Yakut Kelebekleri- Filiz Engin

Bahçenin en yaşlı ceviz ağacının gövdesine sırtımı vermiş, beni görevlendirdikleri işi yapıyordum. Dediklerine göre arkadaşımın dedesinin babası dikmiş bu cevizi. Ardından gelenler de o bahçeye ceviz dikmeye devam etmiş. Geniş bir ovanın ortasındaydı bahçe. Etrafımız sararmış tarlalarla çevriliydi. Topraklarını ekime hazırlayanların gürültüleri çalınıyordu kulağımıza. Arada bir burnumuza yakılan anızların kokusu vuruyordu. Mevsim sonbahardı, yeni tohumlar atma, umut etme mevsimi…

Kafamı her kaldırdığımda tam karşımda, ovanın bitiminde, büyük bir sırra perde olmuş gibi yükselen tepeyi görüyordum. Tepenin üstündeki üç rüzgâr türbininin kanatları ağır ağır dönüyordu.  Daha önce duymadığım değişik kuş sesleri ve tek tük kalmış ağustos böceği cırıltıları eşliğinde giderek hız kazanmıştım yaptığım işte. Toplayıcıların önüme yığdığı cevizleri bir bıçak yardımıyla yeşil kabuklarından ayırmaktı işim.

Öğle molası bitmiş, herkes işinin başına dönmüştü. Ben de cevizin altındaki gölgelikte yerimi aldım, bir sigara içtikten sonra, beynimde tepenin ardında var olabileceğini hayal ettiğim sırra dair kurgular yaratmaya çalışarak bıçağımı tekrar elime alıp kabukları ayıklamaya devam ettim. Giderek otomatik bir makine gibi çalışmaya başlamıştı ellerim. Bıçağı yeşil kabuğun çevresinde bir tur çevir, iki yarım küre olarak ayrılan yeşil kabuğu önümdeki yığına, ortaya çıkan cevizi sol tarafımdaki yaygıya… Bir daha, sonra bir daha… Aralıksız devam ederken birden bıçağımın ucunda, düzen bozan pembe bir kurtçukla göz göze geliverdik. Gerçekten göz göze geldik. Çünkü gözleri fark edilecek kadar büyük bir kurtçuktu bu. Biraz daha geç fark etseydim onu öldürmüş olacaktım. Gülümsedim, üstünde kıpırdaşıp durduğu yeşil kabukla birlikte önümdeki yığına usulca bıraktım. Tekrar işime koyuldum.

Ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum. Önümde bir karaltı hissettim, orada olmaması gereken bir şey vardı. İçimde bir ürpertiyle kafamı kaldırdım. İnanılacak gibi değildi gördüğüm. Hafif bir çığlık kopardığımı hatırlıyorum. Korkudan çok hayret dolu bir çığlıktı dudaklarımın arasından çıkan. Ellerimden daha büyük kanatlarını her çırptığında yüzümde esinti hissettiğim bir kelebek tam burnumun dibine kadar yaklaşmış ve gözlerini bana dikmişti. Kıpırdayamıyordum, bir süre öyle kaldık. Kalbimin çarpıntısı düzelmeye başlayınca gözlerine daha dikkatli bakabildim ve onun biraz önce bıçağımın ucunda ölümden kıl payı kurtulan kurtçuk olduğunu anladım. Her ne kadar kelebeğin iriliği hala beni şaşkınlık içinde bıraksa da o dakikadan itibaren insan aklım yaşadığımı sindirebilmiş, daha sakinleşmiştim. Öyle ya tırtıl kelebek olabiliyorsa, kurtçuk neden olmasın?

Simsiyah kanatlarının üzerinde, suda dağılmış ve öylece kalakalmış boya parçacıkları gibi kırmızı dairemsi beneklerinin ayrımına varınca ‘Karmen bu…’ diye geçirdim içimden. Karmen… Yakışmıştı bu isim ona.Bir süre daha bakıştıktan sonra Karmen sırtını bana dönüp ileriye doğru birkaç kanat çırpışı uçtu, sonra geri dönüp bana tekrar baktı ve hareketini tekrarladı birkaç kez. Bir kolu olsa beni tutup kendisiyle gitmem için çekiştirecekmiş gibi geldi bana. Yine aynı şeyi yapınca konuşmadan anlaşmanın keyfine kapılarak elimdeki bıçağı bırakıp doğruldum ve peşi sıra yürümeye başladım. Beni nereye götürmek istediğini, daha önemlisi bunu niye istediğini anlamış değildim ama umursadığımı söyleyemem. Ben zaten bir gezgindim. Nasıl ki ne olacağını, ne yapacağımı, beni neyin beklediğini bilmeden bir arkadaşımın peşinden bu köye geldiysem, şimdi de, üstelik gördüğüm bu en güzel kelebeğin ardı sıra gidebilirdim.

Yürümeye başladık. Bir hedefimiz olup olmadığını keşfedememiştim henüz. Ovada öylesine bir gezintiye çıktığımız düşünülebilirdi. Zaman zaman üstünde tek tük elma kalmış bir ağacın gölgesindeki bir çalılığa konuyordu Karmen. Durmam gerektiğini anlıyordum ben de. Elma ağacı veya incir… Bir elmayı dişliyordum, bir inciri tek lokmada atıyordum ağzıma bu molalarda.
Vakit epey ilerlemiş olmalıydı. Güneşin batış yönü kızıla bürünmüş, rüzgâr saçlarımı havalandırmaya başlamıştı ve ben yönümüzün sabah boyu seyrettiğim şu tepe olduğunu anlamıştım artık. Eteklerine ulaştığımızda hava iyiden iyiye kararmıştı. Tepenin üstünden gökyüzüne doğru kırmızı ışık huzmelerinin uzandığını gördüm. Yukarı tırmanacağımızı zannederken, Karmen’in tepenin arkasına doğru uçtuğunu fark ettim. Arada dönüp fosforlu gözlerinin ışıltısıyla bana bakmasa onu izlememin imkânsızlaştıracak kadar zifiri karanlığa bürünmüştü ortalık. Biraz daha yürüdükten sonra bir yarıktan tepenin içine doğru süzüldü Karmen. Ben de peşinden… Mağaranın içine girdiğimde ilk fark ettiğim az önce gördüğüm kırmızı ışık huzmesinin kaynağı oldu. Gözümün önünde tabir yerindeyse bir yakut tarlası boylu boyunca uzanıyordu. Mağaranın zemini irili ufaklı bu taşla kaplanmıştı. Gözüm ışığa alıştıktan sonra etrafımda dönenen küçük kıpırtıların yarattığı esintiyi hissettim yüzümde. Kanatlarında yeryüzünün bütün renklerini taşıyan kelebekler uçuşuyordu mağaranın içinde. Birden yüzlerini fark ettim kelebeklerin, kelebek yüzü değildi. Saydım, tam 32 taneydiler. Hepsi gülümsüyordu ve aşina geliyorlardı bana. Onları nereden tanıdığımı anlamak için belleğimi zorlarken Karmen belirdi omzumun üstünde. Beni yine görmemi istediği bir yere sürüklemek niyetinde olduğunu anladım. İtiraz etmedim. Mağaranın içindeki dehlizlerden birine doğru gittik bu kez. Rahatsız edici kokuların yayıldığı bir bölüme girdik. Işık azdı burada. Bir süre sonra gördüm zemindeki çürümeye yüz tutmuş paramparça insan cesetlerini. Daha dikkatli baktığımda hiçbirinin yüzünün olmadığını dehşetle fark ettim. Sonra az önce gördüğüm kelebeklerin tanıdık yüzlerini hatırladım… Ağlamaya başladım… Karmen yüzünü yüzüme iyice yaklaştırdı yine ve kanatlarını yanaklarıma sürttü. Gözyaşlarımı siler gibi bir hali vardı. Tekrar yakutlu odaya sürükledi beni. 32 kelebek uçmaya devam ediyorlardı yakutların arasında. Karmen durdu, yüzüme baktı. İlk ve son kez konuştu:“Bize bırakabileceğin bir tohumun varsa, buradan taşıyabildiğin kadar yakut götürebilirsin.”

“Tohum mu?” dedim, onun konuşmasını çok doğal karşılayarak. Hiç tohumum yoktu, hiçbirimizin hiç tohumu kalmamıştı ki bir süredir. Bir an durdum ve bir umut ceplerimi karıştırdım. Sabah ayıkladığım cevizlerin içinden çıkan, çok küçük olduğu için ilgimi çeken ve kendime ayırdığım ceviz geldi elime. Bir bilye büyüklüğündeydi ceviz. 32 kelebek başıma üşüştü ve büyük bir özen göstererek hep birlikte avucumun içinden aldılar onu.

Bense tek bir yakut seçtim kendime. Onu aldım, cebime koydum. Yakutu almıştım, çünkü bu mağarayı, Karmen’i ve daha önemlisi 32 kelebeği hiçbir zaman unutmak istemiyordum.


                                                                                23.Eylül.2015/FİLİZ ENGİN

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder