Muhabbetname- Filiz Engin


Tecavüzün bir tarihi var!..
  
Merhaba Canım,

Aslında kendime dair birçok yeni haber vereceğim, içimde büyüttüğüm bazı düşünceleri, planları paylaşacağım bir mektup olacaktı bu. Düne kadar hazırlığım bu yöndeydi. Bloknot açık, kalem onun yanı başında, kafamdakileri iyice bir pişirmem, bir oturuşta yazıp bitirmem için beni bekliyorlardı masanın üzerinde. Olamadı… Yaşanan yeni bir kötülüğün haberi ve o habere dair muhtelif yorumlar benim önüme geçti.
 
Önce tecavüz edilip sonra bıçaklanan, bıçak darbeleri yetmeyince kafasına defalarca levyeyle vurularak öldürülen, katilin yüzünü tırmaladığı için tırnak aralarına girmiş olabilecek deri parçalarından deyyusun kim olduğu saptanamasın diye iki eli kesilip bir taraflara savrulan ve bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de kimliği anlaşılmasın diye yakılarak dere ağzına atılan üniversite öğrencisi genç bir kızın haberiyle çalkalandık bu kez. Yaşamaya dair hevesimizi kursağımızda bırakan yeni bir olay daha!

Bu satırları okurken kaşlarını çatışını, “Kahretsin, bu ne ilk, ne de son,” diye aklından geçirerek başını bir o yana bir bu yana sallayışını görür gibiyim. Tahmin edeceğin gibi aynı düşünceler içindeyim. Bir yanım en ilkel güdülerimi derin yerlerdeki uykularından uyandırıp su yüzüne çıkarıyor ve bunu yapanların, mesela ceza olarak cinsel organlarının ellerinden alınmasını istiyor. Diğer yanım “Neden?” deyip cevaplar aramak üzere okumaya, düşünmeye, anlamaya sevk ediyor beni. Eminim aklı, vicdanı olan her insan tıpkı benim gibi bu gelgiti yaşıyor şu sıralar.
Tecavüz; evet, bir anlamıyla “Birinin namusuna saldırma” ama aslında daha geniş bir alanı kapsayan anlamı var bu kelimenin. Sözlükte,  “Aşma, ötesine geçme, başkasının hakkına el uzatma” diye geçiyor bu diğer anlam. Buna bağlı olarak tecavüzcü de; karşı tarafın isteklerini, hislerini ve haklarını dikkate almadan, kendi istediğini gasp yoluyla elde etmeye çalışan bir hırsız, bir saldırgana dönüşüyor. Kelimenin anlamındaki bu genleşmeyle birlikte cevap verilmesi gereken sorular, nedenlere dair cevaplar çoğalıp duruyor. Keşke sadece, bir bakanın beyan ettiği üzere, bu tür olaylar “münferit” diyebileceğimiz, birilerinin akıl sağlığıyla ya da toplumdaki bireylerin cinsel açlıklarıyla açıklanabilir olsa… Oysa tecavüz hiç ama hiç öyle “kendine özel” bir olay falan değil! Baştan ayağa içinde yaşanılan toplumun yarattığı bir yaşam biçimine, bir ahlak anlayışına dayanıyor tecavüz. Bunu söyledikten sonra da sıraya yeni bir soru giriyor. Bu yaşam biçimini niye yarattı toplum?
 
Dönüyorum, dolaşıyorum ve her can acıtan ve utanmadan “münferit” deme cüretinde bulundukları olayın arkasında mülkiyet denen o illeti, hatta illet ne kelime o canavarı buluyorum. Yüzyıllardır yedikleriyle bir deve dönüşmüş, uzun dişli, ağzından kan damlayan ve asla doymayan mülkiyet... İnsanlık bu kavramla tanıştıktan, daha doğru tanımla bu kavramı yarattıktan sonra başlamadı mı her şey? Önce “Benim toprağım”la başlayan ve “Kadın da benim”e kadar gelen; vahşet, acı, kan ve gözyaşıyla yoğrulup pişirilmiş koca bir tarihi peşimiz sıra sürüklemiyor muyuz? Tecavüzün, üstelik sadece kadına tecavüzle sınırlı olmayan bir tarihi var. Gerçek bu… Hal böyle olunca, sadece son fotoğrafa bakarak bu konunun içinden çıkmak, yani çözüme giden yola girmek mümkün mü?

Geçenlerde okuduğum bir yazıda “Tecavüz cinsel ve bireysel bir eylem değildir. Gerçekte tecavüz tarihi bir olaydır ve uygarlığın varoluş karakteri ile bağlantılıdır. Tecavüzün bir tarihi vardır. Bu tarih özne nesne, ezen ezilen, boyun eğen boyun eğdiren ilişkisi başladığı zamana değin uzanan oldukça eski bir tarihtir. İnsanlığın ilk toplumsal biçimi olan doğal toplum tecavüzü tanımıyordu. Çünkü tecavüze zemin olacak bir toplumsal biçimleniş yoktur. Yani tecavüz bir toplumsal kader gibi ezel ebed değildir. Tecavüz insan toplumun geçirdiği değişim süreçlerinde ortaya çıkmış insan yaratımı bir olgudur. İnsan toplumunun baştan itibaren içerdiği bir hakikat değildir, yaratılmıştır.” diyor. Sen de katılmıyor musun bu cümlelere? Tecavüz etme cesareti kendini özne, karşındakini nesne hissetmekten kaynaklanmıyor mu? Ebeveyn kendini özne hisseder, çocuğu döver, erkek kendini özne hisseder, kadına etmediğini bırakmaz, devlet öznedir, yurttaşlar nesne, kapitalist bir toplumda eşyanın tabiatına uygunluğuyla bağlantılı olarak patron kendini özne hisseder, emekçinin canına okur, öğretmen sınıfın öznesi ama müdürün nesnesidir… Örnekleri çoğalt dur…

Televizyonumuzun başında ya da internette, vicdan sahibi bireyler olarak kadına yönelik tecavüze karşı olayları izlerken olanları lanetliyor, gözyaşı döküyoruz. Ama büyük çoğunluğumuz hayatımızın hemen her alanına sızmış; cinsiyetimizle, rengimiz, milliyetimiz ya da konuştuğumuz dille hiçbir ilgisi olmayan o devasa tecavüz kültürünü hissetmemekte direniyoruz.

Hepimizi hem yasa ve hem de öfkeye boğan, güzel gözlü Özgecan Aslan’ın cenazesinde şöyle bir şey oldu. Kadınlar onun tabutuna erkeklerin el sürmesine izin vermediler ve kendileri taşıdı tabutu. Bir yanıyla simgesel bir nitelik taşıyan bu davranış alkışlarımıza neden olurken, benim içimi ne yalan söyleyeyim, diğer yandan bir hüzün kapladı bu görüntüleri izlediğimde. Kadın erkek demeden hepimizi nesne olarak gören, kendine dev aynasında bakıp bakıp özne olarak hisseden egemen güçlerin, bir yığın yaratılmış üst kimlikle bizi birbirimizden uzaklaştırdığı yetmiyormuş gibi kadın erkek olarak da ayırıyor, hatta bazı durum birbirimize diş bilememize neden olabiliyor. Daha dün Facebook’ta genç bir delikanlımız Özgecan için yapılacak mitinge katılmakla ilgili “Özgecan'la aynı lisede 3 sene okumuş biri olarak siz kadınlarımızın arasında utanarak da olsa bulunmak istiyorum izniniz olursa,” diye yazdı. Ne diyeyim ki? Böyle…

 “Tahlil, tahlil, tahlil…” diye çatılmış kaşlarınla bana verip veriştirdiğini duyar gibiyim Candancığım. Sen her zaman hızlı çözümlerden yanasındır biliyorum.  Ama ne çare ki, benim beynim de böyle çalışıyor. Yapacak bir şey yok. Çözüm deyince,  Hintli bir erkek gazeteci tarafından, tecavüzle ilgili protestolara katılan Hintli genç erkeklere yazılmış bir mektuptan bir kenara çiziktirdiğim şu sözleri sana yazmak geldi içimden. Bu arada bilmiyordum, Hindistan’da her 21 dakikada bir kadına tecavüz haberi duyuluyormuş!

(...)"Fakat vahşice işlenen bir tecavüzü protesto etmek kolaydır. Şimdi beni iyi dinle, çünkü aslında bu olayın altında değiştirilmesi çok zor kalıplaşmış eylemler var. Mesela artık annen, kız kardeşlerinden önce sana yemek servisi yaptığında onu reddetmeyi öğrenmelisin. Dürüst olmak gerekirse ondan önce davranıp kendi yiyeceğini kendin servis etmelisin. Hatta yemek pişirmeyi, temizliği, bulaşığı eşit olarak paylaşman gerekiyor. Peki ya çamaşır? Belki de bir dadın veya yarı-zamanlı bir hizmetçin var; fakat yine de annen ve kız kardeşlerinin yaptığı bir sürü ev işi var. Annen bulaşıkları dizerken ve çamaşırlarını katlarken TV seyretmene veya maça gitmene pek gerek yok gibi."
Bu satırlar lanet olası küçükmüş gibi görünen bir yığın detayı getirdi aklıma... Oğlan çocukları ve anneler... Bana göre işin bir başka önemli tarafı, bu mektupta vurgulandığı gibi erkeğin kendisiyle didişmesi, sonradan edinilmiş bir yığın yanlış davranış biçiminden kendini arındırmaya çalışması gerekliliğinin yanı sıra, kadının da kendisini gözden geçirmesi şart değil mi? Sonuçta o yemeği tabaklara dağıtan kadının bizzat kendisi!

Başta da dediğim gibi, tam sana mektup yazma kararı verdiğim bir sırada bu tecavüz ve cinayet haberinin gelişi; kalemime geldiği gibi rahatça yazdığım insanların başında olduğun için, yaratmaya çalıştığın yeni yaşam biçiminde, belki de hiç duymak istemeyeceğin sözlerle dolup taştı. Kızma bana… Buralardan binlerce kilometre uzaklara gidip, internetle bağını da koparma kararından sonra, ne dünya ve ne de bu topraklarda olup bitene dair hiçbir bilginin olmadığını düşündüğüm anlarda bazen kızıyorum sana, bazen de, evet itiraf ediyorum, imreniyorum.

Koca gözlü ve tıpkı babası gibi güleç yüzlü oğluşunun fotoğraflarını aldım. Henüz bir aylık olduğu halde o ne tombişlik öyle… Yanaklarından kan damlıyor. İki aya kalmaz sen onu evin yanından akan nehirde yıkamaya da başlarsın, yaparsın, biliyorum.

Seni, hayat karşısında korkusuzca ilerlemeni, yanı başındaki sevgilin, yoldaşın Kerem’i ve tabii henüz sesini duyamadığım güzel oğlumuzu seviyorum. Uzun mektuplar yaz bana, ihtiyacım var. Hepinizi öpüyorum.

15.Şubat.2015








GECİKMİŞ BİR TEŞEKKÜR

                                        
          Bazı şeyleri geç fark ediyor insan. Çoğunlukla da fark edebilmesi için bir neden gerekiyor. Eskilerden bir şarkı, bir türkü, bir koku, bir görüntü… Yok, anımsamaktan söz etmiyorum. Anımsamada da benzer uyaranlar etkili olabiliyor, doğrudur. Ama anlatmaya çalıştığım şey başka. Fark edebilmekten söz ediyorum. Yaşadığımız bir şeyin içimizde yaptığı değişimi, bir deneyimin kişiliğimizde yarattığı evrimi, yani özetle neden sonuç ilişkisini kuruveriyorsunuz kafanızda yıllar sonra.  Bu sessiz sedasız evrimin, çoğunlukla da gizli kalmış kahramanlarına bir teşekkür bile edemediğinizi görüyorsunuz.

         Bulutların bir dağılıp bir toplandığı, havanın yağsam mı yağmasam mı diye nazlanıp durduğu bir öğlen üstü… Hava da nasıl soğuk… Kentte hasat festivali başlıyor. İsmi çok uzun aslında. Aklımda tutamıyorum tamamını. Kış festivali dedim mi anlıyor herkes zaten. Günde en az iki kere parkın içinden geçme günlerim geliyor demektir. Acayip sevinçliyim. Sevincim,  kurulan stantlara. İki hafta boyunca parkın içi cıvıl cıvıl, ışıl ışıl olacak yani. Tam bir panayır havası…  Tedavi edilemez derecede bir küpe hastası olarak büyük bir sevinçle takı stantlarının açılmasını bekliyorum. Pamuk helvacı da var tabii işin içinde. Pembe pembe pamuk yığınları olmazsa şenlik olmuyor ki. Bayram çocukları neşesiyle, stantlarına yerleşmeye çalışan esnafın arasından geçip giderken birden karşımda buluyorum Ayfer Hocamı. İşte budur… Aynı neşe O’nun da gözlerinde...  Rengârenk atkısının neşesi mi vurmuş yoksa gözlerine? Hayır canım, bal gibi de parlıyor gözleri işte. Bir şeyler onda da bahar etkisi yaratmış belli ki.  Hiç girizgâha gerek duymadan, neden söz edeceğimi anlayacağından öyle eminim ki, “Oyyy” diyorum, “nasıl da seviyorum bu cıvıltıyı”.  Gençlik merkezinin hemen yanında, kuru meyveler satan bir tezgâhın önündeyiz.   Saatlerdir süren sohbetimize devam ediyormuş gibi, pür neşe,  lafı alıyor ağzımdan Ayfer Hocam, “Evvveeettt, aynen öyle. Bak, bekliyoruz festival açılışına haberin olsun. Minikleri mutlaka görmen lazım…”  Minikleri mutlaka görmem lazım… Sihirli sözcükler bunlar işte. Minikler… Halk oyunları ekibi…  Bundan daha güzel davetiye olur mu?


          Amma ve lakin bir şeyler oluyor. Normalin biraz dışında bir hareketlilik var büroda.  Çok gecikiyorum.  Ama aklım küçücük zeybeklerin, koca adamlar gibi sert bakmaya çalışan çocuk gözlerinde. Öyle olduğunu oğlumdan biliyorum. Sekiz yaşlarında falandı, arkadaşlarla karar verip, çocuklarımızın ellerinden tutup Ayfer Hocam’ın kapısına dayandığımızda.

          Nasıl da güzeldirler kim bilir. Tabii ki kaçırıyorum gösteriyi. Sonuna zar zor yetişiyorum. Mintiriminnacık adamlar ve kadınlar, sırmalı cepkenlerin içinde kocamanlar. Heyecandan titriyorlar belli ki. Ve belli ki çok alkışlanmışlar. Yanakları al al olmuş. Gözleri parıldıyor her birinin.  Bu kadar mı güzel olunur? Tabii ki anneler, babalar, nineler, dedeler, teyzeler…

            Aaaaa… N’oluyor yahu? Kendimi görüyorum gösteriyi en önde izleyenler arasında. Elimde bir fotoğraf makinesi, Yılmaz’ı arıyorum çocukların içinde. Hepsinde aynı kıyafet, karışıveriyor görüntüler. Şu yüzü protokole dönük olan Yılmaz mı?  Hay Allah ya... O kadar da tembihledim oysa yüzün bana dönük olsun, poz ver de çekeyim falan diye. Çocuk işte. Ben bu kadar heyecanlıysam, o mahvolmuştur kesin. Birden sarsılıyorum. Kalabalığın arasında yakalamaca oynayan iki çocuk, yanımdan geçerken ardı ardına çantama çarpıp beni kendime getiriyorlar. Tabii ya… Yıllar önceydi o. Her birisi büyüdü, koca adamlar oldular. Lise son işte... Seneye belki de üniversite… Ama ne güzel günlerdi.

            İlk kim akıl etti çocukları halk oyunları kursuna yazdırmayı? Muhtemelen Nurşen’di. Çoğumuzdan daha deneyimli bir anne ve veliydi. Bizi bir araya getiren de oydu aslında. Ama dur şimdi. Özlem de önermiş olabilir halk oyunları kursunu. Ne de olsa ana sınıfı öğretmeniydi bizim çocukların.  Aklıma gelirse sorayım bir ara. Her neyse…  Üçüncü sınıfa geçtikleri kıştı. Toparladık çocukları, gittik sevgili Ayfer Arıcan’ın başına. Şanslıymışız, yeni bir minikler ekibi kurulacakmış. Hüseyin Hoca çalıştıracakmış bizimkileri. Hüseyin Demirsaban… Deneyimli bir arkadaşmış. … Bak ben hatırlamıyorum; ama Yılmaz’ı zorla götürüp izletmişim yetişkinlerin çalışmasını. Ve ekibe dâhil olmaya ikna etmek için de bayağı çaba harcamışım.  Neden o kadar zorladığım belli aslında. Birazdan anlatacağım onu da.

            Endüstri Meslek Lisesinin buz gibi spor salonuna doluştuk. Yirmi, yirmi beş çocuk…  Hepsi de aynı yaşlarda. Basket potalarının altında koşuşturanlar, annesinin dizinin dibinden ayrılmayanlar, düğünlerde ille de zeybek oynayan babalarından kaptığı figürleri yapmaya çalışanlar… Ayfer Hocamla Hüseyin Hocam sahanın ortasına gelip dikiliyorlar. Çocuklar toplaşıveriyor etraflarına. Kısa bir tanışma faslından sonra sıraya giriş, ilk figür… Biz anneler, o andan itibaren lisenin koca spor salonunun mütemmim cüzüyüz .  Sanki biz öğrenmeliyiz, sanki biz çıkacağız gösterilere.  Biri çıkıp salonda yankılanan sesiyle “ haydefeleeerrr” dese, atacağız kendimizi ortaya.  O kadar yani.

            Bir ayı dolduruyoruz koloni halinde, kursun en devamsızlık yapmayan anneleri olarak. Bak, ne iyi etmişim de zorlamışım Yılmaz’ı. Bu çocukta var bir şeyler. O kollarını şahin gibi kaldırışı, yere güümm diye diz vurmalar falan… En çabuk benim oğlum öğreniyor aslında, ama ağırdan alıyor biraz, arkadaşları utanmasın falan diye her halde. Ya o bakışlar… Kanında var efelik. Kırk bir kere maşallah benim oğluma. Ama canım, şimdi yanlış anlaşılmasın da, ben de az emek harcamıyorum hani. Çalışmadan eve gelir gelmez yorgun bitkin televizyonun başına çöken çocuğu yerinden kaldırıp, yarım saat daha figürleri tekrarlatmasam unutur ki hemen. Başıboş bırakmaya gelir mi çocuk kısmını? Birinci sınıftan itibaren onunla beraber oturup matematik ödevi yapan kim? Heheyyyt be… Şu anaların hakkı ödenmez ya, neyse… Bir gün anlarlar kıymetimizi belki. E uğraşıcaz tabii ki. Bir deha öyle kendiliğinden ortaya çıkmaz sonuçta, dii mi ama.  

           Çıkışta yakalıyorum Hüseyin Hocayı. “Hocam, ne diyorsunuz? Nasıl gidiyor?” “Gayet iyi” diyor, “ekipten memnunum. Gayet uyumlu ve çabuk öğrenen bir ekip oldular. Böyle giderse haftaya Harmandalı’na geçebiliriz.” Haydaaa… Bu ne şimdi? Bu kadar mı yani? Tam bir hayal kırıklığı… “Hanımefendi, çocuğunuzdaki müthiş ritim duygusunun, harikulade dans yeteneğinin ilk günden itibaren farkındayım. Bu yeteneği lütfen ciddiye alın ve köreltmeyin. Devlet Opera ve Bale Topluluğuna layık bir yetenekten söz ediyorum burada, dikkatinizi çekerim. Bakın harcatmam bu çocuğu, haberiniz olsun” falan demesi gerekmiyor muydu yahu? Tamam, opera ve bale kısmı olmaya da bilirdi. Ama, ama, ama yani…  Ayy evet ya, tabii… Daha bir ay oldu. Bi sürü çocuk arasında Yılmaz’ı şıppadanak fark etmesini bekleyemem ki…

          Üçüncü ayın sonunda, çalışma aralarında hocaları bire bir yakalamak suretiyle  yaptığımız minik veli toplantılarında duymayı beklediğim pek çok şeyden, hiç kolay olmasa da vazgeçmiş oluyorum. Evet, ortada bir ekip var. Halk oyunları, hayatın genelinde olduğu gibi, sağlam, disiplinli, uyumlu bir ekiple birlikte yapılabilinecek bir şey. Ekipteki herkesin iyi olması gerekiyor. Birisinin hatası, diğerlerinin yıldızını falan parlatmıyor. Ve ekibin her üyesi, zincirin bir parçası... Birisi koparsa, zincir dağılıyor.  Artık bakıyorum da, Umut ne de güzel yapıyor kendi etrafında dönme hareketini. Ekip başı “haydeefeleeerrr” derken Ahmet’in yere diz vuruşu şahane yahu. Canı acımıyor mu acaba? Oyy Anıl’ın bakışlara bak. Kartal gibi ya… Çok tatlılar. Ya kızlar… Yaren, Ezgi, Sezen… Ay kuğu gibiler ya. Aferin çocuklara. Karyolamın Demiri’ni öğrenmeye başlayacaklar haftaya. Kaç etti? Dördüncü oyun mu bu?

         Bir Sekiz Eylül günü,  kütüphanenin önündeki gösterilerini hatırlıyorum. Nasıl muhteşemdiler. Her birini ayrı ayrı gördüm. Birlikte, koca bir gövde gibiydiler.

         Teşekkürler sevgili Ayfer Arıcan, teşekkürler sevgili Hüseyin Demirsaban ve gençlik merkezinin tüm çalışanları. Sizler sadece iyi halk oyunları ekipleri yaratmıyorsunuz. Aynı zamanda biz iflah olmaz annelerin saçma sapan hırslarını, belki de hiç fark etmeden ve fark ettirmeden yavaş yavaş törpüleyip bizlerden normal insanlar çıkarıyorsunuz. Hayat,  dev bir ekip işi… Kimsenin tek başına mutlu olamayacağı, herkesin ayrı ayrı vazgeçilemez bir değer olduğu bu dev ekibin hâlâ bir parçası olamamışsak yazık bize. Ha… Bir de… Hiçbir çocuk mükemmel falan olmak zorunda değil. Bırakalım da içlerindeki cevheri kendileri keşfetsin.


   SONSUZ 02.02.2015

MUHABBETNAME-ZUHAL DURAN

Bu hafta bize değil, bizim de tanıdığımız ve sonucu net anlaşılamayan bir dava sonucu hapishaneye girmek zorunda kalan sevgili Zafer Kaygın’a yazdığı bir mektubun kopyasını yollamış sevgili Zuhal Duran…

Sevgili Zafer’e…

“Yağmur çiseliyor
Serez çarşısı dilsiz
Serez çarşısı kör
Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü
Yağmur çiseliyor…”

Nazım Hikmet ( Şeyh Bedrettin Destanı’ndan)


Güzel yürekli, aydınlık yüzlü dost, dostum, Zafer. Bu mektubu çok daha umutlu, çok daha neşeli bir ruh haliyle yazmayı o kadar çok isterdim ki. Ama yine de biliyorsun, ne olursa olsun umut tükenmez bende, bizde…

Kendimi kötü hissediyorum biliyor musun? Çünkü sen, o uzun Edirne günlerinden sonra, gökyüzünü tekrar dikdörtgen bir çerçeve dışında görmeye başladığından beri adam akıllı, keyfimizce, gönlümüzce sohbet edemedik bir türlü. Fırsat yaratamadım. Kendi dertlerimle o kadar meşgul bir dönem geçirdim ki. Gerçekten çok üzgünüm bunun için. Sen içerdeyken çok şey konuştuk, çok şey paylaştık. Paylaştıklarımızın üstüne yeni şeyler, sohbetler ekleyemedik.  Ağız dolusu sövemedik olan bitene, olmuş ve olacak olana. Yine de her zaman bildim ben, hissettim yanımda olduğunu, desteğini. Evet dost elin her zaman yanımdaydı. Kabul ediyorum evet, günah çıkarmak istiyorum. Bak, sevdiğin dizelerle başladım mektubuma.  Gerçekten özledim seninle konuşabilmeyi.

Hani bana kızgın olduğunu düşündüğüm zamanlar bana “Sen bir kahraman arıyordun kendine” demiştin ya, düşünüyorum da, haklılık payın vardı. Fark şuydu ama, kahraman aramıyordum. Sen vardın, dostluğun vardı ve bu, benim hayatımda kahraman olman için yeterliydi. Dostluk,  gerçek dostluk, kahramanlıkla eşit düzeyde sanki...  Süper güçlerin yok ama, bazen bir cümlen, belki yazılan, belki söylenen, her şeyi değiştirebiliyordu. Örnek vermek istiyorum tam da burada. Hani sen her şeye rağmen, ne olursa olsun “ yaşamak güzel şeydir be kardeşim” diyorsun ya, kötü hissettiğim, bir şeyleri içinden çıkılmaz bulduğum, hatta dibe battığımı düşündüğüm zamanlarda senin bu cümleyi söyleyişin geliyor aklıma. Hâlâ elimden tutup ayağa kaldırıyor beni bu cümle. Nazım Hikmet, güzel adam…  O seni ayağa kaldırıyor bu cümlesiyle, sen ise dostlarını. Hayır, gerçekten abartmıyorum. Söyler misin bana, bu kahramanlık değil de ne?

Yazdıkların geliyor sürekli aklıma. Ben kocaman gökyüzünün altında yazdım hep sana, sen o dört duvar arasında kocaman dünyanı, dünyayı anlattın bana.  Sana bir şey daha söyleyeyim mi, senden çok şey öğrendim, tahmin edebileceğinden fazlasını. Dostluğunun dışında çok iyi bir öğretmensin ayrıca. Hayır arkadaş, hayır. Abartmıyorum. Abartmayı sevmiyoruz ki biz zaten.
Bazen radyo dinleme isteği duyuyorum. Senin radyo dinlerken yazdıklarını okuduğumda, senin dinlediğin şarkıları dinliyormuş gibi hissederdim. Çok iyi gelirdi bu bana. Aynı şekilde hissetmeyi özlüyorum bazen. Sonra kızıyorum kendime. Bulunduğun, yaşadığın durumu düşünüyorum. Sana yapılmış olan haksızlığı düşünüyorum. Nasıl, neden çaldılar hayatının o günlerini senden? Okuyoruz, görüyoruz, duyuyoruz, biliyoruz olanı biteni, tamam. Ama almıyor işte aklım bir türlü ve almayacak arkadaş.  Dünyaya bizim gözlerimizle, senin gözlerinle bakan, insanca ve dayanışmayla paylaşarak yaşama arzusu dışında, hiçbir şahsi çıkarı olmayan, bunun için sesini çıkaran insanların başlarına gelen bu saçmalıkları aklım, mantığım, yüreğim almıyor, anlayamıyor, kabullenemiyor.  Senin gençliğini, yıllarını elinden almak istiyorlar, daha ötesi var mı? Neyi paylaşamıyorlar Zafer, niye paylaşamıyorlar? Ne yetmiyor da başkalarının özgürlüğüne, vicdanlarına, ceplerine, önlerindeki bir tas çorbaya saldırıyorlar? Gözlerimizin içine soka soka, yüreklerimize iğnelerini saplaya saplaya yapıyorlar her şeyi.  Neden gıkımız çıkmıyor hâlâ?  Daha neyi bekliyoruz, daha kötü neyi bekliyoruz? Sana çok sordum bu soruları. Kaç defa anlattın. Ama bazen şaşırıyorum hâlâ, üzülüyorum, kırılıyorum, öfkeleniyorum. Ne zaman yeter diyeceğiz biz Zafer? Seni yine dört duvar arasına gönderdiler.  Kafandaki, yüreğindeki aydınlık düşünceleri, istekleri söndüremeyecekler ki!

Sen yine, her şeye rağmen “yaşamak güzel şey be kardeşim” diyeceksin. Bunu biliyorlar ve bundan korkuyorlar. Korku… Korkağın dik alası onlar. Korkaklığı en iyi onlar bilir. Korkuyu bizden öğrenemezler, senden öğrenemezler. Öğretmeye çalışıyorlar insanlara, küçücük çocuklara.  Oysa onlar hayal etmeli sadece, sınırsız, sansürsüz. Ülke… Körebe oynayan bir çocuk sanki…  Hani ortada olan, gözleri bağlanmış olan. Gözlerindeki bağı açmak yerine, elleri sağda solda, birileri var mı diye aranıyor, arkasından el çırpanı, şakşakçıyı yakalayıp gözlerini açmasını umuyor. Bütün gücün sadece kendi ellerinde olduğunu bir türlü fark edemiyor.  Bunu dile getirenleri ise, seni örneğin, oyunbozanlıkla suçluyor. Doğruları bilmek istemiyor, kendine güvenmiyor.

Ne yapmalı Zafer; nasıl yapmalı? Hep düşünüyorum bunu.  Kendi kendime suç işliyorum, ortak oluyorum suçumuza. Elimden düşünmek dışında bir şey gelmiyor. Keşke tüm bunları yaşamana engel olacak kadar güçlü olabilsem. Her zaman yanında olabilirim ancak. Hasılı benim can dostum, tam da bu noktada ne diyebilirim artık, bilemiyorum. Çok şey söylenebilir. Aklımdan geçenleri tahmin edeceğine eminim. Bu konuda her zaman iyiydin çünkü.


Umuyorum.  Daha güzel günlerimiz olmasını, gönlümüzce konuşabilmeyi, gülebilmeyi, paylaşabilmeyi…  Ve şunu aklından asla çıkarmamanı istiyorum can arkadaşım, sen bizim onurumuzsun. Eminim ki bizler de senin. Dost elin her zaman yanımızda, dost ellerimiz her zaman yanında.

Mektubuma son verirken, geleneğimize devam edeceğimi belirtmek isterim.  Anlayacağın, yine şiirle son bulacak yazdıklarım. Ahmed Arif… Bilirim seversin. Veda cümlesi kurmayacağım.  Sevmem bilirsin. Hem, veda yok bizim lugatımızda, değil mi?

İÇERDE
“Haberin var mı taş duvar?
 Demir kapı, kör pencere,
 Yastığım, ranzam, zincirim,
 Uğruna ölümlere gidip geldiğim,
 Zulamdaki mahzun resim,
 Haberin var mi?
 Görüşmecim, yeşil soğan göndermiş,
 Karanfil kokuyor cıgaram
 Dağlarına bahar gelmiş memleketimin...”

                                                                                    Ahmed ARİF



    ZUHAL DURAN/  01.02.2015

MUHABBETNAME-DENİZ OLDFIELD

İspanya’dan mektup var
Merhaba Amiga,

Eğer sen erkek olsaydın amigo demem gerekecekti. İspanyolcada kelimeler cinsiyete göre değişiklik gösteriyor çünkü...  Amigo ya da amiga... Yani arkadaş... Her dilde güzel bir sesi var bu kelimenin sanki… Sence de öyle değil mi?

Ne zamandır senin beklediğin, benim yazmayı planladığım ama bir türlü fırsat bulamadığım mektuba nihayet başladım. Bir kadeh şarap eşlik ediyor bana bu satırları yazarken. Yeri gelmişken söyleyeyim, burada şarabın fiyatını duyunca şapkan uçacak ve alelacele gelmenin yolunu arayacaksın. Dilimize damağımıza uygun gayet lezzetli 70’lik bir şarap, sıkı dur söylüyorum, iki Euro… Türkçesi altı lira değil yani… Tahmin edeceğin gibi bunun tek bir nedeni var, vergi çok düşük… Gerçi iyi mi, kötü mü bu durum emin değilim. Neden dersen şarapçı olduk çıktık yahu…

Yirmi beş yıl Londra’da yaşadıktan sonra şimdi buralarda sudan çıkmış balık gibiyim dersem yalan olmaz. Bir köy yaşamı içindeki insan ilişkileri beni en çok şaşırtan… Oysa bilmediğim bir yaşam biçimi de değil, sadece unutmuşum. Mesela geçen akşam ne oldu biliyor musun? Kocamla bir bara gitmiştik ve gece geç vakit eve döndüğümüzde kocamın şapkasını oturduğumuz barda unutmuş olduğunu fark ettik. Geri dönmedik tabii, neyse giden gitti diye düşündük. Ertesi gün bir poşetin içinde kapımıza asılı bulduk şapkayı. Henüz iki haftadır yerleşik yaşama geçtiğimiz bu köydeki insanlar bizi tanıyor, nerede yaşadığımızı biliyor ve unuttuğumuz şapkayı evimizin kapısına kadar getirmeye üşenmiyor!

Neyse biraz daha başa döneyim. Sen bir yığın detayı merak edersin şimdi. Biliyorsun Ekim sonu çıktık yola Londra’dan… İçimdeki heyecanı tahmin edersin. Hayalini kurmak, kurgulamak iki yılımızı almıştı. Beklemek zorunda olduğumuz koşullar yerli yerine oturmuştu. Ve biz on sekiz ay sürecek, başka bir ülkede, bambaşka ve hiç bilmediğimiz bir dil ve yaşam biçimiyle iç içe olmak üzere, üstelik kurduğumuz hayaller dışında hiçbir ön hazırlık yapmadan bastık gaza… Çok da iyi etmişiz böyle yapmakla. Bir aya yakın İspanya topraklarında dolanmak, yaşamak üzere seçeceğimiz o küçük alanı bulmak süreci gerçekten keyifliydi. Sen de hep dersin ya, “Yolda olmak,” en güzeli diye…

Sonunda Viver’i bulduk. Kış aylarında 1400 kişinin yaşadığı, yaz aylarında nüfusun çoğaldığı bir köy burası. Dağdayız, yaşlandıkça insan deniz kenarlarından dağa doğru mu çekilmek istiyor nedir? Aslında denize uzaklığımız araba ile yarım saat ama köye çam ağaçlarıyla donanmış dağların arasında kaybolan yollardan çıkıp inerek varıyoruz. Köyün denizden yüksekliği yaklaşık 559 metre.

Ama iş köyü bulmakla bitmiyordu tabii, yaşanacak evi de bulmak gerekiyordu. Sözün tam burasında Pilar’dan bahsetmek zorundayım. Yahu senin hiç seni görünce hararetle sarılıp öpen bir emlakçin oldu mu?

Önce telefonda tanıştık onunla. Gördüğümüz bir broşürde beğendiğimiz evin altında onun telefon numarası vardı. Olmayan İspanyolcamızla ve onun da yarım yamalak İngilizcesiyle güç bela bir randevu ayarlayabildik. Ofisini bulmakta hayli zorluk çektik. Neden dersen adresi bulduk bulmasına da vitrininde yabancı ülkelerin tatil broşürleri mi istersin, kapı girişinde yapay çim numuneleri olan bir standı mı istersin ne ararsan vardı. Yani bir emlakçinin ofisine geldiğimize bir türlü ikna olamayıp kapısında dikildik bir süre. Sonradan anladık tabii, İspanya’nın son 4-5 yıllık inşaat endüstrisinde yaşadığı kriz Pilar’ı da etkilemiş ve bulduğu her yolla para kazanmaya çalışıyordu. Sonra o kapıda bizim alık alık duruşumuzu görüp başta da dediğim gibi kırk yıllık arkadaşmışız gibi gelip boynumuza atıldı.

Pilar ellili yaşlarını süren, fazla özen gösterilmemiş dalgalı boyalı saçları, balıketinin ötesine geçti geçecek ama uzun bacaklarının bu görüntüyü hafiflettiği ilk arkadaşımız oldu buralarda. O yüzden benim için değerli ve böyle uzun uzun bahsediyorum kendisinden. Ertesi gün bizimle ev göstermek için köyde buluşmaya gelirken,  elinde fırından yeni çıkmış Altura kasabasının ünlü meyveli çöreği ile hoplaya zıplaya geldi. Çöreği uzatırken “Bunu kahvaltıda ye, bundan sonra başka türlü kahvaltı edemeyeceksin,” dermiş gibi geldi bana. Dil bilmiyorum ya henüz… Valla bölgenin suyundan mıdır nedir kadınlar çok enerji dolu...

Evi bulup yerleşmemiz sürecini uzun uzun anlatmayacağım. Fakat bir şeyi belirtmek istiyorum bu konuyla ilgili. Bir toplumu anlamanın diğer bir yolu da kiralık ev gezmekmiş meğer. İnan öyle çok şey öğreniverdim ki, dil bilmemenin neden olduğu o sağır/ dilsiz durumumda bile.
Köye yerleştikten sonra bölgedeki bizim usul pazarları keşfettim. Haftanın belli günü belli kasaba ya da köyde kurulan pazarlar söz ettiğim... Ama sen daha şanslısın, çünkü burada asla seçmece yok. Buna karşılık senin Burhaniye pazarında yaşayamayacağın bir şey var burada. Aldığın miktarı çoksa indirim yapıyorlar. Mesela enginarın bir kilosu 1,5 Euro, iki kilosu 1 Euro diye yazıyor etiketlerin üzerinde… Sesler ise dili değişik olsa bile birebir aynı… “Geeell, ucuza geeell,”…Ha bu arada senin anlata anlata bitiremediğin o kavuniçi mantarlar bu pazarda da satılıyor. Bir ara nasıl pişirdiğinin tarifini yaz bana.

Yemekten bahsetmişken kabak tatlısı meselesine girmeden yapamayacağım. Akdenizlinin tembelliğinden doğmuş şahane bir tatlı… Biz kabak tatlısını yaparken o koca kabakla nasıl boğuşuyoruz değil mi? Ayıklamak için yani… İspanyollarsa işin kolayını bulmuş. Bal kabağını ortadan ikiye bölüyorlar, çekirdeklerini temizliyorlar ve o haliyle, yani kabuğuna falan da dokunmadan ve şeker koymadan atıyorlar fırına. Kızarınca çıkarıyorlar. Masaya o haliyle getiriyorlar. Sen de kaşıklayarak afiyetle yiyorsun. Krema, kaymak, ceviz zevkine kalmış. Bu kadar kolay yapılıyor diye sakın lezzetsiz bir şey sanma… Gerçi buradaki kabaklar az bi şey daha küçük ama bana Türkiye kabaklarıyla da aynı sonucu verir gibi geldi. Deneyip haber versene…

Köyde bir kütüphane var. Orada emekli olmuş, genellikle 65 yaş üstü insanlara İspanyolcadan matematiğe ya da İngilizceye birçok konuda kurslar yapılıyor. Dili öğrenmek için ben de bu yolu seçtim şimdilik. Ya da seçmek zorunda kaldım. Malum köy yeri, öyle dil kursu falan yok tabii… Geldiğimin üçüncü günü tanıştığım genç ruhlu, enerji dolu Alisa, köyün cafesinde buluşup kahvelerimizi içtikten sonra -Alisa az da olsa İngilizce biliyor- bana köyün önemli mekânlarını gösterdi ve belediyenin yetişkin eğitim öğretmeni Estela ile tanıştırdı. Alisa ve Estela’nın konuşmalarından bütün anladığım Perşembe günleri öğleden sonra dörtte kütüphaneye gelmemi istedikleri oldu. Sonrası işte, dediğim gibi bu kursa gidiyorum.

Senin değişik tatlara ilgini bilip de Lagrima’dan, yani Gözyaşı’ndan söz etmemek olmaz… Yılbaşında benim İngilizce öğrettiğim ve onun da bana İspanyolca öğrettiği komşunun oğlundan bir hediye aldım. Hani makine yağı satarlar ya, öyle minik, kapkara bir teneke kutu… Üstünde süslü beyaz harflerle Lagrima yazıyor. Anlamadım, anlattı Manu.

 Bizim köyün de içinde yer aldığı Alto Palancia bölgesinde yetişen Serrana cinsi zeytinlerin ilk hasatının ürünü olan zeytinler aynı gün soğuk prese veriliyormuş ve ilk damlaları özel olarak 250 mililitrelik bu teneke kutulara ya da siyah şişelere doldurulup piyasaya sürülüyormuş. Farklı yeşil renge sahip ve daha önce tatmadığım, inanılmaz lezzetli aroması olan bir yağ bu… Koyu renkli ambalajın nedeni ışıktan korunup tadı bozulmasın diyeymiş. Eminim çok merak etmişsindir bu tadı, hiç merak etme gelirken bir kutu getireceğim.
Evet, bu ilk mektup daldan dala biraz da turizm broşürü gibi mi oldu bilmem. Ama sen de benden bu tür haberleri bekliyordun en çok. Yaşama ve insanlara dair detaylı mektuplar benim de bu yeni yaşama giderek daha çok dâhil olmamla yazılacak doğal olarak. Ben iyiyim. Londra’dan bir süre uzaklaşmak konusunda verdiğim karardan ötürü en küçük bir pişmanlık duymak şöyle dursun, sonsuz bir keyif içindeyim.

Değişik dillerden, kültürlerden insanları tanımak benim için tam bir macera tadında. İnsanların yüzeyde algıladığımız farklılığı, derinlerine inince nasıl da aynılığa dönüşüveriyor. Farklı coğrafyalarda dolaşırken en önemli gözlemim bu aslında… Neyse bu başka bir mektubun konusu olsun ve ben şimdi İspanyolca fiil çekimlerine geri döneyim.

 Özlemle kucaklıyorum,  Sen de yaz.


DENİZ OLDFIELD



KARAR SİZİN, GERÇEK İMZANIZLA YA DA TAKMA BİR ADLA
MEKTUPLARINIZI BEKLİYORUZ.
Posta Kutusu 65
Burhaniye/Balıkesir-TURKEY




MUHABBETNAME-FİLİZ SONSUZ

Çocuklar Ve Güvercinler Hakkında Yazsam Okur musun?

          Şaşırdın değil mi? Demiştim ama sana, bir gün postacı eline bir zarf tutuşturur, bakarsın, benden sana bir mektup. İnsan aynı şehirde yaşayan birisine niye mektup yazar ki? Yazar… Yazmaktan başka çaresi kalmamışsa yazar. Öyle bir bunalırsın ki, çığ gibi üstüne üstüne gelen hayata yer açmak için, biriktirdiklerinin birazını bir dosta anlatıp yüreğini boşaltmak istersin ve yazarsın. Yazmak şifacıdır. İçindeki çıbana neşter atarsın, iyileştirir.

           Yazıyorum; çünkü nefes alamıyorum. Öyle sıkışıyor ki yüreğim, artık beni türküler de teselli edemiyor cancazım.   İçimde inatçı bir hüzün… Hüzün nasıl da tül gibi, zar gibi bir kelime değil mi? Üzüntüden, tasadan, gamdan ince. Ve fakat çok daha sabit… Büsbütün yüreğini kaplayan bir sis sanki…   Sırf bu yüzden, karşına geçip içimi dökmeye başlarsam deliler gibi ağlayacağımdan ve senin beni susturamayacağından korktuğumdan,  üç beş kilometre uzağımda yaşayan sana, oturdum yazıyorum.

          Hani yazmak iyileştirirdi ya. Günlerdir yazıyorum. Satırlar, sayfalar dolusu… Onlarca A4… Öyküler, denemeye benzeyen karalamalar… Yüreğimdeki kanama durmuyor ama. Her yeni haberde bir kılcal damar daha çatlıyor. Midemde bir yerlerde kandan bir göl var sanki. Tükürsem, çıkıp gidecek. Kussam kurtulacağım. Midem bulanıyor.

         Dehşete düşüren bir kuşatılmışlık duygusu içindeyim.  Neredeyse baktığım her yerde en ölümcül haliyle faşizmi görüyorum. Din adına, milliyetçilik adına, ahlak adına; ama nihayetinde para adına… Yaşayan ve kendisine benzemeyen her şeyi yok etmeye yemin etmiş kuduz bir köpek gibi kol geziyor yeryüzünde. Tetikçilerini, insan ırkının en aptalları arasından seçen faşizm, boğuyor hepimizi. Ve aslında her şey “ama sen benim gibi değilsin”le başlıyor, “ benim gibi değilsen vatan hainisin, din düşmanısın, ahlaksızsın”la devam ediyor. Cinayete azmettirenler zincirinin orta halkası bu şekilde oluşuyor. Ve ne acı ki bunlar, burnumuzun dibinde olup bitiyor.

          Soykırımın, katliamın, cinayetin bin bir türlüsüne tanık olmuş insanlık tarihine neredeyse her gün yeni kandamlaları ekleniyor. Ortalıkta keskin bir kan kokusu… Sistemli olarak çocuklar öldürülüyor mesela Cizre’de. Çocuk öldürmek ne demek ya? Bir çocuğun gözlerinin içine baka baka nişan alıp tetiğe basmak ne demek? Aklım almıyor.

            Çizdiği için öldürülüyor insanlar, tıpkı yazdığı için öldürülenler gibi. Onaylamadığını söylemenin başka yolu yokmuş gibi, otomatik silahlarla, arabalarında, evlerinde patlayan bombalarla öldürülüyor onlarca insan. Milyonlar, haklı bir refleksle meydanları dolduruyor cinayetler karşısında. En önlerinde yürüyenlere bakıyorum, trajikomik bir tablo… Azmettirenler dizilmişler boy boy. Ülkenin başbakanı kitlenin en önünde arz-ı endam ederken, kendi ülkesindeki protestoların öfkeyle bastırılması ise dram.

              Dedim ya cancazım, günlerdir yazıyorum deli gibi, merhem olur derdime diye. Yarım bıraktığım bir öykünün girişi şöyle mesela;

              “ Sekiz on yaşlarında falandım sanırım. Ailenin, tanıyabildiğim en yaşlısıydı Hacı Nene. Seksenini geçikti ya, gerçek yaşını bilen yoktu. Evin bir köşesinde, sessiz sedasız yaşar giderdi. Kız kardeşinin kızı, yani babaannem üstlenmişti bakımını. Bana öyle geliyordu ki, en büyük korkusu tanıdığı insanların günah işlemesine engel olamamaktı. Ölmekten korkmuyordu bundan korktuğu kadar. Odada gençler dedikoduya dalmışsa mesela, önce uyarırdı gülümseyerek; “ah çocuumm, gençsiniz aklınız ermez. Ama dilinizin, kulağınızın hesabını veremeceniz yarın ahrette…” Uyarısı dikkate alınmamışsı kulaklarını parmaklarıyla kapatır, konuşanlara arkasını döner otururdu. Mesaj yine alınmamışsa kalkar, odadan çıkar giderdi. Mahallenin gençleriyle birlikte ava giden torununu her seferinde, illaki uyarırdı; “yakmayın dilsiz mahlûkatın canını yavrıımm… Günahı böyük. Hele de gumruyu sakın ha furmayın. Furmak da günah, yemek de…  Sakın ha yavrımm… Dağa daşa atın da gelin fişengleri e mi çocum?” Cevap hep aynıydı; “yok nenem, tahtalı furmaya gitcez biz. Gumru furulu mu hiç, günay ya. Allah çarpa bizi sonra…” Bir keresinde, mahallenin fırlamaları, ne akla hizmet bilinmez, iki tane kumruyu vurup, yolup, gazeteye sarıp, halkalı üveyik diye getirip koydular Hacı Nene’nin kucağına. Kadın kuşlara uzun uzun baktı. Tıpır tıpır yaşlar düştü gözlerinden tüysüz bedenlerin üzerine. Bastonuna dayanarak kalktı sedirden. Kutsal bir emaneti taşır gibi, avuçlarının içine aldı iki küçük cansız bedeni. “Mehemmet, ilimonun dibine çukur gaz” dedi. Dedem, ikiletmedi buyruğu. Küçücük bir çukur kazıldı bahçedeki limon ağacının dibine. Hacı Nene, mırıl mırıl, dualarla çukura koydu kumruları. Üzerlerine toprağı şefkatle örttü. Olanlar karşısında donup kalmış torununa kırgın bir bakış iliştirip odasına çıktı. Günlerce konuşmadı torunuyla. Hacı Nene torununu affedene kadar, ev buz kesti…”

          Bu öykü bir gün tamamlanır mı bilemem cancazım. Ama aklıma ne geldi yazarken biliyor musun? Olmazdı ya, hani mesela, Hrant Dink tanışmış olsaydı Hacı Nenemle… Hacı Nenem, Hrant’ın ellerini yaşlı, buruşmuş, görmüş geçirmiş avuçlarının içine  alıp “ aman yavrıım, sakın ha aldanma insanların hilesine hurdasına. Bunnar gövercini de furuuur, gumruyu da… Sakın ola arkanı dönme kimseciklere” deseydi, Hrant bugün yaşıyor olur muydu? Ya da insandan ve umut etmekten vazgeçemeyen her insan gibi, yüreği pırpır etse de insanların içindeki iyiliğe güvenmeye devam mı ederdi?

         Offf cancazım ya, offfffffffff… Kim köpürtüyor bu öfkeyi bu kadar?  Her seferinde kendime soruyorum; Başıma ne gelirse insan öldürebilirim? Ne yaşamam, ne hissetmem lazım ki otomatik tüfekle onlarca insanı katledecek kadar vahşileşebileyim?  Bir insanı sırtından vurabilmek için ne kadar küçülmem gerek? İnsanlığımdan vazgeçmeden nişan alıp çocuk öldürebilir miyim? Biliyorum, yapamam. Ne yaşamış olursam olayım, cana kıyamam. Sen de yapamazsın, biliyorum. İnsan olmaktan vazgeçmeyen, öldüremez.

          Aklından geçenleri gayet iyi biliyorum. Muhtemelen şöyle diyorsun; “Tamam da cancazım, olaya sadece sonuçlarından bakmak sorunu çözmez ki. Kaynağına inmek lazım… Faşizm, kapitalizmin koltuk değneğidir. Biri olmazsa diğeri beslenemez, yaşayamaz.” Yine yerden göğe kadar haklısın. Faşist tetikçileri azmettireni bulmak için formül belli aslında. Parayı takip et, suçluyu bulursun.

         Bu kadar dertlendiğime bakıp, içinde debelenip durduğum derin uçurumdan çıkamayacağımı sanma sakın. Mücadele etmeden teslim olduğumu, umudu yaşatmak varken umutsuzluğa bulandığımı düşünme. Hayır öyle değil. Tam tersine, kuyuya düşmüş eşek gibiydim hep. Mutlaka duymuşsundur kuyuya düşen eşeğin hikâyesini. Her seferinde, üzerime atılan toprağı çiğneye çiğneye çıktım kuyudan. Aynı yöntemle, hep birlikte çıkacağız itildiğimiz kuyulardan, biliyorum.

          Ve artık eminim, yazmak iyileştiriyor. İyi geceler cancazım. Gazeteden çıkınca işin yoksa uğra. Çay falan içeriz. Parkta. 20.01.2015 Sonsuz


Turne Büyük Kente Açılan Sihirli Bir Kapıdır Bazen


 Lewis Carroll’un Alice Harikalar Diyarında romanını bilmeyen yoktur sanırım. Her şey Alice bir tavşanın peşinden koşarken, küçük bir kapıdan geçtiğinde başlar ya o romanda, biz de BBKT olarak Aralık ayında bir hafta arayla iki kez geçtik benzer bir kapıdan. Bizim için özel günler Ekim başında TAKSAV’  dan gelen davetin hocamız tarafından duyurulmasıyla başladı. Hepimizi aldı yellim yelalim bir telaş… Heyecanlanmamak mümkün mü? Ankara ve İzmir’de, hem de uluslararası bir festivalde sahne alacaktık. Üstelik birçoğumuzun ilk turnesi, hatta bazılarımızın ilk oyunuydu “Dalga.”

Neyse efendim uzatmayayım, Ekim’den Aralığa günler birbiri ardına bol çay, bol kahve, az uyku, az yemek ama hepsine rağmen sürekli ilerliyor olmanın keyfiyle akıp geçti. Önce Ankara, bir hafta sonra İzmir derken konaklama şansı da bulduğumuzdan, özellikle Ankara’ya dair yaşadıklarımızı, gözlemlerimizi, izlediğimiz oyunları, geçtiğimiz günlerde, hep birlikte şöyle koyu, ballı bir sohbetle mühürleme fırsatını bulduk. Bu yazı yer yer benim duygularımı yansıtsa da, daha çok o sohbette BBKT Dalga Ekibi üyesi arkadaşlarımın sohbetlerinden süzülerek kimin söylediğine bakmaksızın ortaya çıktı…



Otobüse Binerken İçimizde Taşıdığımız Duygular

 “Ankaralıyım, bütün ailem beni izlemeye gelecekti ve bu bana büyük bir telaş verdi.  İlk repliğimi unutacağımı düşünüyorum her sahneye çıkışımda. Böyle düşündüğümü hatırlayınca da hiçbir zaman unutmuyorum.”
“İlk kez bir turneye gidiyordum. Yetmezmiş gibi bir de ilk kez sahneye çıkacaktım. Hem de başkentte, hem de uluslararası bir festivalde. Ne halde olduğumu tahmin eder sanırım herkes.”
“Birlikte bir oyun çıkarmak başlı başına heyecan verici bir süreç. Çok özel bir bağ oluşuyor ekipteki kişiler arasında.  Geçen Şubat’tan beri adım adım ilerleyen ve güçlenen bir bağ bu. Şimdi de böylesine bağlandığım kişilerle bir turneye gidiyordum. Heyecan ve keyif duygusunu birlikte yaşadım.”
“Haftaya değil, ondan sonraki hafta değil, ondan sonraki hafta Ankara’dayız diye geçmişti otobüse binmeden önceki günler. Maaş günü bekler gibi o günü bekledim. Koltuğa oturduğumda “nihayet,” dedim. Ha bir de kar beklentisi vardı içimde. Bizim burada pek yağmıyor ya. Belki Ankara’da görürüz dedim ama olmadı.”
“Bir oyuna hazırlanma sürecinde çok güzel anlar yaşayabildiğin gibi çok gergin anlar da yaşabiliyorsun. Bunların hepsi oyunun daha iyi çıkabilmesi için oluyor tabii… Çünkü herkesin ayrı ayrı o kadar çok emeği var ki bir oyunda. O emekler boşa gitmesin istiyor insan. TAKSAV’ da ilk kez yer almıyoruz, daha önce de gitmiştik ama yine de çok heyecan veren bir duygu. Hele gençlerle birlikte yer almak daha da güçlendiriyor bu duyguyu. Onlarla gidilen her turne bana göre çok daha lezzetli.”
Aramızda heyecanını bastırıp sorumluluklarının stresini taşıyanlar da vardı. Onların yükü daha ağırdı hiç kuşkusuz:
“ İyi bir yolculuk için gereken araç bize verilecek mi? Yolculuk kimsenin kalbi kırılmadan geçebilecek mi? Çünkü birinin sıkıntısı bütün ekibe yansıyacak. Fakat dekorları yerleştirdikten sonra arabada koltuğa oturunca stres biraz daha geride kalıyor. Ve “Hadi bakalım arabada ne kadar eğleneceğiz?” bölümüne geliyor sıra…  Bazı arkadaşlarımızın ilk turnede yaşadıkları heyecanı ben yıllardır her turnede yaşıyorum. Yani bitmiyor o heyecan. Yabancılaşılabilen bir duygu değil. Ve özellikle belirtmek isterim, yoldaki keyif bambaşka bir duygu... Otobüsün bir arka kısmı var her yolculukta. Onlar susmamayı tercih ederler. Sürekli bir canlı müzik yayını olur arkadan öne. Bu kez de öyle oldu. Bu coşku diri tutuyor insanı.”
Burada bir parantez açmak istiyorum. Biz bunları konuşurken biraz sonra başlayacak çocuk gurubu çalışmasının üyeleri yavaş yavaş gelmeye başladılar atölyeye. Bize biraz da imrenerek baktıklarını fark etmemek mümkün değildi. İçimden “Üzülmeyin,” dedim,“Sıra size de gelecek.” O sırada bir gün önce annesini kaybetmiş liseli bir arkadaşımızın çalışmaya geldiğini gördük. Buruk bir sevinç kapladı hepimizi. Konuşmasak da birbirimizin yüzüne baktığımızda anladık bunu. Yasını bizim yanımızda yaşamak istiyordu belli ki. “Ne güzel bir topluluğun içindeyim,” diye bir kez daha düşündüm. Sarıldık, kucaklaştık, sohbet devam etti sonra…
Bu oyunun başarısına çok önce inanlar olmuş aramızda ki ben de onlardan biriyim. İlk gösterimizi Mayıs’ta yapmıştık ama ondan önce Ankara haberi bekleyenler varmış. Hatta bu arkadaşlarımız geçen yıl üniversite sınavlarına katılmışlardı. Üniversiteye giremedikleri ve Burhaniye’de kaldıkları için sevinmişler, oyunla Ankara’ya gidebilecekleri için. Artık nasıl bir aşksa bu!
Profesyonel oyunculuk da yapmış bir arkadaşımız TAKSAV’a ilk kez gittiği için korku yaşadığından söz etti:
“Türkiye’de tiyatro olarak en üst seviyede ne varsa bu festivale dâhil oluyor ve bizim de orada sahne alıyor olmamızdı bu korkuya neden olan. Ama sonra gördüm ki, biz oraya yakışıyormuşuz, onu anladım.”
Turnede BBKT’ de tanışıp aşık olan ve birbirinden hiç ayrılamayan bir çiftimiz vardı. En büyük heyecanın otobüste yan yana oturacakları bir yer kapmak olduğunu öğrenince hep birlikte kahkahayı patlattık.

Tiflis Vaso Abaşidze Devlet Tiyatrosu’dan Carmen

Ankara’da kaldığımız oteli beğenmeyen olamazdı. O yüzden hiç konuşmaya gerek duymadık. Fakat yeri gelmişken Angora Otel çalışanlarına çok teşekkür ederiz. Çok güzel ağırlandık otelde.
Sohbetimiz, bana sihirli bir dünyaya girmişim izlenimini en çok hissettiren saatlerle devam etti. Şinasi Sahnesi’nde izleme şansına kavuştuğumuz dans tiyatrosu Carmen’den söz ediyorum.
Sabah otele indiğimizde portakal renkli ve çok ama çok saçlı bir kadın vardı lobide. Boyasız yüzü, duru teni, kemerli burnu ve elmacık kemikleri çıkık yüzüyle ve görmemenin imkânsız olduğu saçlarıyla hayli ilgimi çekmişti. Nerden bilebilirdim koridorlarda ikide bir karşılaştığım bu kadının birkaç saat sonra sahnede, gözlerimizin önünde, bir tanrıçaymış gibi erişilmez olup devleşeceğini. İşte ekibin fikirleri:
“Bir kadının sahnede bu kadar güzelleşebileceğini tahmin edemezdim. Bölük pörçük de olsa Carmen’i izlemiştim daha önce ve şimdiye kadar pek ilgimi çektiğini söyleyemem. Ama bu gösteri bambaşka bir şeydi doğrusu.”
“Konuyu çözmeye çalıştım. Ve bir de bu ekiple ben aynı festivaldeyim. Büyük bir onur duygusunu yaşadım.”
“Carmen dans tiyatrosunda hepimiz yorgunduk aslında. Yoldan gelmiştik, birçoğumuz uyumamıştı… Büyük bir tiyatro salonundaydık, Şinasi sahnesi… Salonun kendisi zaten büyüleyiciydi. Seyirciyle dolu olması da cabası.   Ne olacağını bilmiyordum, ne seyredeceğim hakkında hiçbir fikrim yoktu ama soluksuz izledim sonra.”
“Bir sanat ürünü insanda kendisinde bilmediği özellikleri ya da istekleri de çıkarabilir ortaya. Mesela Carmen bende dans etme isteği uyandırdı. Bunu yapabileceğimi düşündüm, denemeyi çok istedim. Çok özendim yani…”
Dans tiyatrosundan hoşlanmayanlar da vardı aramızda. Ama ekipte hemen herkes büyülenmiş seyrettiğimiz oyun karşısında. Carmen’in müziğini dahi ilk kez duyanlar vardı. Tarz olarak beğenmeseler de sahnede sergilenen şeyin hakkını veriyordu herkes.
“Carmen benim izlediğim en iyi gösterilerden birisiydi. Gözümü kırpmadan izlediğim bir oyundu. Ve fotoğraf makinemi yanıma almadığım için çok kızdım kendime.”
“Sahne alev toplarıyla doluydu sanki. Her bir oyuncu ayrı bir alev topu… Hareket eden, yuvarlanan, yükselen, alçalan kıvılcımlar var şu anda gözümün önünde.  Oyundan çıktığımda beynimden alevler yükseliyor gibi hissettim.”
Tiyatro nedir? Birçok tanım var elbette ama çok basit bir yerinden bakarsak, aynı zamanda oyuncuların kelime, jest, mimik vs kullanarak sahnede performans sergilemesidir. Ve çoğu seyirci en çok kelimeleri izler. Carmen’de o en çok izlenen, yani kelimeler olmadığı halde, üstelik bizim ekipte mesela, birçok kişi konuyu da bilmediği halde bir saat koltuğuna çakılı kalıp gözlerini sahneden ayıramadı.
Ve bir tartışma açıldı aramızda. Acaba hikâyeyi bilmek mi iyi bilmemek mi? Kimimiz bir film izlemeye benzetti ve “Hayır,” dedi,“Hikâyeyi bilmek istemezdim, çünkü o zaman sonunu bilecektim ve heyecanım azalacaktı.” Kimimiz “Konunun özünü bilseydik en azından iyi olurdu,” dedi. Kimimiz “Hikâyeden çok dansın, müziğin, insanın büyüsüne kapılmak daha zevkli, hikâyeyi bilmek istemezdim,” dedi. Bir kişi de şöyle dedi:
“Eğer ki oyunu seyrettikten sonra Carmen’i araştırmak isteği verdiyse bilmeyenlere, bence oyun çok başarılı, yoksa bir eksiklik mi var diye düşünüyor insan.”

BGST’den Lorca’nın Acıklı Güldürüsü

Carmen’in yarattığı coşkulu duygularla Ankara sokaklarını bir süre arşınladıktan sonra yine Şinasi Sahnesi’nde, bu kez Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu’nun bir oyunu için koltuklarımıza kurulduk. Doğrusu ya, tiyatronun seyirci koltuğunda oturup merakla neler olacağını beklemenin de ayrı bir tadı var. Lorca adını duyunca onun bir oyunu sanmıştım ben. Oysa BGST’nin kendi yorumlarıyla bir Lorca biyografisiymiş. Biyografi lafı biraz itici gelir bana. Önce tereddütlüydüm o yüzden. Ama iyi ki önyargıya kapılmak gafletinde bulunmamışım. Sözü arkadaşlarıma bırakacağım ama bir şey daha söyleyeyim. Böylesi bir oyunla bizim yaş ortalaması epey genç olan gurubumuz Lorca’yı tanıdı. Ne şans… Bu oyuna dair arkadaşlarımın düşünceleri:
“İlk kez deneysel tiyatro ile tanıştım ve muhteşemdi.”
 “Oyunculuklarını görünce, çok çalışmam gerektiğini düşündüm.”
“Seslerini kullanma becerileri müthişti. Sanki dublajmış gibi netti sesleri.”
“Bir oyunda dekorun hiç de o kadar önemli olmadığını düşündüm.”
“O kadar sürükleyiciydi ki, ikinci perde de olsa dedirtti bana…”
Bir arkadaşımız ‘deneysel tiyatro olmasına rağmen’ diye bir tanımlama yapınca kafamda soru işareti belirdi, acaba deneysel tiyatroya olumsuz bir bakışı mı var? Sordum, cevapladı:
“Hayır, tam tersi… Bir şeyi kendilerince yorumlayıp ortaya koyuyorlar. Normalinde çok kötü bir şey de çıkabilir. Klasik tiyatroya göre daha riskli bir alan. Mesela ben yapamayacağımı düşünüyorum.”
 Günümüze göndermelerin olmasını beğenen de olmuş beğenmeyen de.
 “Sanırım bu oyundaki tek olumsuz yan, Federico Garcia Lorca gibi bir şairin, oyun yazarının, oyuncunun, ressam ve bestecinin hayatının anlatıldığı bir oyunun içinde, günümüz esprilerinin kullanılmasıydı. Onlar olmadan da olurdu bence. Yine de Lorca’nın onu tanımayanlara böyle başarılı sahnelenmiş bir oyunla anlatılması, tanıştırılması hoşuma gitti.”
Aramızda üniversite gurubu diye beklentisi düşük olarak oyuna giren bir arkadaşımız, oyunu izledikten sonra fikrini değiştirmiş:
 “İspanya’da Lorca’yla ilgili bir festival olsa bu ekip gider oynar ve büyük beğeni toplar. Ayakta alkışlanırlar, ödül alırlar. Nasıl iyi analiz etmiş bu adamı diye merak ederler ve sorarlar İspanyol musun diye? Oyuna bir tiyatrocu gözüyle baktığımda ise minimal şekilde de her şeyin yapılabileceğini gördüm. Oyunculukla her şey yapılabilir ve önemli olan da budur tiyatro açısından. İyi oyunlar için büyük sahneler gerekmiyormuş. İyi reji, iyi kalem ve tabii iyi oyunculukla yapılamayacak şey yok,”
Yön Sanat

Ve geldik Yön Sanat’la tanışmamız konusuna. En çok konuştuğumuz konu olsa da bu yazıda en az yeri alacak. Çünkü herkesin tamamıyla hemfikir olduğu bir konu bu... Yön Sanat Atölyesi’nin kurucusu Erdem Öksüz bizim oyunumuzu seyretmeye gelmişti ve sonra atölyelerine davet etti bütün ekibi. Bu sayede öyküden öyküye atlayarak oturduğumuz yerde bir çok hayata seyahat ettik Erdem Öksüz’ün bal damlayan diliyle…
 Özel bir şey yapıyor Yön Sanat. Kendilerinin tanımıyla aktarmak istiyorum yaptıkları şeyi.“Herkes İçin Sanat” diyorlar öncelikle ve:

              “Yola çıkarken bizi hep ileriye götürecek temel ilkelerimizi belirleyip, onlardan hiç taviz vermemeye söz verdik. Bu rotayı çizerken hareket noktamız Sanatla hayalin engelsiz yorumunu tüm duyarlı insanlara tanıtmak...” diye devam ediyorlar.
Tahmin edeceğiniz gibi önlerine toplumun koyduğu engellerle büyümüş insanların bir araya geldiği bir atölye Yön Sanat. Dört yılda kat ettikleri yol ise inanılmaz. Dilenmeden, bağış toplamadan, kendi kazandıklarıyla sanat yapıyorlar, sahnede engellerini anlatmıyorlar, tiyatro yapıyorlar hepimiz gibi.
Bir tek arkadaşımızın sözleriyle paylaşıyorum ortak düşüncelerimizi:
“Yön Sanat Atölyesi’nde bulunan herkesi tanıdığım için hem mutlu ve hem de şanslı hissediyorum kendimi. Bıraksalar sabaha kadar dinlerdim onların hikâyelerini. Hatta günlerce. Erdem abi o kadar içten, o kadar keyifli anlatıyordu ki… Orada tanıdığımız insanlar bana göre hayatı gerçek anlamda yaşıyorlar. “Gerçek” yaşıyorlar daha doğrusu. Yalansız, sansürsüz olduğu gibi, oldukları gibi… Ve dinlediklerimden sonra şunu emin bir şekilde söyleyebilirim. Hepsi çok onurlu insanlar. Kendilerine karşı, dünyaya karşı dürüstler. Hiçbirimizin cesaret edemediği şeyleri yapıyorlar, söylüyorlar.”

Birkaç Keşke

“Keşke festivalin başından itibaren orada olabilsek ve bütün oyunları izleyebilsek…”
“Festival dediğin tek bir alanda olmalı. Ulaşım derdin olmayacağı için zaman kaybetmezsin, sempozyumdan çıkar, oyuna girersin. En azından aynı semtte olsa... O da belki şeyle alakalı, güzel büyük, çok amaçlı, sahneli bir yerin olmamasıyla alakalı…”
“Benim ilk turnem… Hepimizin, yani dünyanın her yanından gelen tiyatrocuların birlikte olacağı bir alanda olacağımızı düşünmüştüm. Herkes oturur, sohbetler edilir, birbirlerine aktarımlar yapar farklı tiyatronun elemanları. Öyle bekliyordum doğrusu. Keşke…”
Susuyoruz, kimbilir belki bir gün bu keşkeler gerçekleşir.

Ve…

Küçük bir kentte yaşadığımız için sanata dair beslenebildiğimiz alan az. Her ay bir tiyatro ekibi bile gelse şahane olur ama böyle değil işte gerçek. İnsan iyi bir sanat yapıtını izlediğinde ya da okuduğunda belki net bir şekilde içinde “şu” kalıyor denemez ama insan olma halinde bir gelişme yaşıyor hiç kuşkusuz. Bir basamak atlıyor, bir sonraki baktığı şeye bu yeni birikimle bakmaya başlıyor bence. Sonuçta her iki oyun ve Yön Sanat’taki söyleşimiz ufkumuzu genişletti. Yeni sorular, yeni heyecanlar yaşıyoruz hem tiyatroya ve hem de hayata dair şimdilerde.
İnsanın söz konusu olduğu yerde, yapılan iş her ne olursa olsun muhakkak biraz daha iyisi köşe başında bekliyordur yapılmak üzere. Malum mükemmel yoktur, mükemmele ulaşma gayreti vardır aslında. “Dalga” da bu evrensel kuralın dışında değil elbette. Lakin tiyatrodaki görevim gereği ancak İzmir’de seyretme şansına sahip olduğum oyunumuz bana göre mükemmele epey yaklaşmıştı. İnsanın en ilkel güdülerinden olan korkuya dayalı ait olma duygusunun yine insanın başına ne tür belalar açabileceğini anlatan “Dalga”yı izledikten sonra gözyaşlarımı tutamadım. Çünkü bana göre en azından oradaki on dört arkadaşım meseleyi kavramışlardı ki, böylesine güzel kavratabildiler seyredenlere. Bu topluluğun içinde olduğum, bu kubbenin altında küçük de olsa benden de bir seda yayıldığı için mutluyum. Gerçekten…
Sözün özü başta da dediğim gibi sihirli bir kapıdan girdik ve bir süre muhteşem diyarlarda dolaştık biz. Peşinden gittiğimiz tavşan kim miydi? Bilmiyorum, belki de neydi diye sormak gerek soruyu…                                                                 

                                                                                                            FİLİZ ENGİN

*Dalga emekçilerinden oluşan kolaj Ender Kurt tarafından hazırlanmıştır. Teşekkürlerimle...