Bahçenin en yaşlı ceviz
ağacının gövdesine sırtımı vermiş, beni görevlendirdikleri işi yapıyordum.
Dediklerine göre arkadaşımın dedesinin babası dikmiş bu cevizi. Ardından
gelenler de o bahçeye ceviz dikmeye devam etmiş. Geniş bir ovanın ortasındaydı
bahçe. Etrafımız sararmış tarlalarla çevriliydi. Topraklarını ekime
hazırlayanların gürültüleri çalınıyordu kulağımıza. Arada bir burnumuza yakılan
anızların kokusu vuruyordu. Mevsim sonbahardı, yeni tohumlar atma, umut etme
mevsimi…
Kafamı her kaldırdığımda tam
karşımda, ovanın bitiminde, büyük bir sırra perde olmuş gibi yükselen tepeyi
görüyordum. Tepenin üstündeki üç rüzgâr türbininin kanatları ağır ağır
dönüyordu. Daha önce duymadığım değişik
kuş sesleri ve tek tük kalmış ağustos böceği cırıltıları eşliğinde giderek hız
kazanmıştım yaptığım işte. Toplayıcıların önüme yığdığı cevizleri bir bıçak
yardımıyla yeşil kabuklarından ayırmaktı işim.
Öğle molası bitmiş, herkes
işinin başına dönmüştü. Ben de cevizin altındaki gölgelikte yerimi aldım, bir
sigara içtikten sonra, beynimde tepenin ardında var olabileceğini hayal ettiğim
sırra dair kurgular yaratmaya çalışarak bıçağımı tekrar elime alıp kabukları
ayıklamaya devam ettim. Giderek otomatik bir makine gibi çalışmaya başlamıştı
ellerim. Bıçağı yeşil kabuğun çevresinde bir tur çevir, iki yarım küre olarak
ayrılan yeşil kabuğu önümdeki yığına, ortaya çıkan cevizi sol tarafımdaki
yaygıya… Bir daha, sonra bir daha… Aralıksız devam ederken birden bıçağımın
ucunda, düzen bozan pembe bir kurtçukla göz göze geliverdik. Gerçekten göz göze
geldik. Çünkü gözleri fark edilecek kadar büyük bir kurtçuktu bu. Biraz daha
geç fark etseydim onu öldürmüş olacaktım. Gülümsedim, üstünde kıpırdaşıp
durduğu yeşil kabukla birlikte önümdeki yığına usulca bıraktım. Tekrar işime
koyuldum.
Ne kadar zaman geçti
hatırlamıyorum. Önümde bir karaltı hissettim, orada olmaması gereken bir şey
vardı. İçimde bir ürpertiyle kafamı kaldırdım. İnanılacak gibi değildi
gördüğüm. Hafif bir çığlık kopardığımı hatırlıyorum. Korkudan çok hayret dolu
bir çığlıktı dudaklarımın arasından çıkan. Ellerimden daha büyük kanatlarını
her çırptığında yüzümde esinti hissettiğim bir kelebek tam burnumun dibine
kadar yaklaşmış ve gözlerini bana dikmişti. Kıpırdayamıyordum, bir süre öyle
kaldık. Kalbimin çarpıntısı düzelmeye başlayınca gözlerine daha dikkatli
bakabildim ve onun biraz önce bıçağımın ucunda ölümden kıl payı kurtulan
kurtçuk olduğunu anladım. Her ne kadar kelebeğin iriliği hala beni şaşkınlık
içinde bıraksa da o dakikadan itibaren insan aklım yaşadığımı sindirebilmiş,
daha sakinleşmiştim. Öyle ya tırtıl kelebek olabiliyorsa, kurtçuk neden
olmasın?
Simsiyah kanatlarının üzerinde,
suda dağılmış ve öylece kalakalmış boya parçacıkları gibi kırmızı dairemsi
beneklerinin ayrımına varınca ‘Karmen bu…’ diye geçirdim içimden. Karmen…
Yakışmıştı bu isim ona.Bir süre daha bakıştıktan sonra Karmen sırtını bana dönüp
ileriye doğru birkaç kanat çırpışı uçtu, sonra geri dönüp bana tekrar baktı ve
hareketini tekrarladı birkaç kez. Bir kolu olsa beni tutup kendisiyle gitmem
için çekiştirecekmiş gibi geldi bana. Yine aynı şeyi yapınca konuşmadan
anlaşmanın keyfine kapılarak elimdeki bıçağı bırakıp doğruldum ve peşi sıra
yürümeye başladım. Beni nereye götürmek istediğini, daha önemlisi bunu niye
istediğini anlamış değildim ama umursadığımı söyleyemem. Ben zaten bir
gezgindim. Nasıl ki ne olacağını, ne yapacağımı, beni neyin beklediğini
bilmeden bir arkadaşımın peşinden bu köye
geldiysem, şimdi de, üstelik gördüğüm bu en güzel kelebeğin ardı sıra gidebilirdim.
Yürümeye başladık. Bir
hedefimiz olup olmadığını keşfedememiştim henüz. Ovada öylesine bir gezintiye
çıktığımız düşünülebilirdi. Zaman zaman üstünde tek tük elma kalmış bir ağacın
gölgesindeki bir çalılığa konuyordu Karmen. Durmam gerektiğini anlıyordum ben
de. Elma ağacı veya incir… Bir elmayı dişliyordum, bir inciri tek lokmada
atıyordum ağzıma bu molalarda.
Vakit epey ilerlemiş olmalıydı.
Güneşin batış yönü kızıla bürünmüş, rüzgâr saçlarımı havalandırmaya başlamıştı
ve ben yönümüzün sabah boyu seyrettiğim şu tepe olduğunu
anlamıştım artık. Eteklerine ulaştığımızda hava iyiden iyiye kararmıştı.
Tepenin üstünden gökyüzüne doğru kırmızı ışık huzmelerinin uzandığını gördüm.
Yukarı tırmanacağımızı zannederken, Karmen’in tepenin arkasına doğru uçtuğunu
fark ettim. Arada dönüp fosforlu gözlerinin ışıltısıyla bana bakmasa onu
izlememin imkânsızlaştıracak kadar zifiri karanlığa bürünmüştü ortalık. Biraz
daha yürüdükten sonra bir yarıktan tepenin içine doğru süzüldü Karmen. Ben de peşinden…
Mağaranın içine girdiğimde ilk fark ettiğim az önce gördüğüm kırmızı ışık
huzmesinin kaynağı oldu. Gözümün önünde tabir yerindeyse bir yakut tarlası
boylu boyunca uzanıyordu. Mağaranın zemini irili ufaklı bu taşla kaplanmıştı.
Gözüm ışığa alıştıktan sonra etrafımda dönenen küçük kıpırtıların yarattığı
esintiyi hissettim yüzümde. Kanatlarında yeryüzünün bütün renklerini taşıyan
kelebekler uçuşuyordu mağaranın içinde. Birden yüzlerini fark ettim
kelebeklerin, kelebek yüzü değildi. Saydım, tam 32 taneydiler. Hepsi gülümsüyordu
ve aşina geliyorlardı bana. Onları nereden tanıdığımı anlamak için belleğimi
zorlarken Karmen belirdi omzumun üstünde. Beni yine görmemi istediği bir yere
sürüklemek niyetinde olduğunu anladım. İtiraz etmedim. Mağaranın içindeki
dehlizlerden birine doğru gittik bu kez. Rahatsız edici kokuların yayıldığı bir
bölüme girdik. Işık azdı burada. Bir süre sonra gördüm zemindeki çürümeye yüz
tutmuş paramparça insan cesetlerini. Daha dikkatli baktığımda hiçbirinin
yüzünün olmadığını dehşetle fark ettim. Sonra az önce gördüğüm kelebeklerin
tanıdık yüzlerini hatırladım… Ağlamaya başladım… Karmen yüzünü yüzüme iyice
yaklaştırdı yine ve kanatlarını yanaklarıma sürttü. Gözyaşlarımı siler gibi bir
hali vardı. Tekrar yakutlu odaya sürükledi beni. 32 kelebek uçmaya devam
ediyorlardı yakutların arasında. Karmen durdu, yüzüme baktı. İlk ve son kez
konuştu:“Bize bırakabileceğin bir tohumun varsa, buradan taşıyabildiğin kadar
yakut götürebilirsin.”
“Tohum mu?” dedim, onun konuşmasını
çok doğal karşılayarak. Hiç tohumum yoktu, hiçbirimizin hiç tohumu kalmamıştı
ki bir süredir. Bir an durdum ve bir umut ceplerimi karıştırdım. Sabah
ayıkladığım cevizlerin içinden çıkan, çok küçük olduğu için ilgimi çeken ve
kendime ayırdığım ceviz geldi elime. Bir bilye büyüklüğündeydi ceviz. 32
kelebek başıma üşüştü ve büyük bir özen göstererek hep birlikte avucumun
içinden aldılar onu.
Bense tek bir yakut seçtim
kendime. Onu aldım, cebime koydum. Yakutu almıştım, çünkü bu mağarayı, Karmen’i
ve daha önemlisi 32 kelebeği hiçbir zaman unutmak istemiyordum.
23.Eylül.2015/FİLİZ ENGİN

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder