Güzel şeylerden söz etmeyeceğim çünkü.
Umutlu cümleler kurmayacağım. Hayır, iyimser değilim. Evet, sonbahar geldi.
Sarı yapraklar, sonbahar esintisi, terk edilmiş gibi duran sahil çay bahçeleri hiç
umurumda değil fakat. Ören’in tenha yollarında, meşelerin altında yürümek falan
da gelmiyor içimden. Lanet olsun, bin kere, milyon kere. Ne yaptılar bize
böyle.
Biliyor musun, her yıl 21 Eylül’de, Birleşmiş Milletler
Genel Merkezi’nde, tüm kıtalardan çocukların toplayıp verdiği bozuk paralar ile
Japonya tarafından yapılan çan çalınırmış, dünya barışı adına ve savaştaki
insan kıyımı anısına. Şu çocukların ettiği işe bak. “En çok ve en önce ölen
biziz savaşlarda” demek istemişler herhalde. Sokakta oynarken, fırında çalışırken,
evinde otururken hatta, ölebilirsin bir anda. Çocuksan ve etrafında silahlar
patlıyorsa, mermiler ilk seni bulur. Nereden bilirler, nasıl bilirler çocuklar
bunu ve kuruş kuruş, sent sent, paud paund, kapik kapik toplayıp paraları, dev
bir çan yaptırırlar? Her bir gong sesi bir çocuğun akan kanını anlatsın diye.
Tokmağın her bir vuruşu, bir çocuğun son nefesinde gözlerindeki korkuyla, acıyla, annesini bir daha
göremeyeceğinin yangınıyla dünyayı yaksın
diye.
Yok, öyle değil o. Çocukları küçük
mermilerle falan vurmazlar yavrum. Bildiğin, büyük adam mermileri saplanır
kafana. Peki ya sen, gözlerini kaçırmadan bakabilir misin bir çocuğun cansız ve
kanlı vücuduna?
Okudun mu sen de? İnsanları
ayaklarından bağlayıp, diri diri yakmış İşid.
Hissettin mi ateşin yakıcılığını? Etin kavruluyor gibi geldi mi sana da?
Şöyle iyi bir küfür savurdun mu manyakların soyuna sopuna? Beddua ettin mi mezarına bir tas suyu dökenine ? Yüreğine bir sıkıntı gelip oturdu mu öğlenin
sıcağında? Kapatıp dükkanı dağlara
tepelere kaçıp gitmek isterken vaz geçip, sarılıp telefona, bir sonraki tertip
askere gidecek oğluna torpil bulmak için cebindeki milletvekili kartlarını
saçıp masaya, en etkilisini yetkilisini aradın mı mesela? Vatan tabii ki sağ olsun,
ama oğlum da sağ olsun, dedin mi kendinle baş başayken? Sonra açıp feysbuku, az
önceki telefon görüşmesinin vicdani ağırlığıyla, en kocaman bayrak resmini
paylaşıp, paylaşmayanları senden olmamakla suçladın mı? Ya da sordun mu kendine, neden toprağa
düşüyor analarının gazoz şişesi toplayarak büyüttüğü gencecik fidanlar? Lütfen sor. Formül belli. Parayı takip et, cevap
orada.
Bu gün 1 Eylül. Faşist Hitler’in 76
yıl önce Polonya’yı işgal ederek, yaklaşık
kırk beş milyon insanın öldüğü, sonunda kendisinin de intihar ederek öldüğü, ki tüm faşistler
kötü ölür, 2. Dünya savaşını başlattığı gün. Vikipedi yazarına göre SSCB’nin dağılmasından sonra hiçbir ülkenin Dünya Barış
Günü olarak kutlamadığı gün. Ülkeler
ne yapar bilmem. Bizim için 1 Eylül hâlâ Dünya Barış Günü. Yok öyle kutlamalar
falan. Neyi kutlayacağız ki? Çağıracağız. Barışı, huzurlu, güvenli, özgür, eşit
bir yaşamı çağıracağız. Savaşmayacağız diyerek çağıracağız barışı. Öyle, yağmur
duasına çıkar gibi, barış duasına çıkacağız. Pankartlarda “Yaşasın Barış”
yazacak. “Peace” yazacak. “Biji Aşiti” yazacak. “Kets’ts’ye khaghaghut’yuny”
yazacak burada değilse de büyük kentlerde. Kim hangi dilden anlıyorsa, o dilden çağıracağız
barışı.
Gelir mi? Sırf biz çağırdık diye gelir
mi barış? Sanmam… İnanmaz artık insan oğluna. Hatırlar zira, her savaştan sonra
nasıl da yana yakıla adını sayıkladığımızı ve fakat ahdimize sadık kalmayarak,
ilk fırsatta silahlarımızı kuşandığımızı. Belki de bedel ödememizi bekler ikna
olmak için. Ciğerimize ateş düşmesini,
her bir ocağın tüte tüte yanıp kavrulmasını bekler belki de, öyle ucuz
olmadığını anlamamız için güzel günlerin. Ya da, belki de, hani olur ya, insafa
gelir, hep bir ağızdan, hepimizden aynı anda, aynı güçte ve aynı inançla
çağırlmak yeter çıkıp gelmesine. 1 Eylül 2015 Sonsuz
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder