Irk,
dil, din, cinsiyet, yaş ve hatta sınıf farkı gözetmeksizin hemen her insanın
hayatında en az bir kez karşısında kalakaldığı bir olgu... Aşk... Çağlar
boyu yazılmış, çizilmiş, resmedilmiş, günü gelmiş bir mizah konusu olmuş, günü
gelmiş bir şarkının içli nağmesi… Fakat asla gündemden düşmemiş aşk... İnsan evladının belki de en tartışmalı, en
içinden çıkılmazmış gibi görünen duygularından biri...
İnsan
bazen gençlik yıllarında okuduğu ve hücrelerine nüfuz ettiğini bildiği,
lakin ilerleyen yaşlarında detaylarını hatırlayamadığı ya da neydi beni o kadar
etkileyen diye bir meraka düşerek bir kitabı bir kez daha eline alma ihtiyacı
duyabiliyor.
Mektup
Aşkları... Gençlere yazılmış bir kitap aslında... Yolun daha başında
olanlara... Ama yazabilmek için ellili yaşlarını beklemiş sevgili Leyla
Erbil... Doğrusunu yapmış bence, yazabilmek için yaşananların üzerinden zaman
geçmesi gerek. Hayatın süzülmeye, demlenmeye ihtiyacı var ne de olsa.
Farklı
bir üslupla oluşturulmuş bir roman Mektup Aşkları. Romanın son sayfalarına
kadar kendisinden hiç bir ses alamadığımız genç bir kadın, Jale... Roman
Jale'ye dostları ve âşıkları tarafından yazılmış mektuplarla yol alıyor. Her ne
kadar Jale sayfalar boyu hiç konuşmasa da, ona yazılan mektuplardan karakterini
algılayabiliyoruz ve bir kimlik oluşuyor kafamızda. Bu arada çevresini kuşatan
insanlarla da tanışıyoruz. Birçoğu birbirini tanıyan insanlar zaten. Sacide,
Ferhunde, İhsan, Ahmet, Zeki, Reha ve tabii Jale…
Hepsi
genç, hepsi diğer yarısını bulma peşinde arayış içinde. Ve yine hepsi o diğer
yarının tek bir kimlikte, tek bir vücutta bulunabileceğini düşünebilen yaşlarda
henüz. Henüz, aşkın da diğer her şey
gibi sonu olduğunu kavrayamamışlıkla; biten ve çoğu zaman can acıtan aşkların
ardından ‘aşk diye bir şey yok,’ deyip işin içinden çıkmaya çalışılan yaşlar.
Gerçi nice yetişkinler de kendi deyimleriyle yaşadıkları acı deneyimlerden
sonra aynı cümleyi tekrarlamış ve birçoğu içlerinde doğuştan taşıdıkları bu
güzelim duygunun üstüne çimento dökmeyi tercih etmiştir. İşin aslına bakarsanız
ben hep içten içe üzülmüşümdür bunu yapanlara. Değil mi ki insana en yaraşır
duyguların başında gelir aşk!
Evet,
aşk biter. Biter bitmesine de ölüm gibi bir yok oluş değildir ki bu bitiş.
Yaşayanın bünyesini birçok renge bulaştıran fırça darbelerini atmıştır bir kere
aşk. O rengârenk izleri bir yaşam boyu üstünde taşıyacaktır artık aşkı yaşayan.
Ve bazılarımızın kendi acılarını, korkularını azaltmak ya da üstünü örtmek için
yok deyip bir kenara atmaya çalıştığı aşk; vardır. Gerçekten vardır. Leyla
Erbil’in kitapta Jale karakterinin ağzından bizlere aktardığı şu sözlere kulak
vermek yeter bence bu gerçeği kabul etmek için:
“Aslında
bir aşka, olup bittikten sonra, en sonundan baktığımda, geride aşk adıyla
anılacak bir şey bulamıyorum; belki hoş bir duygucuk, kısa bir süre yaşanmış
ama mutlaka sona ermiştir; kalan buruk bir tebessüm, acılı bir anı, yitmiş bir
aşk vehmi, görünmez olmuş! Oysa başlarken ne kadar inandırıcıdır her şey. İki
insanın, bir örgü gibi, tülden bir dantel gibi sarınmışlıkları vardır aşkın.
Etin ete, ısının ısıya geçişi; yitirdiği yarısını arayan insanoğlunun bulduğunu
sandığı parçasına rastladığında geçirdiği bir baygınlıktır aşk. Sonu olmasa,
sonu gelmese vardır, evet vardır. Bir düşünce olarak, nakşedilmiş bir bilgi
olarak genlerimize, vardır; yoktur demeye dilimizin varmadığı; kıyamadığımız
için yok olmasına, elbirliğiyle yalandan var ettiğimiz bir sözcük, olmasını hep
istediğimiz ve isteyeceğimiz bir umuttur aşk, bu umudu çalmaya kimin gücü yeter
yarının insanından?”
Hem
Dünya’da, hem ülkede kan, gözyaşı, acı, adaletsizlik böylesine kol gezinirken
aşk da nerden çıktı şimdi diye düşünen varsa, inanın ben de tam olarak
bilmiyorum. Belki bunca karanlıkta ruhun derinliklerinden gelen bir ihtiyacı,
ışığa olan hasreti bir parça dindirmek içindir. Galiba böylesi dönemlerde bize
insanlığımızı hatırlatacak hangi duygu, hangi eylem varsa onlara daha da sıkı
sarılmak gerekiyor.
22Aralık2015/FİLİZ ENGİN
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder