağına sessiz sedasız, kardeşini gidip aldı teskere zamanı.

             Ağabeyi evlenip çoluk çocuğa karışmış, kardeşi muhtarın kızıyla nişanlanmıştı. Asker dönüşü evlenip o da evini açacaktı. Ne anası, ne babası aklı kıt oğullarına kefil olamadığından, kimsenin kapısını çalıp Allahın emrini koyamıyorlardı. Ev mi bakabilirdi bu haliyle? Elin kızının günahına girmek de vardı işin ucunda. Vural, kapı komşularının küçük kızı Gülşen’e vurgunsa da, kimselere bir şey diyemedi. Kapıdan, pencereden bakıp, derin derin iç geçirip sustu. Çok geçmedi, Gülşen, şehirdeki uzak akrabalardan birinin öğretmen oğluna nişanlandı. Vural kahroldu. Günlerce evden çıkmadı. Düğün günü, gelin alıcılara, davulculara sövdü saydı içinden. İlk kez o gün rakı içti. Kasabanın dışındaki yıkık caminin duvarının dibinde sızıp kalmış halde bulup eve getirdiler Vural’ı. Her gün biraz daha artarak yaşadı acısını, hasretini içinde, sessiz sedasız.

               Askerden döndükten iki yıl kadar sonraydı. Annesi, kocasını karşısına alıp konuştu. “ Bene bak Mıstafendi, biz böğün varız, yarın yoğuz” dedi. “Bu oğlana ne ağası bakabili, ne gardaşı. Başını bağlamak lazım...”  Sonunda aranan gelin bulundu. İki sokak ötede, fakirlikten ciğeri görünen Deli İbram’ın dört kızından en küçüğü Gülşen’e dünürcü gidildi. Kavruk, ufak tefek; sessiz, sakin bir kızdı Gülşen. Vural’ı çeker çevirir, adam edemese de kendine koca ederdi işte. Vural’a soran olmamıştı gerçi; ama adının Gülşen olduğunu duyunca içinde bir şeyler kıpırdandı. Galiba hayat bir Gülşen’i elinden alıp başka bir Gülşen’i veriyordu ona.

                Şehirdeki düğüncü mağazalarından birinden, hasat vadeli düğün alışverişi yapıldı. İlk kez şehre giden Gülşen, bembeyaz gelinliklerin arasında kendisini ağa kızı gibi hissetti. Ucuz yollu bir gelinlik, orta halli bir damatlık, şehrin pazarından birer çift ayakkabı, iki tane ray bilezik, birer de alyans alıp eve döndüler. Nikâhtan sonra, evlerinde mevlit okutup, şerbet dağıttılar. Düğün yemeği niyetine tavuklu pilavla konu komşuyu ağırlayıp, avlunun öte ucundaki, samanlıktan dönüştürülmüş evlerine uğurladılar Vural’la Gülşen’i.

               İki oda bir mutfaktan ibaret evleri saray gibi göründü ikisine de. Sonunda kendilerine ait bir dünya vaat ediyordu, sıvanıp boyanmış briket duvarlar. Bir odaya bir yatak, bir elbise dolabı, diğer odaya iki sedir, iki parça kilimle döşenmiş evlerinde uyandıkları ilk sabah, ilk kahvaltılarını utana sıkıla yaptılar. Ekmeği kesişinde, bardaklara çay dolduruşunda, sofrayı toplayıp bulaşıkları yıkayışında bir incelik, bir mahçupluk vardı Gülşen’in. El öpmeye gitmeleri gerekiyordu. Kapıdan çıkarken Gülşen’in kocasının ceketini tutuşunda, ayakkabılarını çevirişinde, “hava soğumuş, üşüme” deyişinde başka bir şey hissetti Vural. İlk kez, hayatında ilk defa, birisi ona saygı duyuyor, onun için üzülebileceğini hissettiriyordu.

               Kayınvalide, sevmişti gelinini. Diğer gelinlerinde göremediği bir itaatkârlık, kanaatkârlık vardı kızın hallerinde. Fakir ev kızıydı bi kere, ne görecekse koca evinde görecekti. Bildiği her şeyi öğretmeye kararlıydı gelinine. Hamur tutmasını, yufka açmasını, tarhana, makarna yapmasını, firkete oyasını, kocasını çekip çevirmesini… Kasabanın tek manifaturacısından renk renk basmalar, poplinler, ketenler aldı, kendi elleriyle dikip giydirdi gelinine. Komşuların kızlarından, gelinlerinden geri olmamalıydı gelini. Hem de büyük gelinler görsündü, kıymet bilenin kıymeti bilinirdi.   

                 Birkaç ay içinde başka biri oldu Gülşen. Çiroz gibi kız gitti, güzel, mini mini bir kadın çıktı ortaya. Çukurlarına kaçmış küçücük gözler, azcık kilo alınca ortaya çıktı, yeşil yeşil parıldadı. Mahalleli, değişime inanamadı. Divane Vural’ın şansına, eve peri kızı düşmüştü.

                 Karısının yanında başka, babasının, kardeşlerinin, ahalinin yanında başka bir Vural vardı artık. Başka hiçbir yerde olamadığı kadar Vural’dı evinde. Adamdı, kocaydı, insandı. Gerçi hâlâ doğru dürüst bir işi yoktu, harçlığını babası veriyor, evin masrafını babası hallediyordu. Oyalansın diye de tarlaya, zeytinliğe, hayvan hasada gönderiyordu babası. “Hadi bakam Sazlıkdaki zeytinliği sulayıve böğün” diyordu mesela; ya da “yarın sabalen ilk vesayete pin, dayıngile iki dene kuzu söylediydim, parasını ver de gel” diyordu.

                  Bir akşamüstü eve döndüğünde, Gülşen’i bir garip buldu.  Ağlamış mıydı ne? Gözleri kızarmıştı. “Yok bişeyim” dedi kadın. “Accık başım ağrıyıvedi. Sen git yemeğini ye anangilde. Ben de uyurum, geçer”  Ertesi sabah biraz daha iyiydi belli ki. Başındaki sargıyı çıkarmış, gözlerinin şişi inmişti Gülşen’in. Kahvaltıda kocasına uzun uzun bakıp, “bu evden taşınsak, olmaz mı?” diye sordu. Vural şaşırdı. “ Taşınalım mı? Nereye? Neden?” “Hiiiç” dedi kadın. Yağmurlarda rutubet yapıyo sanki acık.” “Merak etme sen” dedi Vural. “Çatıyı aktartırım, bi de dıştan sıva çektik miydi, mis gibi olur evimiz yine. Hem babam izin vermez taşınmamıza” Gülşen’in yüzü düştü. Bakışları çay bardağına yansıyan görüntüsüne takılıp kaldı. O günden sonra bir daha eskisi gibi olamadı Gülşen. “Belli ki istasyon mahallesindeki yeni evlere özeniyor garibim” diye yordu karısının hallerini Vural. Keşke mümkün olabilseydi, keşke yüzü yine gülebilseydi Gülşen’in. Ama nasıl, hangi parayla? Ya babası…

             Akşam yemeğini her zamanki gibi kayınvalidesinde yediler. Eltileri, kayınbiraderleri de vardı yemekte o akşam. Sofrayı beraber toplayıp çayı koydular ocağa. Gülşen, eltilerini odaya yollayıp mutfakta kaldı. Bulaşıklar yıkayıp çayları doldurdu. Bütün bunları yaparken ne kadar mümkünse o kadar ağırdan aldı. Küçük eltisini çağırıp, çayları ona dağıttırdı. Mutfakta oturup biraz dinlendi. Kayınpederinin sesi geliyordu içeriden.  Midesi bulandı aniden. Kusacak gibi oldu. Zor tuttu kendisini.  Ertesi günün işlerini pay ediyordu oğulları arasında. Büyük oğlanın işi belliydi. Şehire gidip gübre alacaktı traktörle. Küçük oğlan bakkal dükkânının başından ayrılamazdı. Evleneceği zaman gelinin ailesi rençbere kız vermeyiz deyince, mecbur kalıp orta halli bir bakkal dükkânı açmışlardı küçüğe.  Vural’a bağdaki odunları kesip, eve getirmek, istiflemek düşüyordu bu durumda. İki günde anca biterdi iş. Ama önce demirci Hayrullah’a uğrayıp, babasının sipariş ettiği baltayı alması lazımdı. Sabah ilk iş demirciye uğrayacaktı. Erken kalktılar. Herkes evine dağıldı. Yarına iş çoktu.

                Evden çıkması kuşluk vaktini buldu Vural’ın. Demirci Hayrullah sabahın köründe açmazdı ki dükkânını. Babası geldi kapıya. Demir kapıyı vurdu güm güm. “ Hadi ülen” dedi. “Güneş tepemizde. Ne zaman gitcen de ne zaman kescen odunları?” Paldır küldür giyindi, yüzünü yıkayıp iki lokma ekmek attı ağzına. Kahvaltı hazırdı aslında,  Gülşen haşlanmış yumurtayı alel acele soktu kocasının ağzına. Yanına çıkınını sardı. Ekmek, peynir falan işte... Uğurladı kapıdan. Kayınpederi bekliyordu üç beş adım ileride. Bir daha tembihledi yapılacak işleri oğluna. Ağır bahçe kapısını iteleyip çıktı evden Vural. Sokağı geçip, caminin köşesinden dönerken çıkınını evde unuttuğunu fark etti. Koca gün, dağın başında aç biilaç çalışılmazdı ki. Eve döndü. Gülşen’in kapının yanındaki sedirin üzerine bıraktığı çıkını alıp, babasına görünmeden çıkıp gitmeyi planlıyordu. Sessizce anahtarı çevirip kapıyı açtı. Çıkını buldu. Tam çıkacakken içeriden garip sesler geldiğini fark etti. Bir süredir hasta gibiydi Gülşen. Başına bir şey gelmiş olmasındı? Odaya girince gördüklerine inanamadı. Gülşen çırpınıyor, tepiniyor, üstünde babası, bir eliyle gelininin ağzını kapatmış, diğer eliyle soymaya çalışıyordu. Evden fırlayıp çıktı Vural. Gördüklerini anlamaya çalışıyordu. Kan beynine çıkmıştı. Bir solukta demirci Hayrullah’ın dükkânını buldu. Kendisini işine kaptırmış adama sesinin çıktığı kadar bağırdı. Hayrullah başını çevirip baktığında deliye dönmüş Vural’ı gördü. Deli gibi bağırıyordu adam, “balta nerde, baltayı ver bana.” Yıllardır tanıdığı Vural’ı ilk kez böyle görüyordu. “Duvarda asılı” diyebildi. “Sağ baştaki sizin balta…” 25.11.2014

                                                                         
                                                                                  FİLİZ SONSUZ   

D A V E T

Her ne iş olursa olsun keyif, paylaşmakla tamamlanıyor. Bir gazete köşesi de bu kuralın dışında değil bizce.

İzleyenlerin bildiği gibi bir süredir ‘Muhabbetname Köşesi’ diye bir bölümümüz var bu sayfalarda. Birbirimize ya da hayalimiz yardımıyla ürettiğimiz kimi kimliklere mektup formatıyla derdimizi anlatmaya çalıştığımız satırlar… Şimdiye kadar iki tane de okuyucu mektubumuz oldu. O mektuplarla çoğalmanın, paylaşmanın tadını yaşadık yine ve açıkçası hep beraber daha da zenginleşelim istiyoruz. O yüzden;




Aşktan, işe, yemek tarifinden, tepenizin attığı herhangi bir gidişe, mevsim renkleriyle coşan yüreğinizden, içinizi bunaltan bir gazete haberine… Kısacası insanlık hallerine dair anlatmak, aktarmak istediğiniz her ne varsa hepsinden dökülen kelimelerinizi paylaşmaktan mutluluk duyacağız. 

Gerçek imzanızla ya da takma bir adla, karar sizin… Hem zaten ne fark eder ki? Sonuçta baki kalan bu kubbede bir hoş seda imiş, öyle değil mi?


Bilgisayarda yazıp göndermek isteyenler için:


Kalem kâğıt ve zarf kullanmayı sevenler için:

Posta Kutusu 65 
Burhaniye/Balıkesir-TURKEY


WANSA-IRAK ÖYKÜLERİ…

Bir süredir pür dikkat izlediğimiz Ortadoğu’da yaşananların etkisiyle olsa gerek, birkaç yıl önce okuduğum bir kitaptan söz etmek istiyorum bu gün.

Altı öykünün yer aldığı 134 sayfalık bir kitapla bir coğrafyanın, geçmişten bu güne bütün tarihini, olaylarını, siyasi gelişmelerini vs. hatmetmek elbette imkânsız. Fakat oradaki egemen duyguyu kavramak pekâlâ mümkün… Duyguyu kavramak… Her coğrafyanın kendine has yemeğine, mimarisine, nüktesine, türküsüne sinen bir duygusu vardır, öyle değil mi? Gökten inmez o duygu ya da genlerin neden olduğu bir şey değildir. İklimle başlar bence ve ardından tarih boyu yaşadıklarıyla vücut bulur. Elle tutulur, gözle görülür bir şeye dönüşür. O duyguyu keşfeden bazı insanlar, hissettiklerini diğer insanlara aktarma arzusuna kapılırlar. Genellikle sanatçılardır onlar. Kimi tuvale aktarır, kimi bir filme, kimi de kelimelere… Kâh bir şiir olur duygu, kâh bir roman, bazen de bir öykü… Sercan Sırma- namı diğer Tecelli- öyküde karar kılmış ve Irak’tan yola çıkarak Orta Doğu’nun duygusunu yaşanmış öykülerle aktarmış bize bu kitapta.

Acem Nikâhı ile başlıyor kitap… Tecelli’nin bu öyküde “Kent tecavüze uğramış bir kadın gibi intihara meyilli. Bombalanmış yıkıntılar arasında, şehir eşkıyaları, Amerikan askerleri ve insan eti yemeye alışmış sokak köpeği sürüleri devriye geziyor. Helikopterler, tanklar ve rambolara rağmen yaşama tutunmaya çalışan halk, en büyük savaşı ‘ayakta kalma savaşı’nı veriyor.” diye tanımladığı kent Bağdat… 21. yy’da uygulanmakta hiçbir beis görülmediği muta nikâhı yaşayan iki insanın hikâyesini okuduğumuz sayfalar Acem Nikâhı… Bilmeyenler için muta nikâhı, ücret karşılığında belli bir süre için kadınla evlenmektir. Buradaki ‘belli bir süre’ tanımı, dakikalar da olabilir yıllar da, artık anlaşma neyse yani!

  İkinci öykü Canlı Bomba… “Şimdi ikinize bir görev veriyorum. Aslında bu benim verdiğim bir görev değil, iki gece önce peygamber efendimizin bana rüyada verdiği emirdir.” Hikâye kişilerinden İmam Tarık’ın bir insana üzerine yerleştireceği bombaları bir çarşının orta yerinde patlatacağı görevini açıklarken söze başladığı bu cümleler, gündemdeki IŞİD ve diğer kanlı örgütlerin gerçeğine dair bir kez daha ipuçları vermiyor mu? Dinde insan iradesinin ya da aklının diyelim, bir başkasına, tanrıya ve devamında onun sözcüsü olduğunu iddia eden kişilere tesliminin insanlığın başına ne çoraplar örebildiğini bir kez daha gözler önüne seren bir öykü bu.

Ve kitaba adını veren Wansa. Hem bir aşk öyküsü ve hem de insanlığın inanışlarıyla ilgili birçok bilgiyi aktaran, aynı zamanda bir Yezidi köyünde günümüzde yaşanan acımasızlıkları gözler önüne seren, zaman içinde defalarca okunabilecek yoğunlukta bir öykü. Wansa bir Yezidi kızı, Yusuf bir Hıristiyan rahibi… Karşılıklı bir aşk bu… Irak’ta Elkuş Kasabası’nın dağlarına kazılmış Rabban Hürmüz Manastırı’nda geceler boyu süren dersler esnasında, ancak kandil ışığının duvara yansıttığı gölgeleriyle yaşatabildikleri bir aşk. Öykü boyunca aşklarına tanıklık ettiğimiz gibi, derslerine de kulak misafir oluyoruz. Bu derslerin başlangıcında aralarında geçen şu konuşma devamında öykü boyunca süren dersleri hakkında bir fikir verecektir.

Rahip Yusuf soruyor:
 “Söyle bakalım, ne öğrenmek istiyorsun?”
Wansa cevap veriyor:
 “Bu coğrafyada aşağılanan üç şey hakkında bilgi sahibi olmak istiyorum. Kadın, Yezidi ve Kürtler… Çünkü ben her üçünü de temsil ediyorum. Çoğu zaman kimliğimi gizlemek zorunda kalıyorum. Asla göğsümü gerip ‘Kadınım, Yezidiyim, Kürdüm diyemedim. Bunlar benim sırrım oldu. Kimselere diyemedim.”

Halepçe bir diğer öykünün adı. Ortadoğu’yu bir parça olsun izleyenler Halepçe adını duyunca o sarı tozu hatırlayacaklardır mutlaka. Öykü şu cümlelerle başlıyor:

“Bir mart sabahı, savaş uçakları Halepçe’nin üzerine sarı bir toz serpti. Tarımsal mücadele uçakları gibi her tarafı ilaçladıktan sonra geldikleri yöne, Bağdat’a doğru gözden kayboldular.
Oluşan toz bulutu önce kırmızıya, sonra da maviye dönüştü. Ardından yer gök kokmaya başladı: Acı badem kokusu, çürük soğan kokusu, taze biçilmiş çim kokusu ve başka kokular…
Tek bir kurşun sıkılmadan, bombalar patlamadan, tanklar ezmeden, evler yıkılmadan, camlar kırılmadan, duvarlar çökmeden, kollar, bacaklar havaya uçmadan, tek bir damla kan akmadan Halepçe ölüm uykusuna daldı.
Bebekler emdikleri sütü yutmadan, inekler, koyunlar, keçiler sağılmadan, tavuklar yumurtlamadan, köpekler havlayamadan, kediler kaçamadan hep beraber sustular.
Ebabil kuşları da öldü.”

Velhasıl kelam, bu incecik öykü kitabı gerçek dünyada, gerçek insanların yaşadığı, gerçek olayları aktarıyor. Bu tür kitaplar okuduğumda  “Ben öyle düşünmüyorum, benim düşüncelerime göre…” diye söze başladığımız, bazen tembellikten bazen cesaretsizlikten ‘gerçek’ olana bakma zahmetine katlanmadan, ‘gerçek’ olan hakkında fikir yürütmeye çalıştığımız zamanlar aklıma geliyor hep. Bir tek paragrafta ne çok gerçek kelimesi kullandım öyle değil mi? Ama bu kelimenin barındırdığı anlamı düşününce başka türlüsü mümkün değil gibi geldi bana.

                                                                                              FİLİZ ENGİN

KENTİMİZDEN BİR SİMA, ALİ'NİN BABAANNESİ


Adliyeden yeni dönmüşüm. Koca günü adliyede geçirmiş, vakti akşamüzeri yapmışım. Sultancığımın mis gibi çayından iki yudum almış, kafamı toparlamaya çalışıyorum. Yarının dosyalarını çantaya koyup eve kaçmak niyetindeyim. Yeter bu günlük bu kadar yorgunluk. Telefon çalıyor. Arayan Filiz. Çok önemli bir şey olmalı, havadan sudan muhabbetler için genellikle feysten mesajlaşırız.

-          Müsait misin cancazım ?

Sesinde bir heyecan… Gerçekten olağan dışı bir durum var, belli.

-          Müsaitim tabi, hayırdır?

Başlıyor anlatmaya… Bir iki dakika, sözünü kesmeden dinliyorum. Sadece “hıhııı” lar, “ anladııımm” lar…  “Tamam, haftaya Cuma boşum” diyorum, “sen randevuyu alınca bana yeri ve saati bildirirsin.” Onun sesindeki heyecana karşılık, benim sesimdeki hafiften isteksizliği seziyor. Her zamanki hassaslığı ile yakalıyor kafamdan geçen soru işaretlerini. “Bak ama” diyor, “ fikir hoşuna gitmediyse vazgeçe de biliriz”.  Vaz geçmiyoruz tabii ki. Emekli milletvekilinin eşiyle görüşeceğiz. Canımızın içi, gözümüzün nuru Semra Mamuk’cuğumuzun arkadaşının kayınvalidesiymiş.  Harika bir kadınmış. Hayat dolu, cıvıl cıvılmış. Semra’yı tanıyorum. O öyle diyorsa öyledir tabii; ama işte… Filiz adını not almayı unutmuş. Semra’dan öğrenip bana hemen bildirecekmiş… Gözümün önünde beliren inci kolyeli (illa ki), saçı kabarık fönlenmiş, ağır makyajlı kadın figürünü elimle kovalamaya çalışırken,  içimden bezgin bir “öööfff”  geçip büronun duvarlarına çarpıp çoğalıyor.  İç sesimi duyuyorum adeta. Emekli milletvekili eşiyle söyleşinin nasıl geçeceği belli oldu bile. Ankara’nın ağır siyasi havasında geçen resepsiyonlar, resmi törenler, belki ünlü siyasetçilerle yaşanmış birkaç ilginç anı,   diğer milletvekili eşleriyle birlikte kotarılan sosyal sorumluluk projeleri, vs, vs, vs… Şansımız varsa, aradan cımbızla çekip çıkaracağımız, hayata dair birkaç cümle…

Ören’de buluşacağız. Ben, ne hikmetse (!) bir saat kadar gecikince, Filiz hanımefendiyle sohbete başlamış. Avuç içi kadar Ören’de yeri bulabilirsem ben de ekleneceğim sohbete. Filiz’i arıyorum,  üçüncü kere kafeteryanın yerini tarif etsin diye. Telefonda sesi uçuşuyor Filiz’in. Bir neşe, bir neşe, sorma gitsin. “ Çabuk gel” diyor. “Gülsevil Hanım sana hiç yabancı değil. Çağdaş Yaşam’dan tanıyorsun onu” Ben, şaşkın; ama daha çok da hafiflemiş bir “aaaaaa” çekiyorum, “E, bizim Gülsevil Abla…” Sonra koşar adım, kafeteryaya…

Kafede ikisini karşılıklı gülüşürken buluyorum. Çoktandır görüşememişiz Gülsevil Bozyel’le, hasretle sarılıyoruz. Mavi rengi gözlerine çok yakıştırdığım birkaç insandan birisi. Hiç yakından tanıma şansım olmamıştı, ama hep gülümseyen o bir çift mavi gözde tüm evrenin yaşanmışlığını, durmuş oturmuşluğunu sezinlemiştim Gülsevil Hanım’da. Ve nedenini bile bilmeden hep sevmiştim kendisini. Yetmişini aşmış insanlarda az görülen bir dalgacılıkla bahsediyor hastalıklarından. Yağmurlu bir günde birileri ıslanmasın diye şemsiye tutmaya çalışırken, önündeki kütüğe takılıp düşmüş, kemiğini çatlatmış. Kolu sarılı. Gözündeki mercek kaymış, retinasını yırtılmış, görmede sorun yaşıyor. Canı sıkılıyor belli ki, “merceğim arada bir gezmeye çıkıyor,” diye anlatıyor sorununu, gülerek. Hayatını dinledikten sonra anlıyorum ki, yaşadıklarından sonra bunlar sorun bile değil O’nun için. Tek sıkıntısı, eskisi kadar okuyamamak... Zira çocukluğundan itibaren, hayatının her yerinde kitaplar var.

 Babası koymuş adını, hep gülsün ve sevilsin diye. Emekli İngilizce öğretmeni… Emekli milletvekili, siyasetçi Nuri Bozyel’in eşi… 1939’da Samsun’da doğmuş. Ailenin bir ucu Mısır’a, bir ucu saraya dayanıyor. Bir taraftan da Çerkezlik var.  “Haaa” diyor Filiz, mavi gözler, sarışınlık oradan geliyor”

 Genç İngilizce öğretmeninin ilk görev yeri İvrindi… Okulun tek kadın öğretmeni… Kimseleri tanımıyor ilk gittiğinde. Orada, aylarca yaşadığı büyük yalnızlığı anlatırken “Cumartesi öğleden sonra ile Pazartesi sabahı arasında kendi sesimi hiç duymazdım,” diyor. Aylar sonra okula atanan bir kadın öğretmenin telgrafını aldıktan sonra, sevinçten, postaneden okula kadar koşarak döndüğünü anlatıyor. Sonunda o büyük ıssızlığın ortasında bir can yoldaşı olacak işte, ne büyük mutluluk.

İvrindi’nin yeri büyük Gülsevil Bozyel için. Öğretmen olarak ilk atandığı yer her şeyden önce. Sonra, görür görmez aşık olduğu sevgili eşi Nuri Bozyel’le orada tanışıyor.  Nuri Bey, Gömeç’te iki dönem CHP’den belediye başkanlığı yapmış. Tanıştıklarında Gömeç Belediye Başkanı’ymış. Kısa süre sonra evlenmeye karar vermişler. Nikâhları ise o dönem için devrim sayılabilecek şekilde kıyılmış. Genç sevgililer bir gün Nuri Bey’in makamında otururlarken Nuri Bey, belediyenin bir memurunu çağırmış, “Bizim evraklar hazır mı?” diye sormuş. “Evet efendim” cevabını alınca, memura “Hadi, kıy nikahımızı” demiş. İki zabıta memurunun şahitliğinde nikâhları kıyılmış. Şimdiki gençlerin düğün törenleri geliyor aklıma. Günler öncesinden kuaförde saç ve duvak provaları, aylar öncesinden başlanan dans kursları, süslü davetiyeler, elit bir davetli kesiminin yer aldığı cafcaflı düğün törenleri, takılar, hediyeler… Hiç mi hayal kurmamıştı düğününe dair? Nasıl kabul edebilmişti bu şekilde evlenmeyi? Tam aklıma gelip soracakken kendisi cevaplıyor aklımdan geçenleri. “Nasıl mutlu oldum, anlatamam” diyor. “En büyük kâbusum gelin kız olup düğün tantanasının ortasında kalmaktı. Nuri beni böyle bir yükten kurtardı.” Birbirlerinin sevgisine doyamadıkları kısacık evliliklerinde İki oğulları oluyor. Özge ve Ceren…

Tam da bu arada aşkı soruyor Filiz. “Aşk hep var mıydı?” “Hem de en başından, Nuri’yi kaybettiğim ana kadar, on sekiz yılın her anında… Cevap içimizi burkuyor. Hepi topu on sekiz yıl… Göz açıp kapayana kadar geçen, ama her anı aşkla geçen on sekiz yıl.   Gülsevil Hanım söylemiyor; ama hissediyoruz bu gün bile aşk var Nuri Bey’e bu gözlerde. Filiz devam ediyor soruya, “ Aşkı tanımla deseler, nasıl tanımlarsınız?” Hiç düşünmeden cevap veriyor Gülsevil Hanım, “Yok öyle bir tanım. Ben duygularımı ölçüp biçip kalıplara sokmam. Yaşarım sadece.” Aşkın kimyasına, fiziğine kafa yoranlara, formüller üretip hap niyetine tedavüle sürenlere gidiyor aklım. Zaman kaybı hepsi…

Bir gün eve gelip, “ Belediye başkanlığından istifa edeceğim Gülsevil,” diyor Nuri Bey. “Halka hizmet için mecliste olmam gerek.” Milletvekilliği seçimlerine giriyor. İlk adaylığında değil ama sonraki seçimlerde CHP Milletvekili olarak giriyor meclise. Ayvalıktaki zeytinlikleri satıp Ankara’dan ev alıyorlar. Sıkıntılarla geçecek başkent günleri başlıyor aile için. Gülsevil Hanım’ın tayini çıkıyor Ankara’ya. 1980 öncesi yıllar… Kutuplaşma had safhada. Sokaklar, okullar, sınıflar bölünmüş. “Hal böyleyken, farklı sendikalara bağlı da olsak, okulda terk derdimiz ‘öğrenciler için daha iyisini nasıl yapabiliriz?’ oldu hep” diyor Gülsevil Hanım. Darbeyle birlikte ilk gözaltına alınanlardan oluyor Nuri Bey.  Aylarca tutuklu kaldıktan sonra, hakkında dava bile açılmadan salıveriliyor. Artık milletvekili değil. Neleri varsa satıp Ankara’dan ev aldıkları için, tarımdan da gelir yok. İşin kötüsü, iş de bulamıyor. Bu memlekette “komünist” sanılana iş yok zira. Aile için ekonomik zorluklar başlıyor. Gülsevil Hanım’ın maaşıyla geçinmeye çalışıyorlar.

“Nasıl kaybettiniz Nuri Bey’i?” diye soruyor Filiz. Cevap bize hiç yabancı değil aslında. “Kenan Evren öldürdü kocamı, 12 Eylül faşizmi öldürdü” diyor Gülsevil Hanım. 12 Eylül ile birlikte ülkenin genel gidişatı ve işsizlik öyle bunaltıyor ki Nuri Bey’i, yutar gibi sigara içiyor o dönemde. “Sabah yaktığı sigaranın ateşiyle akşama kadar sigara yakardı” diye tarif ediyor Gülsevil Hanım durumu. Kalbi bu yorgunluğa dayanamıyor. Hastaneye yatırıyorlar Nuri Bey’i. Yıl 1984… Okullar kapanmak üzere, karneler dağıtılacak. İşten çıkar çıkmaz ilk işi, eşini hastanede ziyaret etmek oluyor Gülsevil Hanım’ın. Nefes nefese hastaneye vardığı bir gün, eşinin yattığı odada bir anormallik seziyor. Doktorlar, hemşireler, tıp öğrencileri odada, Nuri Bey’in yatağının başına toplanmışlar, telaşlılar. Bir süre sonra doktor, Gülsevil Hanım’ın yanına geliyor, gözlerini yere dikip susuyor. O an anlıyor eşinin öldüğünü. “ Korkmayın, çığlık atmam, burası hastane, kimseyi rahatsız etmem” diyor doktora. Doktor gözlerine bakıp, “maalesef…” diyebiliyor sadece. Koca şehirde, iki çocuğuyla baş başa kaldığı yalnız ve zor günler başlıyor Gülsevil Hanım için.

 Kendi emekli maaşı ve Nuri Bey’den bağlanan emekli maaşıyla iki oğlunu büyütüyor Gülsevil Hanım. Yaşamının büyük bölümüne eşlik eden yalnızlığa daha fazla katlanamayacağı için bu gün, küçük oğlu Ceren ve gelini Necibe ile birlikte yaşıyor Ören’de. Gelininden söz ederken ayrı bir sevgi yükleniyor sesine. Necibe’yi çok seviyor.  İki de dünya tatlısı torun. Büyük torun, Ali’yi satranç kursuna götürüyor Gülsevil Hanım. Bir de yaratıcı drama derslerine… Kurslarda herkes Ali’nin babaannesi olarak tanıyor Gülsevil Hanım’ı. İsminin önüne eklenen pek çok sıfat olmuş bu gün kadar. İngilizce öğretmeni Gülsevil Hanım, belediye başkanının Nuri Bey’in eşi Gülsevil Hanım, milletvekili Nuri Bey’in eşi Gülsevil Hanım, anne Gülsevil Hanım, Çağdaş Yaşam gönüllüsü Gülsevil Hanım… Ama o bu günlerde en çok, Ali’nin babaannesi Gülsevil Hanım olmaktan keyif alıyor.
Hayatımıza güzel bir insanı katmış olmanın keyfi de bize yetiyor. Sen çok yaşa
 emi Gülsevil Bozyel. Hep yanımızda, yakınımızda ol.


                                                                   FİLİZ ENGİN-FİLİZ SONSUZ           

Bağlama Yapım Ustası İsmail Görer'le Bir Söyleşi-Dut Ağacından Ezgiye

FS- Kaç yıl önceydi, unuttum. Kendimi bildim bileli içimde bir yerlerde titreşip duran tellerle, ezgilerle yetinmeyip, o tellere dokunmak istedim.  Bir arkadaşımdan ödünç bağlama bulup, Alevi Kültür Derneği’nin açtığı bağlama kursuna kayıt yaptırdım. Kursun üçüncü gününde Gelin Ayşem’i başarıyla çalıp kendimi bağlama virtüözü ilan ederek, “tamamdır bu iş, artık kendi bağlamam olmalı” deyip İsmail Görer’in atölyesinin yolunu tuttum.  Yılların bağlama yapımcısı, İsmail Hocamla tanışıklığımız böyle başladı. Hayal ettiğim gibi çalmayı belki de hiç beceremeyeceğim. Zira her iyi iş gibi bağlama da emek istiyor, mesai istiyor. İhmal ederseniz küsüyor. Sanırım bağlamamı küstürdüm. Ama işte,  iyi çalamasam da İsmail Hoca’mın yaptığı bağlamam gururumdur. Her zaman en kıymetlilerim arasında olacak.

               Tanımaktan onur duyduğumuz bu büyük ustayı sizler de tanıyın ve dut ağacından ezgiye, bağlamanın hikâyesini, yolculuğunu, bir kez de O’nun ağzından dinleyin istedik. Keyifli okumalar…


DUT AĞACINDAN EZGİYE

İsmail Hoca "Benim büyük şansım," diye başladı söze…

İG- Benim büyük şansım hemen hemen Kangal ve Divriğ’in, Maraş’ın bütün âşıkları, ozanları benim yaşadığım Ankara Tuzlu Çayır semtine yerleşmişlerdi. Bir de babam kahve açtı, oradalar kendileri de, hepsiyle tanışıyoruz, hizmet ediyoruz. Onların masalarına hizmet ede ede bize bulaştı.

FS- Ama ilk meslek bu değil galiba, değil mi Hocam?

İG- Değil, ilk meslek bayan kuaförlüğü... Akşam sanat okulu mezunuyum. Diplomayı aldım ama yapmadım. Yirmi yedi öğrenciydik, canlı mankenlerimiz vardı. Onların üzerinde çalışıyorduk. Paris Kuaför Salonu diye, bir yerde girdim ilk işe. Ankara’nın en lüks salonunun hocası, Türkiye’nin ilk kuaförüyle çalıştım orada, yetmiş yaşında falan vardı. Bu kuaför salonu bütün konsoloslukların olduğu bir yerde üstelik… Bir hafta çalıştım, burnumdan geldi. Sarmadı beni o iş…
Askerlik öncesi halk müziği sanatçılığı yaptım. Muhasebe yardımcılığı yaptım. Asker oldum, tekrar muhasebeciliğe devam… O da rakamlarla zor işti. Halkevleri genel merkezinde solist sanatçılık yaptım bu arada. Şu anda radyolarda isim olan arkadaşlarımızın hepsi oradan geçmişlerdir. 1977’de radyo sınavını kazandım. O zaman stajımı Erzurum’a verdiler. Erzurum o dönemde siyasi olarak çok karışıktı. Bir de asgari ücret veriyorlardı. Kars’ın arabalarını sokmuyorlardı Erzurum’un içine. Böyle bir durum vardı gitmedim ben. Sonra Halkevlerindeki hocam “İsmail,” dedi, “Bağlama yapmayı düşünür müsün?” Dedim “Nasıl yapacağız onu?” Tamam,  Ankara’nın en iyi ustalarının dükkânlarına gider temizlerim ama… Benim kahve hayatım olmadı, küçük yaşta kahvemiz olduğu için bıkmıştım. O sigara dumanı… Orada insanları gözlemledim. Zarla kâğıtla birbirlerinin cebindeki parayı alıyorlar. Bir de akrabalar ve iyi arkadaşlar! Nasıl arkadaşlık bu? Hoşuma gitmedi.

Ankara’da bugün bile isim olan Yusuf Usta’nın dükkânını temizlerdim. Oraya Nida Tüfekçiler gelir, Emin Aldemirler gelir, Neşet Ertaşlar gelir. O vesileyle onlara çay kahve verirken samimiyet kurardım. Böyle böyle çevre edindim. Ama bir göz aşinalığım vardı bağlamaya. Kendi kendime “Bu rakamlarla uğraşmaktansa şöyle bir mesleğim olsa,” derdim. O Coşkun Gülağa işte, bu konuda otoriter birisi, “Ya, bağlama yapmayı düşünür müsün?” deyince, “Hocam nasıl yapacağım?” dedim. Sonra o derse girdi. O ara ben düşündüm, “Ya ben birinciyi yapamazsam yirminciyi yaparım,” dedim kendi kendime. Tabii bağlamayı çalan birisiyim, ona da güveniyorum. Dersten çıktı, “Hocam siz yardımcı olursanız, birinciyi yapamasam da yirminciyi yaparım,” dedim. “İyi tamam,” dedi.  O arada maliyede, bakanlıkta çalışıyorum. Sazın gövdesini oyacağım bir tekne ve bir de kol verdi. Dedi o kolla bunu %20’ye yakın elini alıştırırsan, ben seni kısa zamanda %50 durumuna getiririm.

Evliyim, iki çocuk var. Suçlu suçlu geliyorum eve. “Bu ne?” diyecekler, “Saz yapacağım,” diyeceğim. “Olur,” diye dalga geçecekler benimle.  


FS- Ama evde malzeme var mı yapacak?

İG- Yok, hiçbir şey yok. Kayınpederle yan yana oturuyoruz. Onda inşaattan kalma eski testere mestere falan var. Onları aldım. Şimdi ben yapacağım ama o da diyor ki “Oğlum benim eskiden marangozluğum vardı, bir bırak,” “Ya, baba bırak ben yapacağım bunu,” dedim. İkimizin arasında o kol kesile kesile küçücük kaldı, bitti, olmadı. Çankaya’da Mehmet Abi vardı. Gittim dedim, “Şuradan bir tahta versene.” saz desem vermez, çok eli sıkı bir adam. “Masanın ayağını kırmışlar,” dedim. “Al oradan,” dedi. Getirdim, işte o paslı testereyle ben onu kestim. Alıştım. Telefon ettim hocaya, Adam eve geldi. Bir baktı, kendisinin verdiği ağaç zannediyor. “Yapmışsın bunu ya,” dedi. Odalardan birinin kilimini halısını topladı. Kendi evindeki takımlarını getirdi. Böyle başladım. İlk bağlamamı satmayacaktım, saklamak istiyordum onu. Herhalde o aralar bir yere gittim ben. Geldim ki kayınpeder “Sana takım parası kazandım,” dedi. Almanya’dan bir akrabası gelmiş ona satmış sazı. Beş bin lira… İşte o ilk sazım şu duvarlarda gördüğünüz alet edevatta gizlenmiş bize bakıyor şimdi.

FS- Ama üzülmüşsünüzdür herhalde.

İG- Üzüldüm tabii… O ilk sazı iyi de olsa kötü de olsa saklayacaktım ben. Neyse 6 ay o hoca akşam altı da geldi, on birde gitti. Ondan sonra dedi ki, “İsmail benim sana yapacak bir şeyim yok artık.”  Dikmen’e dükkân açtım. 1978’de…  Ondan sonra bu işi başımıza sardık. Devam ediyoruz işte.

FE- Biraz da bağlamadan söz edebilir miyiz? Doğrusu ben hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Bu iş tam nereden başlıyor? Bağlamanın gövdesi nasıl bu hale geliyor? Hangi ağaçtan yapılıyor? Kolla gövde nasıl bir araya geliyor?

İsmail Hoca sorularımızı yanıtlamak için göstereceği şeyleri ararken biz de etrafımızdaki duvarları çepeçevre saran tahta panoların üzerindeki envai çeşit alete merakla, hayranlıkla ve Hoca’nın ilk yaptığı sazı görmek istercesine bakıyoruz. Birçoğunun ne işe yaradığını tahmin bile edemediğimiz için bir parça üzülüyoruz. Bizi kapı önüne çağırıyor ve orada devasa iki ağaç kütüğü görüyoruz. “Hammadde bu,” diyor İsmail hoca.

İG-  Bu kütükten 3 bağlama, bir cura çıkar. Ama makbul olanı 4 e yarmadır. Yani 4 bağlama çıkarabileceğimiz kütüktür.


 Baktığımız ağaç kütüğünün halkalarını sayıyoruz, yüz yaş civarında olduğunu görüyoruz.

FS- Peki bunu düzgün keseceğinizin garantisi var mı? Çatlamadan, yamulmadan…

İG- Tabii, kamayla önüne yol yaparak... Bu kütüklerde geciktik. Böyle çatlamış geldiler bana. Ağaç ilk kesildiği gibi gelseydi, bu çatlaklar olmayacaktı. Bunlar fire verecek. Şimdi böyle bir kütüğü alıyorsun. İki tane tekne çıkıyor, o kütük yüz kilo, elimizde kalan iki tane tekne birer kilodan iki kilo. Doksan sekiz kilosunu dışarı atıyorsun. Emeği düşünün yani. Bazen soruyorlar, “Nasıl yapıyorsun?” diye. “Valla” diyorum,” Memleketi bu hale getiren diye başlayınca bitiyor”

Bu arada içi oyulmuş tekneyi getiriyor içerden İsmail Hoca. Fotoğraflarda da gördüğünüz hantal görünümlü koca kütük sabırla oyulmuş, oyulmuş ve etrafı yarım santim kalınlığında, kolu, teli takıldığında ezgiler üretecek bir tekneye dönüşmüş.

İG- Bu iş makineyle olamıyor. Küp şeklinde köşeli bir şey değil çünkü. O yüzden mecbursun elle oymaya. Hızarı kabasını almak için gövdeye daldırıyorsun ama iş, inceldikten sonra kesere düşüyor.  Elin hassasiyetine ihtiyaç var. Gövdeyi kavradığın el biliyor ancak ne kadar inceldiğini ağacın.
FE- Peki sapı da dut ağacından mı yapılıyor?

İG- Yok, duttan değil. Akgürgen dediğimiz, çok mukavim, sağlam bir ağaçtan yapıyoruz sapı. Sonra tekneyle sapı bir araya getirmek için tutkal kullanıyoruz. Ama bu yapay bir madde değil. Deri ve kemikten elde edilen bir tutkal… Benmari dediğimiz bir sistemle, yani kaynayan suyun üstüne kap yerleştirip onun içinde tutkalı ısıtarak akışkan hale getiriyoruz. Bunu ateşe direk koyarsak çürür çünkü. Bunu niye müzik aleti yapımcıları tercih ediyorlar? Her iki ağacın arasında o kimyasal, plastik tutkalı koyduğumuz zaman film yapıyor, bir poşet kalınlığı gibi arada kalıyor. Ağacın ağaca olan iletişimini koparıyor. Ama bu natürel, kuruduğu zaman ağaç niteliğini kazanıyor.

Şaşırıyoruz, kemik ve derinin nasıl yapışkana dönüşebileceğini anlayamıyoruz önce. Sonra Hoca basit bir örnekle noktayı koyuyor.

İG- Siz kelle paça yapınca elinize yapışmıyor mu? Et suyu bekleyince jöle kıvamına gelmez mi?

FS- Sanatçılardan kimlerle çalıştınız hocam?

İG- Hemen hemen hepsiyle çalıştım. Bu soru çok soruluyor. Birçok bağlama yapımcıları bu hediye olsun diyerek profesyonellere bağlama götürürler. Kendi reklamı olsun diye. Ben bunu yapmadım hiçbir zaman. Birileri gelip ya İsmail Usta “Herkesin senin yaptığın bir sazı var, bana bir saz yap,” dediklerinde yaparım. O da bir iki kişidir. Biri Ali Ekber Çiçek, diğeri Musa Eroğlu şimdi artık pek siparişle saz yaptıran yok. Mağazadan alıyorlar.

FE- Hocam sizde Âşık Veysel’in orijinal bağlaması olduğunu duymuştum. Doğru mu?

İG- Evet, ayrıca Mahzuni’nin ve Nihat Aydın’ın da bende bağlamaları var.

FE- Âşık Veysel’le teşrik-i mesainiz oldu mu hocam?

İG- Evet oldu. Benim avantajım küçüklüğümde babamın kahvesinin olmasıydı. 1955’de Demokrat Parti zamanında Ocak diye bir teşkilat vardı. İbrahim Aktaş diye orada bağlama çalan, oranın başkanı Sivaslı biri vardı. Ona misafir olmuş Âşık Veysel. O da bize getirdi ama ben o zaman ilkokul öğrencisiydim daha. Bizim evde bir gece kaldı. Şimdiki bilincimiz yok tabii, bir de çocuğuz yanına da yanaşamıyoruz. Eskiden malum, büyüklerimizin olduğu yere kapıdan bakabiliyorduk ancak. Yalnız şunu hatırlıyorum. Kahveye geldiğinde dediler ki, “Âşık Baba bize çal, söyle,” dediler. “Ya ben kahve aşığı mıyım? Sizin odanız yok mu?” dedi. Bizim eve geçtik. Kamil insanlar içeri girdi, biz dışarıda kaldık. “Ev sahibi kim?” dedi. Babam “Benim âşık baba,” diye cevap verdi. “Yavrum tarlada diken var mı?” dedi. Babam olmadığını söyledi. Ben bunun ne olduğunu anlamadım o zaman. Belki yirmi sene sonra aklıma düştü, babama sordum. “Bizim sohbetimizden alınacak, kırılacak kimse var mı demek istemişti,” dedi babam. Daha sonra da bir Hacı Bektaş gecesinde kuliste gördüm hepsi o. Fakat bana onunla ilgili birçok anı anlattılar. Bir tanesi, 1965’lerde Âşık Veysel buralara gelmiş. Akçay’ı buraları falan gezdirmişler. Aralarından biri demiş ki; “Ne kadar ayıp, yarı çıplak denize giriyorlar.” Veysel cevap vermiş. “Niye ayıp olsun ki? Bu çıplakları benim köyüme götürsen orada ayıp. Oradaki çarıklıları buraya getirsen burada da o ayıp.”

Bu arada içeriye bir kuğu zarafetiyle Seval Hanım giriyor. Elinde çay tepsisi… Daha sonra orada bulunduğumuz iki saat içinde aynı sessizlikle üzümler, çikolatalar ve çay ikramları sürüyor.

FE- Bağlamaya geri dönersek, diyelim ki elinizde başka bir iş yok, bir bağlama yapacaksınız. Ne kadar sürüyor?

İG- Önce o yüz yıllık kütüğü bulacaksınız.  Kütük yaş, o kuruyacak dört ay. Oyması bir ay, sapıydı teliydi altı yedi ayı buluyor. Bu işin ticaretini yapan arkadaşlar var Samsun Çarşamba’da. Onlar buluyor, oyuyor, bizim istediğimiz kalınlıkta gönderiyorlar. Biz burada ince işini yapıyoruz. O zaman da bir bir buçuk ayda bir bağlama çıkıyor.

FS- Bir de yaprak tekniği var demiştiniz Hocam?

İG- Üç dört santim enindeki çıtalar ıslatılıyor, sonra eğimi sağlayacak kalıba mengenelerle sıkıştırarak yerleştiriliyor ve alttan ısıtılıyor. Sonra yirmi bir parça bir başka kalıbın üzerinde yapıştırılarak birleştiriliyor.

FE- Peki bu yaprak olanların ağacı da dut mu?

İG- Yok, orada seçenek çok… Dut da olabilir, maun, zeytin, karaağaç, ardıç ve daha birçok ağaç da olabilir. Aslında ekonomik olarak bu kolay… Bunda keser, talaş yok. Mesela dışarıda gördüğünüz o dut kütüğünü yaprağa biçtiğimizde belki otuz tane bağlama çıkar.

FE- Peki ikisinin arasında ses kalitesiyle ilgili bir fark var mı?

İG- Tabii, var. Ne olursa olsun yaprak yönteminde yirmi bir parça bir araya geliyor ve kasıntı oluşturuyor. Ağacın doğası bozulmuş durumda. Stres var bunda.

FS- Stres deyince aklıma geldi, bu tellerin üzerinde kaç ton gerilim vardı hocam?

İG- 110 kilo.

FE- Bağlamanın tarihinden söz edebilir misiniz biraz?

İG- Anadolu Medeniyetler Müzesi’nde bir fresk var. M.Ö. 700’de yapılmış. Hititler döneminden. Gördüğünüz Âşık Veysel’in sazının aynı. Ve ucunda da iki püskül… Bizim alevi Bektaşi dede sazlarımızda hep püskül vardır. Neyi ifade ettiğini bilmiyorum ama hepsi püsküllüdür.

FS-Ben ama ne hissettim biliyor musunuz? Bir ara bende de vardı. Titreşimle birlikte salındıkça müziği görünür hale getiren bir şey o püskül.


İG- Şimdi hepimiz biliyoruz ki, Asya’dan Türkler Anadolu’ya belki elli sefer gelmişler gitmişler. Şimdi ben mantığımı kullanarak konuşuyorum. Yerleşik düzeni olmayan bir kültürün endüstrisi de olmayacak, mimarisi de olmayacak, sanatı da olmayacaktır. At üzerinde gezinen hayvancılık yapan göçer bir kabilenin böyle bir enstrüman yapma kabiliyetinin olduğunu sanmıyorum. Bu, yani bağlama yerleşik kültürün ürünü. Ha Anadolu’ya gelip gidişlerinde götürmüş olabilirler. Tekrar getirmiştir, üzerine bir şeyler ilave etmiştir, onu bilemiyorum ama tekrar ediyorum, milattan önce 700 yılında kullanıldığını görüyoruz ama Orta Asya’da o döneme ait kalıntılarda bağlama yok. Şamanların çaldığı başka bir şeyleri görüyoruz ama bağlamayı görmüyoruz.

FE- Son olarak Âşık Veysel’in bağlaması size nasıl ulaştı?

İG- 1955’lerde Âşık Veysel, annemin amcasına, bizim köye misafir oluyor. Amca da bağlama çalan birisi. “Garip ağa,” diyor, “Sazı getir de ikimiz beraber çalalım.” O da “Çocuklar benim sazımı kırdılar,” diyor. Beş on gün kaldıktan sonra Âşık Veysel, “Ya ben İstanbul’a gideceğim, bunu bırakayım burada,” diyor. Amca rahmetli olunca ben taziyeye gittim. Yengem “Âşık Veysel’in bir bağlaması var bizde,” dedi. “Nerede?” dedim. “Kömürlükte,” dedi. Gittim aldım, tel köprüsü eksik. Perdeler yok, üç tane bağırsaktan tel var sadece. Çatlağını bile yapıştırmadım. Elinin kiri üstünde dursun dedim. Hatta birkaç sene hiç ellemedim, bundan ne ses çıkacak ki dedim. Sonra bir arkadaşım,”Yahu şunu tellesene,” dedi. İyi ki demiş.

İsmail Hoca Veysel’in sazını eline aldı bu arada ve vurmaya başladı. Etrafımızdaki bağlamalardan farklı bir saz bu… Daha küçük, daha narin… Çalınanın kulağımıza aşina gelmesinin nedenini açıkladı sonra Hoca.

İG- Bu bağlama Âşık Veysel’in tınısından başka bir tını çaldırmıyor. Mesela Mahzuni Abi’nin sazı da ondan bir şeyler çalmamı istiyor.

FE- Hocam Türk Halk Müziği dışında da müzikler dinler misiniz?

İG- Tabii elbette... Güzel bir soru. Annemin dayısı keman çalıyordu. O ve arkadaşı ne zaman kemanı ellerine alsalar dinlerdim. Bir de radyodan Türk Sanat Müziği dinlerdim ve Zeki Müren’i çok severdim. Bir kemanım olsun istemiştim. Babam “Çalış al,” dedi. Ben de koca yaz bir boyacıda çalıştım. Kırk lira biriktirdim. Yirmi lira da Menderes’ten aldım. Gerçekten. Menderes bir yerin açılışını yapıyordu. Biz de oradan geçiyorduk. İnşaatında görevli kişilerden biri benim hısım… Menderes’e “Bu da en genç çalışanımız,” diye tanıştırdı beni. O da elini öptürüp yirmi lira verdi. Oldu altmış lira. Ama babam “Bak oğlum kemanı sonra da alırsın, büyüdünüz, ek yapacağım eve. Masraflar olacak,” deyip parayı aldı elimden. Bu gün oldu keman hala alınacak! Kim bilir belki o zaman kemanım olsaydı, şimdi bağlama değil kemanla meşgul olacaktım.

Sessizleştik bir süre hepimiz. Hayatın önümüze çıkardıklarıyla mı biçimleniyordu sadece yaşayacak olduklarımız?

 FE- Pekiii… N’olacak bu memleketin hali dermişim.

Hep birlikte gülüşüyoruz.

İG- Anlaşıldı, sohbetin sonuna geldik ama şunu da diyeyim de… Veysel’den bir anı geldi yine aklıma.  Veysel, Kul Ahmet falan birkaç kişi Amasya’ya gitmişler. Kul Ahmet gaflete düşmüş. “Veysel görüyor musun?” demiş, Ferhat’ın deldiği dağlar karşıda.” Veysel de “Elbette görüyorum,” demiş, “Ben kör müyüm?” Memleketin hali meselesine girerseniz cevabım bu…

Bir süredir yüreğimizi karatan savaş çığlıklarından, gözümüzün önünden akıp giden kanlı görüntülerden birkaç saatliğine de olsa uzaklaşmış olmanın ferahlığıyla Seval Hanım’a ve İsmail Hoca’ya teşekkür ederek ayrılıyoruz bu dost evden.Bazı insanlar dengbejdir diye bir kez daha aklımızdan geçiyor. Onlar anlatmayı bilirler. Tabir yerindeyse hikâyeleri ballandırarak anlatıp kuşaktan kuşağa aktaranlardır dengbejler. Onların anlattıklarının değerini bilen birileri kelime kelime, hani nerdeyse harf sektirmeden, oturur yazarlar. Herkes okusun diye, kimse unutmasın diye o güzel insanları… Acısıyla, tatlısıyla geçmişte kalmış o günleri… Bizce İsmail Hoca da onlardan biri… Eğer isterse onun anlatacaklarını kâğıda dökmeye talip olduğumuzu söylüyoruz. Olumsuz bakmıyor. Bakalım hayat, bir anlamda tanışma olan bu sohbetimizi nereye götürecek?



                                                                      FİLİZ SONSUZ-FİLİZ ENGİN
                                                                                       10.EKİM.2014