"Kalbimiz Vişneçürüğü" ya da Yaşam Yaşamak İster-Filiz Engin

                                                      
“Bakışınızdaki hava değişebilir rüzgâra göre

Gözü kara bir yanılgının içinde kavrulur acı 
Çifte zar oyununda yüzünüze sürdüğünüz havalar solar
Yaşlılık ruh meselesi değil. Rüzgâr saatiyle koca bir kahkaha atar anılar
Ah, hangi yalan bir ömre sığabilir ki 
Paşa paşa siz bizi zindanlara attığınızda şuncacıktı zalimlik hakkında bilgimiz
Şuncacıktık daha aşka dokunmadan 
O Eylüllerde utançlarını korumak için kadınlar işkencecilerini unutmaya razıydılar 
Her birimizin kalbinde bir vişneçürüğü
Kalbimiz Alizarin
Oysa dışarıda hayat ne kadar narin
Sizin acılarınız ne kadar derin gülmeyeceğim söyleyin 
Soruyorlar : ‘anlat’,
Soruyorlar ‘nerde’
Soruların önünde bükülen inadımızla öldük biz, sizin bu ressam çağınız daha düşmemişti rahme
Yok, o kadar uzun boylu değildi yalnızlığımız ama sizinkiyle koyamam aynı teraziye
Su terazisi bu efendim

Bakmayın yağmurların öfkesine

Yıllar geçer görünür birden o ölümlü ayak iziniz
Kızıl bir mahşer günü kimsesizliğin içinde siz kendinizi ararken
Biz her mevsim vicdan denen Tanrı ile çıktık hayatın göğüne”

                                                                                             Yelda Karataş


Bir günde kim bilir kaç kez kullandığımız merhaba kelimesinin anlamını bilir misiniz bilmem. Yani söze başlamanın peşrevi olması dışındaki anlamını… ‘Geniş ve mamur yere geldiniz, rahat ediniz, benden size zarar gelmez,’ diyoruz birbirimize her merhaba dediğimizde.

Suruç’taki gençler de birbirlerine merhaba demişlerdi mutlaka. Hatta o kişi de, aralarına girip vücuduna yerleştirdiği bombaların pimini çekmeden önce cıvıl cıvıl,  parlak gözlü, içinde bir iş yapmanın saadetinin yansıdığı yüzlerindeki riyasız, hesapsız, aydınlık ifadelerine bakarak bir merhaba demiştir muhakkak. Merhaba, benden sana zarar gelmez!

Sıcak bir yaz günü vakit öğlene yaklaşırken; masa başında hesap yapanımız, bahçe sulayanımız, yolculukta olanımız, mutfakta yemek pişirenimiz, inşaatta harç karanımız velhasıl hemen hepimiz kulaklarımıza çalınan o bombanın sesiyle bir an donup kalmıştır eminim. Birçoğumuz, çok değil sadece birkaç saniye öncesine dönebilmek için yapılabilecek bir şeyler aranmıştır sonra, sağına soluna bakınmıştır boş gözlerle.

Onlarca gencecik çocuğumuzun vücutlarından kopan etlerin duvarlara yapıştığı andan itibaren başlayacak kan yağmuru, o yağmurun dağlarda, ovalarda yaratacağı kan gölleri, gürüldeyerek oluk oluk akacak kan ırmakları gözlerinin önüne gelmiş ve oralardan yayılacak kanın kokusunu daha o dakikada, o dondukları anda burunlarında hissetmiştir benimle üç aşağı beş yukarı aynı çağı yaşamış insanlar…

Öfke, gözyaşı… Gözyaşı, öfke… Ve en beteri kendini aciz hissetme… Bir olayı düzeltmek ya da daha iyisi hiç olmamasını sağlamak için elinden bir şeyin gelememesi hali, aciz olmak… Suruç katliamının ardından galiba hayatımda ilk kez ah ettim, ilendim ben. Beddua; acizliğin, katlanabilmek, ayakta kalabilmek adına vardığı en son durak. Birinden, bir şeyden medet ummak… Dölleri kurusun dedim. Nasıl kuruyacaksa kendi kendine?

Ardı sıra geldi olaylar… Koca bir yaz neler oldu neler? Mesela anayasamızın ANAyasa olmadığını iyice bir bellettiler bize. Ormanlar yandı, metrolara levhalar asıldı aman ha bomba patlayabilir diye! Hopa çamur kente dönüştü, haklı çıktı çevreciler ama heyhat gitti gidenler. Çipras’ın Yunan halkına ihaneti, tarihi bir kentin, Palmira’nın yerle bir edilerek yok edilmesi, göçmeye çalışırken kıyılara vuran ya da suçu doğudaki bir kentte doğmuş olduğu için cezalandırılan ölü çocuk bedenleri ve daha neler, neler… Ama asıl kandı yürürlükte olan. Her sabah adını koyamadığımız bir sıkıntıyla, hatta korkuyla uyandık. Hiç haksız değildik korkmakta. Televizyon ya da bilgisayarlarımızı açtığımızda patlamak üzere kurulmuş bombaların mayınların patladığına, uzun namlulu silahların menzilinde yok olan hayatlara baktık durduk.

 Sonra bir ara Spartacüs’ün yenilgisinin ardından Romalıların kilometrelerce dizdikleri çarmıhlara gerilmiş kölelerin vücutlarını sergilemesi gibi, çıplak ve kanlı ölü bir kadın bedenini ‘servis ettiler’ önümüze. ‘Servis etmek’ dediler. Niye? Yenilir, yutulur bir şey miydi Ekin’in bedeni? Yetmezmiş gibi o bedeni daha çok göz görsün diye niye çaba gösterdi ki kimilerimiz? Bunu anlamadım ben. Bazı şeyler, mesela ölmüş bedenler öyle uluorta… Olmaz ki! Doğrusu ya o vakitler iyice korktum ben. Yok, onların istediği bir korku değildi hissettiğim. Daha çok insanlığımıza dair bir korku… Bir gün kan ayaklarımızın dibinde akmaya başlarsa eğer, bir camın gerisinden izleyip durduğumuz, kokusunu, temasını bilmediğimiz o kırmızı sıvı içimizde sadece iğrenme duygusu mu yaratacak yoksa diye korktum. Üstümüze sıçramasın, ayakkabımıza bulaşmasından başka bir dert taşımayacak mıyız öyle bir şey olduğunda diye korktum. Oysa insan olmak daha başka bir şey olmalı. Doğu’da bir adet varmış.  İki erkek çok ciddi bir kavgaya tutuştuğunda bazen bir kadın araya girip başındaki tülbendini çıkararak yere atarmış. Bu çok nadir bir durummuş ve kadın tarafından "Eğer kavgaya devam ederseniz benim namusumu da ayaklarınızın altında ezmiş olacaksınız" manasını taşırmış. Ağustos günlerinin birinde Silvan’daki kadınlar bir araya gelmişler meydanda ve tülbentlerini ayaklarının dibine atmışlar. İnsan olmak böyle bir şeyler olmalı öyle değil mi?

Bizim kuşak, işkence anlarını anlatan yazılara , o güzelim dost yüzlerden anlatılanlara aşinadır, bilir. Ama unutmuş muyum ben, beynim bir yerlere hapsetmiş midir nedir Ekin'in fotoğrafından sonra onların, hani şu şairin "onlar ümidin düşmanıdır sevgilim" dediklerinin çok bildik vahşiliklerinden biri gündeme gelince buz kestim. Hani kızlar bakire diye, hani şişeleri arkalarından... Okudukça ayakta kalabilmek için, utanç ve acıya katlanabilmek için olsa gerek hikayeler yazdım kafamda. Vücut dedim kendi kendime tam o sırada bir tepki verse... Umulmadık, beklenmedik onların şaşkınlıktan kalakalacakları bir tepki. Ani ve şiddetli bir dışkılama mesela... O şişeyi sokanın yüzüne doğru basınçla püskürecek, şişenin yüzünde patlamasına neden olacak kadar şiddetli bir tepki... Etkiye karşı tepki, bir fizik yasası öyle değil mi? Kötülüklerle dolu etkilere karşı cezalandırıcı bir tepki!

Düşünmek, öfkelenmek, küçük bir kız çocuğu gibi ayağını yere vura vura ağlamak... Ama işte küçük bir kız çocuğu değilim, değiliz. Ne de kısa şortumuzun cebinde misketlerimizle dolaştığımız zamanların o küçük oğlanı... Öğrendik, yaşam yaşamak ister. Yaşamın en kuvvetli belirtisiyse harekettir, öyle değil mi? Hala göğüs boşluğumuz her nefes alışımızda inip kalkarak hareket ettiğine göre yaşıyoruz ve dedik ya işte, içimizden gelse de gelmese de yaşam yaşamak ister, çaresi yok.

Sonbahar geldi. Hareket için, eylem için iyidir sonbahar. Düşüncelerimizi; yapacağımız bir kavanoz salçaya, öreceğimiz bir atkıya, ekeceğimiz bir fidana, iki ay sonra kurulacak sandığa barış için atacağımız bir oya, bir şiire ya da bir yazıya ve kim bilir belki de yeni doğacak bir çocuğa biçeceğimiz o kırmızı dona çevirmenin vaktidir. Ve madem "Aynı göğün altında birlikte direnmektir yaşamak", bizim direnişimiz umudun üzerine beton dökülmesini engellemekten başka ne ola!

Merhaba...

26.Ağustos.2015/Filiz Engin




                                                               




 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder