"Kalbimiz Vişneçürüğü" ya da Yaşam Yaşamak İster-Filiz Engin

                                                      
“Bakışınızdaki hava değişebilir rüzgâra göre

Gözü kara bir yanılgının içinde kavrulur acı 
Çifte zar oyununda yüzünüze sürdüğünüz havalar solar
Yaşlılık ruh meselesi değil. Rüzgâr saatiyle koca bir kahkaha atar anılar
Ah, hangi yalan bir ömre sığabilir ki 
Paşa paşa siz bizi zindanlara attığınızda şuncacıktı zalimlik hakkında bilgimiz
Şuncacıktık daha aşka dokunmadan 
O Eylüllerde utançlarını korumak için kadınlar işkencecilerini unutmaya razıydılar 
Her birimizin kalbinde bir vişneçürüğü
Kalbimiz Alizarin
Oysa dışarıda hayat ne kadar narin
Sizin acılarınız ne kadar derin gülmeyeceğim söyleyin 
Soruyorlar : ‘anlat’,
Soruyorlar ‘nerde’
Soruların önünde bükülen inadımızla öldük biz, sizin bu ressam çağınız daha düşmemişti rahme
Yok, o kadar uzun boylu değildi yalnızlığımız ama sizinkiyle koyamam aynı teraziye
Su terazisi bu efendim

Bakmayın yağmurların öfkesine

Yıllar geçer görünür birden o ölümlü ayak iziniz
Kızıl bir mahşer günü kimsesizliğin içinde siz kendinizi ararken
Biz her mevsim vicdan denen Tanrı ile çıktık hayatın göğüne”

                                                                                             Yelda Karataş


Bir günde kim bilir kaç kez kullandığımız merhaba kelimesinin anlamını bilir misiniz bilmem. Yani söze başlamanın peşrevi olması dışındaki anlamını… ‘Geniş ve mamur yere geldiniz, rahat ediniz, benden size zarar gelmez,’ diyoruz birbirimize her merhaba dediğimizde.

Suruç’taki gençler de birbirlerine merhaba demişlerdi mutlaka. Hatta o kişi de, aralarına girip vücuduna yerleştirdiği bombaların pimini çekmeden önce cıvıl cıvıl,  parlak gözlü, içinde bir iş yapmanın saadetinin yansıdığı yüzlerindeki riyasız, hesapsız, aydınlık ifadelerine bakarak bir merhaba demiştir muhakkak. Merhaba, benden sana zarar gelmez!

Sıcak bir yaz günü vakit öğlene yaklaşırken; masa başında hesap yapanımız, bahçe sulayanımız, yolculukta olanımız, mutfakta yemek pişirenimiz, inşaatta harç karanımız velhasıl hemen hepimiz kulaklarımıza çalınan o bombanın sesiyle bir an donup kalmıştır eminim. Birçoğumuz, çok değil sadece birkaç saniye öncesine dönebilmek için yapılabilecek bir şeyler aranmıştır sonra, sağına soluna bakınmıştır boş gözlerle.

Onlarca gencecik çocuğumuzun vücutlarından kopan etlerin duvarlara yapıştığı andan itibaren başlayacak kan yağmuru, o yağmurun dağlarda, ovalarda yaratacağı kan gölleri, gürüldeyerek oluk oluk akacak kan ırmakları gözlerinin önüne gelmiş ve oralardan yayılacak kanın kokusunu daha o dakikada, o dondukları anda burunlarında hissetmiştir benimle üç aşağı beş yukarı aynı çağı yaşamış insanlar…

Öfke, gözyaşı… Gözyaşı, öfke… Ve en beteri kendini aciz hissetme… Bir olayı düzeltmek ya da daha iyisi hiç olmamasını sağlamak için elinden bir şeyin gelememesi hali, aciz olmak… Suruç katliamının ardından galiba hayatımda ilk kez ah ettim, ilendim ben. Beddua; acizliğin, katlanabilmek, ayakta kalabilmek adına vardığı en son durak. Birinden, bir şeyden medet ummak… Dölleri kurusun dedim. Nasıl kuruyacaksa kendi kendine?

Ardı sıra geldi olaylar… Koca bir yaz neler oldu neler? Mesela anayasamızın ANAyasa olmadığını iyice bir bellettiler bize. Ormanlar yandı, metrolara levhalar asıldı aman ha bomba patlayabilir diye! Hopa çamur kente dönüştü, haklı çıktı çevreciler ama heyhat gitti gidenler. Çipras’ın Yunan halkına ihaneti, tarihi bir kentin, Palmira’nın yerle bir edilerek yok edilmesi, göçmeye çalışırken kıyılara vuran ya da suçu doğudaki bir kentte doğmuş olduğu için cezalandırılan ölü çocuk bedenleri ve daha neler, neler… Ama asıl kandı yürürlükte olan. Her sabah adını koyamadığımız bir sıkıntıyla, hatta korkuyla uyandık. Hiç haksız değildik korkmakta. Televizyon ya da bilgisayarlarımızı açtığımızda patlamak üzere kurulmuş bombaların mayınların patladığına, uzun namlulu silahların menzilinde yok olan hayatlara baktık durduk.

 Sonra bir ara Spartacüs’ün yenilgisinin ardından Romalıların kilometrelerce dizdikleri çarmıhlara gerilmiş kölelerin vücutlarını sergilemesi gibi, çıplak ve kanlı ölü bir kadın bedenini ‘servis ettiler’ önümüze. ‘Servis etmek’ dediler. Niye? Yenilir, yutulur bir şey miydi Ekin’in bedeni? Yetmezmiş gibi o bedeni daha çok göz görsün diye niye çaba gösterdi ki kimilerimiz? Bunu anlamadım ben. Bazı şeyler, mesela ölmüş bedenler öyle uluorta… Olmaz ki! Doğrusu ya o vakitler iyice korktum ben. Yok, onların istediği bir korku değildi hissettiğim. Daha çok insanlığımıza dair bir korku… Bir gün kan ayaklarımızın dibinde akmaya başlarsa eğer, bir camın gerisinden izleyip durduğumuz, kokusunu, temasını bilmediğimiz o kırmızı sıvı içimizde sadece iğrenme duygusu mu yaratacak yoksa diye korktum. Üstümüze sıçramasın, ayakkabımıza bulaşmasından başka bir dert taşımayacak mıyız öyle bir şey olduğunda diye korktum. Oysa insan olmak daha başka bir şey olmalı. Doğu’da bir adet varmış.  İki erkek çok ciddi bir kavgaya tutuştuğunda bazen bir kadın araya girip başındaki tülbendini çıkararak yere atarmış. Bu çok nadir bir durummuş ve kadın tarafından "Eğer kavgaya devam ederseniz benim namusumu da ayaklarınızın altında ezmiş olacaksınız" manasını taşırmış. Ağustos günlerinin birinde Silvan’daki kadınlar bir araya gelmişler meydanda ve tülbentlerini ayaklarının dibine atmışlar. İnsan olmak böyle bir şeyler olmalı öyle değil mi?

Bizim kuşak, işkence anlarını anlatan yazılara , o güzelim dost yüzlerden anlatılanlara aşinadır, bilir. Ama unutmuş muyum ben, beynim bir yerlere hapsetmiş midir nedir Ekin'in fotoğrafından sonra onların, hani şu şairin "onlar ümidin düşmanıdır sevgilim" dediklerinin çok bildik vahşiliklerinden biri gündeme gelince buz kestim. Hani kızlar bakire diye, hani şişeleri arkalarından... Okudukça ayakta kalabilmek için, utanç ve acıya katlanabilmek için olsa gerek hikayeler yazdım kafamda. Vücut dedim kendi kendime tam o sırada bir tepki verse... Umulmadık, beklenmedik onların şaşkınlıktan kalakalacakları bir tepki. Ani ve şiddetli bir dışkılama mesela... O şişeyi sokanın yüzüne doğru basınçla püskürecek, şişenin yüzünde patlamasına neden olacak kadar şiddetli bir tepki... Etkiye karşı tepki, bir fizik yasası öyle değil mi? Kötülüklerle dolu etkilere karşı cezalandırıcı bir tepki!

Düşünmek, öfkelenmek, küçük bir kız çocuğu gibi ayağını yere vura vura ağlamak... Ama işte küçük bir kız çocuğu değilim, değiliz. Ne de kısa şortumuzun cebinde misketlerimizle dolaştığımız zamanların o küçük oğlanı... Öğrendik, yaşam yaşamak ister. Yaşamın en kuvvetli belirtisiyse harekettir, öyle değil mi? Hala göğüs boşluğumuz her nefes alışımızda inip kalkarak hareket ettiğine göre yaşıyoruz ve dedik ya işte, içimizden gelse de gelmese de yaşam yaşamak ister, çaresi yok.

Sonbahar geldi. Hareket için, eylem için iyidir sonbahar. Düşüncelerimizi; yapacağımız bir kavanoz salçaya, öreceğimiz bir atkıya, ekeceğimiz bir fidana, iki ay sonra kurulacak sandığa barış için atacağımız bir oya, bir şiire ya da bir yazıya ve kim bilir belki de yeni doğacak bir çocuğa biçeceğimiz o kırmızı dona çevirmenin vaktidir. Ve madem "Aynı göğün altında birlikte direnmektir yaşamak", bizim direnişimiz umudun üzerine beton dökülmesini engellemekten başka ne ola!

Merhaba...

26.Ağustos.2015/Filiz Engin




                                                               




 


Okuma Bu Yazıyı- Filiz Sonsuz

         Güzel şeylerden söz etmeyeceğim çünkü. Umutlu cümleler kurmayacağım. Hayır, iyimser değilim. Evet, sonbahar geldi. Sarı yapraklar, sonbahar esintisi, terk edilmiş gibi duran sahil çay bahçeleri hiç umurumda değil fakat. Ören’in tenha yollarında, meşelerin altında yürümek falan da gelmiyor içimden. Lanet olsun, bin kere, milyon kere. Ne yaptılar bize böyle.

        Biliyor musun,   her yıl 21 Eylül’de, Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde, tüm kıtalardan çocukların toplayıp verdiği bozuk paralar ile Japonya tarafından yapılan çan çalınırmış, dünya barışı adına ve savaştaki insan kıyımı anısına. Şu çocukların ettiği işe bak. “En çok ve en önce ölen biziz savaşlarda” demek istemişler herhalde. Sokakta oynarken, fırında çalışırken, evinde otururken hatta, ölebilirsin bir anda. Çocuksan ve etrafında silahlar patlıyorsa, mermiler ilk seni bulur. Nereden bilirler, nasıl bilirler çocuklar bunu ve kuruş kuruş, sent sent, paud paund, kapik kapik toplayıp paraları, dev bir çan yaptırırlar? Her bir gong sesi bir çocuğun akan kanını anlatsın diye. Tokmağın her bir vuruşu, bir çocuğun son nefesinde gözlerindeki  korkuyla, acıyla, annesini bir daha göremeyeceğinin yangınıyla dünyayı yaksın  diye.

      Yok, öyle değil o. Çocukları küçük mermilerle falan vurmazlar yavrum. Bildiğin, büyük adam mermileri saplanır kafana. Peki ya sen, gözlerini kaçırmadan bakabilir misin bir çocuğun cansız ve kanlı  vücuduna?

         Okudun mu sen de? İnsanları ayaklarından bağlayıp, diri diri yakmış İşid.  Hissettin mi ateşin yakıcılığını? Etin kavruluyor gibi geldi mi sana da? Şöyle iyi bir küfür savurdun mu manyakların soyuna sopuna? Beddua ettin mi  mezarına bir tas suyu dökenine ?  Yüreğine bir sıkıntı gelip oturdu mu öğlenin sıcağında?  Kapatıp dükkanı dağlara tepelere kaçıp gitmek isterken vaz geçip, sarılıp telefona, bir sonraki tertip askere gidecek oğluna torpil bulmak için cebindeki milletvekili kartlarını saçıp masaya, en etkilisini yetkilisini aradın mı mesela? Vatan tabii ki sağ olsun, ama oğlum da sağ olsun, dedin mi kendinle baş başayken? Sonra açıp feysbuku, az önceki telefon görüşmesinin vicdani ağırlığıyla, en kocaman bayrak resmini paylaşıp, paylaşmayanları senden olmamakla suçladın mı?  Ya da sordun mu kendine, neden toprağa düşüyor analarının gazoz şişesi toplayarak büyüttüğü  gencecik fidanlar?  Lütfen sor. Formül belli. Parayı takip et, cevap orada.

          Bu gün 1 Eylül. Faşist Hitler’in 76 yıl önce Polonya’yı işgal ederek, yaklaşık  kırk beş milyon insanın öldüğü, sonunda kendisinin  de intihar ederek öldüğü, ki tüm faşistler kötü ölür, 2. Dünya savaşını başlattığı gün. Vikipedi yazarına göre SSCB’nin  dağılmasından sonra hiçbir ülkenin Dünya Barış Günü olarak kutlamadığı gün.  Ülkeler ne yapar bilmem. Bizim için 1 Eylül hâlâ Dünya Barış Günü. Yok öyle kutlamalar falan. Neyi kutlayacağız ki? Çağıracağız. Barışı, huzurlu, güvenli, özgür, eşit bir yaşamı çağıracağız. Savaşmayacağız diyerek çağıracağız barışı. Öyle, yağmur duasına çıkar gibi, barış duasına çıkacağız. Pankartlarda “Yaşasın Barış” yazacak. “Peace” yazacak. “Biji Aşiti” yazacak. “Kets’ts’ye khaghaghut’yuny” yazacak burada değilse de büyük kentlerde.    Kim hangi dilden anlıyorsa, o dilden çağıracağız barışı.

        Gelir mi? Sırf biz çağırdık diye gelir mi barış? Sanmam… İnanmaz artık insan oğluna. Hatırlar zira, her savaştan sonra nasıl da yana yakıla adını sayıkladığımızı ve fakat ahdimize sadık kalmayarak, ilk fırsatta silahlarımızı kuşandığımızı. Belki de bedel ödememizi bekler ikna olmak için.  Ciğerimize ateş düşmesini, her bir ocağın tüte tüte yanıp kavrulmasını bekler belki de, öyle ucuz olmadığını anlamamız için güzel günlerin. Ya da, belki de, hani olur ya, insafa gelir, hep bir ağızdan, hepimizden aynı anda, aynı güçte ve aynı inançla çağırlmak yeter çıkıp gelmesine. 1 Eylül 2015 Sonsuz



       

        

ÇAY VE İHTİYAÇ MOLASI

                  Dolu dolu iki yıldır, on beş günde bir,  bu köşede yaşamı paylaşmak derdiyle yazıp çizdik dostlar.  Aklımız erdiğince, dilimiz döndüğünce, kalemimiz yettiğince bazen kendimizi, bazen sizi anlatmaya çalıştık sizlere ve kendimize.   Hani her yiğidin bir yoğurt yiyişi varmış ya, biz de yoğurdu böyle yedik işte.

                 Baktığımız her yerde bir öykü gördük. Komik öyküler, acıklı öyküler, sıradan öyküler, sıra dışı öyküler, daha önce yüzlerce kez yazılmış öyküler ve daha yazılmamış öyküler. Bir de kafamızın içinde dönüp duran, belki de hiç yazamayacağımız öyküler…  Yazabildiklerimizi kâğıda döküp serdik gözlerinizin önüne.

                Şiirler de vardı elbette. Öykülerimizin, denemelerimizin satırları arasında usta şairler gezindi durdu. Biz mi? Yok, haddimizi bildik hep. Ustalar yoldaşımız, dizeler yolumuz oldu, biz okuduk ve okuttuk. O kadar.

               
                 Bu yıl mektubun tadını çıkaralım dedik.  Evet, sesler telefon kadar yakınımızdaydı; ama işte yazının tılsımı vardı mektupta. Harflerin kıvrımı, kâğıdın kokusu, mürekkebin lekesi... Sona eklenen bir sevgi sözcüğü, kurutulup sayfalar arasına sıkıştırılmış bir begonvil yaprağı, bir çift masmavi kedigözü... Birkaç dost da, bizim gibi kapıldı yazının tılsımına. Güzel mektuplar geldi sayfaya. Hatta ben, okudunuz mu bilmem,  yıllar sonra doğması muhtemel torunuma bir mektup yazdım. Filiz haklı galiba, yaptığımız pek çok işte asıl derdimiz, fısıltı halinde de olsa geleceğe bir ses gönderebilmek. Umarım torunum fısıltımı duyar.

                 Konuklarımız oldu sayfalar dolusu. Sevindik. Gencecik insanlar ne de güzel izler bıraktı bu sayfalarda. Zuhal’in devrimci dostuna yazdığı o güzel mektup mesela, unutmak mümkün mü? Ferhat’ın insan olmaya dair satırları, Atakan’ın yazı hakkındaki o muhteşem denemesi, Songül’ün soluksuz okunan şahane anlatımı ve tabii ki Neslihan’ın su gibi duru seslenişi…

                Daha önce yazmıştım galiba. Sayfalarımızın adını sevgili Filiz Engin bulmuştu. “Naçizane”. Çok sevdik bu ismi. Ne kadar da kendi halinde, haddini bilen, derviş duruşlu bir kelimedir naçizane. Hayat karşısındaki o hep imrendiğimiz duruşun da adı bir anlamda. Kocaman kocaman harflerle konuşan çokbilmişlerden olmaktan sakınmak gerek, öyle değil mi? Alt tarafı, adına hayat dediğimiz, paldır küldür akıp giden debisi yüksek bu derede, son nefesine kadar yuvarlana yuvarlana köşelerinden kurtulan milyarlarca çay taşından birisiyiz işte. Amma ve lakin dostlar, bu nehir insanı fena yoruyor. Biraz durup dinlenmek, az biraz soluklanmak, bir miktar dolmak, donanmak, birikmek, biriktirmek gerekiyor. Okunacak, yazılacak, yaşanacak o kadar çok şey var ki, bütün bunlara hayatımızda biraz yer açmak için sizlerden bir süreliğine izin istiyoruz. Bize üç a y kadar müsaade…  Eylül’de görüşmek, Naçizane’de buluşmak umuduyla, esen kalın.26.05.2015 SONSUZ

'Kelebek Etkisi' ya da saçımın gönlünü almak

 “Kelebek Etkisi terimi, 1961'de Edward Lorenz tarafından popülerleştirilmiştir ve onun adıyla anılmaktadır. Lorenz, bir meteorologdu ve hava tahmininde bulunmak amacıyla bir bilgisayar programı geliştirmeye çalışıyordu. Lorenz, ilkin girdiyi ki; bir problemi çözmek üzere kullanılan, hâlihazırda etkileri ve sonuçları bilinen veriye denir, olması gerekenden biraz daha ayrıntılı olarak, 0.506 değerini girmesi gerekirken, 0,506127 değerini girdi. Bu ufak farklılığın, beklenen sonuçtan çok farklı bir sonucu doğurduğunu fark etti ve bir süre bu duruma anlam veremedi.  Daha sonra bunun "Kelebek Etkisi" olduğunu anladı ve terim o zamandan beri popüler olarak bilim dünyasında yerini aldı. New York Bilimler Akademisi'nde bir konferans veren Lorenz, "Bir martının kanat çırpışlarının, iklimin tümünü sonsuza kadar ve kökten değiştireceği" bilgisini verdi. 
Temel olarak kelebeğin kanat çırpışı metaforu ile anlatılmak istenen şudur:
Elbette hiçbir kelebeğin kanat çırpışları tek başına bir kasırga ya da hortum meydana getiremez. Ancak bir kelebeğin kanat çırpışının yarattığı etki olmadan ortaya çıkamayacak, yani eşik enerjisine ulaşamayacak bir hortum, kelebeğin kanat çırpışlarının etkisiyle o eşiği aşabilir ve hortum meydana gelebilir. Yani burada aslında limit bir durumdan bahsedilmektedir. Çeşitli fiziksel olaylar sonucu bir hortumun oluşabilmesi için gerekli koşullar ve enerjinin limit düzeyde sağlandığı ancak halen hortumun çok küçük miktar da olsa bir enerjiye ihtiyaç duyduğunu düşünürseniz, minik bir kelebeğin, minik bir kanat çırpışının bu eşiğin aşılmasına yarayabileceğini anlayabilirsiniz. Buradaki öz ise şudur:
 Dinamik sistemlerde göz ardı edilebilirmiş gibi gözüken etkiler bile birikerek çözümün ya da sonucun köklü bir şekilde değişmesine ya da hiç var olmayacakken var olmasına yarayabilirler.”
                                      ***
Yukarıdaki satırları internet ortamında yer alan www.evrimagaci.org adresinden alıntıladım. Fazla teorik bir başlangıç oldu değil mi? Fakat bu ‘Kelebek Etkisi’ tanımı hakikaten güçlü bir metafor… Bilimde kullanılmasının yanında, felsefi anlamda da neden sonuç ilişkisine dair yazmak isterken araç olarak ele alınmasında bir sakınca yok gibi geldi bana. Kullanmadan önce de kökenine bir bakalım istedim. Metafor… Diğer bir tanımla, bir şeyi başka bir şeyle anlatmak…
Kelebek Etkisi; yani her şey birbirine bağlıdır. Şeyin iyi ya da kötü olması fark etmez. Olan her bir şey, bir başka olacak olanın, iyi ya da kötü nedenidir. Bu durum, meselâ toplumsal olaylarda bir yığın örneğini görebileceğimiz evrensel bir gerçek öyle değil mi? Gerçi ben bu yazıya, küçük dünyalarımızda, günlük hayatlarımızda olanlardan söz etmeyi planlayarak başladım ama zikretmeden geçemeyeceğim taptaze bir örnek de var bu konuda. Şu sıralar yaşanan Reno direnişiyle başlayan olaylardan söz ediyorum. Reno direnişe geçti ve motor üretmedi, Romanya’daki fabrika durdu. Ya da Ford Otosan Bursa’daki yedek parça üreten fabrikaların da direnişe geçmesiyle tatile girmek zorunda kaldı. Heyecanla, umutla izlemeye devam ediyoruz. Ama şimdilik bunları bir kenara bırakıyorum. Dedim ya, bu yazıda konumuz başka…
Sanırım ‘Kelebek Etkisi’ konusunda hemen herkesle hemfikirizdir. Dünya’ya şöyle bir göz ucuyla baktığımızda dahi, sayısız örneğini görebileceğimiz bu teoriyi kabul etmeyecek bir durum yok zaten. Gelelim benim bu aralar asıl kafama takılan birkaç mevzuya. Aynı evrensel gerçek bireysel yaşantılarımızda da vücut buluyor ya, işte bu noktadan baktığımda anlayamadığım bir şeyler var:
Nasıl oluyor da bir kelebeğin narin kanatlarının çok ama çok uzak bir mesafede hortumlara, kasırgalara, sellere neden olabileceği fikrini kabul edip benimserken, küçük dünyalarımızda, günlük hayatımızın akışı içinde, bizzat kendi davranışlarımızın, hem de hiç mi hiç uzaklarda olmayan yanı başımızdakilere etkilerini görmezden gelebiliyoruz? Nasıl oluyor da, bir yandan yaşamaya devam ederken; kimin kaynağını, zamanını nasıl tükettiğimizin, kurnazlıklarımızın, maskelerimizin, bir başka insanla tartışma yöntemimizin, iktidar hırslarımızın, tasfiye edemediğimiz ilkel güdülerimizin ve hemen hepimizde az ya da çok var olan çözemediğimiz aşağılık duygularımızın etrafımızda yarattığı etkileri yok farz edebiliyoruz? Yoksa bunu yaparken sığındığımız kale ‘Özgürlük’ mü? Bu soylu kavram etrafımıza yorucu yıpratıcı dalgalar yayarken özünü koruyabilir mi?
Sözlükte özgürlük;  “herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu, serbesti ve her türlü dış etkiden bağımsız olarak insanın kendi iradesine, kendi düşüncesine dayanarak karar vermesi durumu,” diye tanımlanıyor. Karar vermekle kalınmıyor tabii, o karar eyleme dönüşüyor devamında.  Düşünüyorum, düşünüyorum bir türlü anlamlandıramıyorum. Her şeyden önce mümkün mü böyle bir şey sorusunun etrafında dolanıyorum. Kısıtlama yok, zorlama yok, dış etki yok,  hiçbir şart yok…! Olanaksız bir durum değil mi bu? İçinde bulunduğumuz ekonomik anlamdaki sınıftan, cinsiyetimize, mesleğimizden, içine doğduğumuz aileye, yaşadığımız iklimden, okuduğumuz okula vs. vs. bizi etkileyen sonsuz etkiyle çevrili olduğumuzu inkâr edebilir miyiz? Aklımıza gelen gelmeyen bütün bu etkilere istesek de istemesek de sımsıkı bağlı değil miyiz? Biz onlardan onlar bizden, sürekli alıp vermiyor muyuz? Bırakalım eylemlerimizi, düşüncelerimizi bile oluştururken farkında olmadan veya olarak bu etkileri taşıyoruz üstümüzde. Düşünceler durduk yerde kendi kendilerine olgunlaşmıyorlar ki… Okuyoruz, seyrediyoruz, dinliyoruz. Değil sadece içinde bulunduğumuz zaman ve çevreden etkilenmek, koskoca insanlık tarihinin ve bizden fersah fersah uzak yaşamların dahi etkisi altındayız. Bu kadarla da kalmıyor. Şu anda ya da geçmişte bizim öznesi olduğumuz eylemler de, yakında ya da uzakta olanları etkilediği gibi, bizzat kendi geleceğimizde olacakları da etkiliyor.
Özgürlüğe, hele de bireysel özgürlüğe söz söylediğimi düşünüp kızanlar olabilir. Oysa gerçeği yakalamaya çalışıyorum sadece, özgürlüğe doğru yerden bakmaya çalışıyorum. İnsanoğlu önceleri savaşlarda esir aldıklarını öldürüyordu. Çünkü iş yapsalar da, ürettiklerinden fazlasını tüketiyordu esirler. Sonrasında tohumlar ıslah olunca, su denetim altına alınınca ve aletler kullanılmaya başlayınca bir kişi birçok kişilik üretim yapmaya ve ürettiğini pazarlamaya başladı. İşte o zaman bir çeşit canlı alet olan esir, en değerli üretim aracına dönüştü. Adı da ‘Köle’ oldu onun. Köle olmayansa ‘Özgür’dü, hepsi bu ve bu günlere geldik işte. Yine köleler ve özgürler var dünyada. Yalnızca sıfatlar farklı artık. Demem o ki; özgürlük bütüne ait bir kavram, tek tek bireyler için konuşulması havanda su dövmek kadar boş bir çaba olarak görünüyor bana. Bu anlamda bireysel özgürlük bir yanılsama sanki. Suya yazılmış bir kelime ya da aynadaki yansıma gibi bir şey...
Ayna deyince; zaman zaman, kimi zaman ya da her zaman önümüzde bir aynayla hayatımızı sürdürme hallerimiz geliyor aklıma. Zaman zaman ve kimi zamanı bir kenara bırakırsak, şu her zaman dünyayla arasına ayna koyanların durumu oldukça düşündürücü… O aynada sadece kendini görerek, kendi el kol hareketlerine, gülümsemesine ya da gözyaşlarına bakarak yaşayanlar ayna kırılınca ne hale düşerler bir düşünsenize… Ve ayna kırılır bir gün, kırılmama olasılığından daha yüksektir kırılma olasılığı…Gerçekten...!
Bir de ‘Dumanın Doğası’ mevzuu var. Yani sigaradan bir nefes çekilir ve sonra havaya doğru üflenir. Her seferinde değişik şekiller belirir insanın burnunun ucunda. Dumanın doğası deyip geçebiliriz ama öyle değil işte. Öyle olmadığını aşağıdaki alıntıdan öğrenebiliriz. Uzunca bir ara not ama telaşa kapılmadan, tane tane okuyunca bir tat bırakıyor insanın belleğinde.
“Bir sigara dumanının havada yaptığı şekiller tamamen düzensiz ve bağımsız rastlantıların ürünü olarak görülebilir. Ancak bir teorik fizikçi dumanın bu dinamiğinin aslında ortamdaki birçok parametre ve etken ile belirlendiğini bilir. Dumanın hareketine neden olan hafif bir hava akımı aslında odanın başka yerindeki bir sıcaklık değişikliği ve basınç farkının neden olduğu bir harekettir. Ayrıca dumanın dinamiğini etkileyen girdiler birbirlerine bağlı olabilirler ki bu durumu tam anlamıyla içinden çıkılmaz hale sokar. Sigara dumanı örneğine geri dönersek, hava akımının yalnızca sıcaklık değişiminden kaynaklandığını farz edelim (ki pratikte bu milyonlarca etkenden biridir). Sıcaklık değişimi ortamda basınç farkı yarattığından hava akımını etkiler. Ancak oluşan hava akımı sıcaklıkta tekrar değişimlere neden olacağından farklı girdilerle tekrar bir fonksiyon oluşturur ve bu değişim sonsuza kadar devam eder. Birçok farklı girdinin sürekli değişerek fiziksel değişimler ve farklı düzenler yaratması ve bu düzenlerin yine kendisini etkilemesi insan zekasının ve günümüzdeki gözlem ve bilimsel tahmin yeteneklerinin çok çok üstünde olmasından dolayı kaos olarak nitelendirilir. Oysa tüm bu değişimlere neden olan fiziksel yasalara ve matematiksel açıklamalara hâkimiz. İşte bu noktada karşımıza düzen ve kaosun aslında birbirine ne kadar sıkı sıkıya sarılmış olduğu ortaya çıkar. Fiziksel yasalar ne kadar basit olursa olsun sonuç o kadar rastlantısal ve karmaşa doludur.”
Sigara dumanının hareketlerine neden olanları; sıcaklık değişikliğini, hava akımlarını, basınca dair oynamaları öğrendiğimizde, zarif hareketlerle önümüzde salınan o tülsü şekillerin hiç de öyle kendiliğinden ya da doğası gereği hareket etmediğini kavramıyor muyuz? Bunu kavrayınca ne mi oluyor? Neden olanları değiştirdiğimizde başka bir şeylerin olacağını öğreniyoruz. Yukarıdaki paragrafta sigara dumanının yerine insanı ya da içinde insanın olduğu bir olayı ya da olaylar dizisini koyarak okuyorum bir de. Kimilerinin ‘Fıtrat’, kimilerinin ‘Doğa’ diye tanımlayarak bir yığın sevimsiz, tatsız kişilik özelliklerini ya da içinde bulundukları ortamları aklamaya çalışmalarının nasıl da işin kolayına kaçmak olduğunu görüyorum. Ne fıtratı, ne doğası? İnsan, daha doğrusu insan beyni varsa geçelim hepsini bir kalem.  Şairin Taranta- Babu’ya 5. mektubunu hatırlamanın tam da sırası…

“Düşün TARANTA - BABU!
İnsanoğlunun yüreği
                                kafası
                                        kolu
yedi kat yerin altından
                             çekip çıkarıp
öyle ateş gözlü çelik allahlar yaratmış ki
kara toprağı bir yumrukta yere serebilir,
yılda bir veren nar
                        bin verebilir.” 

Hem siyasi gelişmeler ve kritik bir seçim süreci ve hem de toplumsal olaylar açısından kızgın bir fırının içindeymiş gibiyiz bu günlerde. 2013 Haziran’ından beri çok farklı bir Türkiye’de yaşıyoruz. Gün geçmiyor ki, bir yerde bir şeylere itiraz eden insanlar çıkmasın, bazen kalabalık, bazen üç beş kişi olsa da… Türkiye uzun yıllar uyuduktan sonra uyanan bir volkan gibi. Arada şiddetli püskürüyor lavlar, arada yavaş yavaş yayılıyor yüzeye ama uyanık olduğu kesin. Üstelik durum Türkiye’yle sınırlı da değil, gün geçmiyor ki Dünya’nın doğusundan batısına, güneyinden kuzeyine ateşli olaylara tanık olmayalım. Hal böyleyken benden çıka çıka bu yazı çıktı bu hafta.
Bunca lafı niye mi ettim ben? İşin aslını itiraf edeyim, tek bir sorumlu var o da doktorum. Kafamın tepesinde yer alan 1 lira büyüklüğündeki saçsız bölgeye bakarak “Saç kıran olmuşsunuz,” dedi bana geçenlerde ve “Kan tahlilleriniz bu kadar normal olduğuna göre bunun tek bir nedeni var sıkıntı ve stres… Çözün.” 
Düşündüm taşındım bu sıkıntı nereden gelebilir diye. Kişisel olarak somut tek bir A ya da B olayı yok hayatımda şu aralar. Sonra meseleyi ‘Tarih’i olan ‘Sosyal’ bir türe ait olmama bağladım. Hepimiz gibi insan olmama yani… Sözün özü saçımın gönlünü almaya, onu geri getirmeye gayret ediyorum içimi dökerek. Lâkin ben bunu yapmaya çalışırken ‘Kelebek Etkisi’yle bir başkasının saçsız kalmasını, kurdeşen dökmesini ya da ne bileyim kalbinin sıkışmasını da istemem tabii. Yazının konusu insan… İnsana dair önce gerçek olanı görmek ve sindirmek ve sonra bu gerçekle neler yapabileceğimize bakmak en doğrusu herhalde.  O yüzden hepimize bir teselli olur mu acaba düşüncesiyle William Shakespeare’in içimi bir nebze olsun serinleten dizelerini paylaşmak istiyorum.

"En iyi değilim, en kötü de.
En cömert değilim, en cimri de.
En kibirli değilim, en mütevazı da.
Hiç kimseyi kandırmamış değilim, herkesi aldatmış da.
Kimseyi yarı yolda bırakmamış değilim, herkesi satmış da.
Hep iyiliğimden kaybetmiş değilim, kötülük yapa yapa kazanmış da.
Çok başarılı olduğum günler de oldu, dibe vurduğum da.
Sevgi dolu değilim, nefret dolu da.
Barışçıyım, biraz da savaşçı.
Biraz güçlüyüm, biraz zayıf.
Biraz iyiyim, biraz kötü.
İyi, kötü
İnsanım"

Bana göre bir kabulleniş olan bu dizelerin, bu razı olma durumunun yanına “İnsanım ve bütün bunları değiştirmeye muktedirim,” sözünü de eklemeyi başarabildiğimiz zaman, işte ancak o zaman, olgun bir şeftali tadında olabiliyor hayat.

Eylül’de görüşmek üzere hoşça kalın, sağlıcakla kalın.  
                                                                 Filiz Engin/25.Mayıs.2015    


















Çakalların bile tiksindiği çakallar,
Kuru çalıların bile tükürdüğü taşlar,
Yılanları bile iğrendiren yılanlar!
Yüz yüze gelince bunlarla
Kanını gördüm İspanya’nın,
Kabarıyordu
Bir onur ve bıçaklar dalgasında boğmak için sizleri!
Hain generaller.
Gel de gör
Caddeler kan revan
Gel de gör
Caddeler kan revan
Pablo Neruda



            1980… Sıcak mı sıcak bir Eylül sabahıydı Hasan Mutlucan türküleriyle uyandığımızda. Ortaokul öğrencisiydim. Diyarbakır’daydık. Babam askerdi ve tahmin edeceğiniz gibi, tam anlamıyla bir fanusun içinde yaşıyorduk. Meslektaşlardan oluşan dar bir çevrede, yalıtılmış bir hayat. Dışarıda neler olup bittiği hakkında neredeyse hiç fikrimiz yoktu. Kendi gerçeklerimiz ve kendi doğrularımız ile mutlu ya da mutsuzduk. Ve yine tahmin edeceğiniz gibi  yine de şahlanan kolbaşının kır atı  göğsümüzü kabartıyordu. Huyumuzdur ya, New York Times ne demiş, Washington Post ne yazmış merak ederiz. Televizyonda diğer ülke liderlerinin ve basınının “ihtilal” ile ilgili beyanatları okunuyordu ve en afili laf  Fransa’dan gelmişti,  “ Ankara’da kadife kaplı postallar yürüdü…”  O güne dair aklımda kalan en net anı bu oldu. Bir de Kenan Evren… Genel kurmay başkanı... Çocuk aklımla, pijamasına bile apolet taktırdığını düşündüğüm kişi…

                          O kadar yalıtılmıştı ki hayatımız, 12 Eylül 1980 ile başlayan yangın günlerinde 1 milyon 683 bin kişinin fişlendiğini, açılan 210 bin davada 230 bin kişinin yargılandığını, 7 bin kişi için idam cezası istendiğini, 517 kişiye idam cezası verildiğini, haklarında idam cezası verilenlerden 50'sinin asıldığını,  asılanlardan Erdal Eren’in daha 17 yaşında bir çocuk olduğunu,  71 bin kişinin TCK'nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandığını, 98 bin 404 kişinin örgüt üyesi olmak suçundan yargılandığını, 388 bin kişiye pasaport verilmediğini ve bu yüzden tedavi olamayıp ölenler olduğunu, 30 bin kişinin sakıncalı olduğu için işten atıldığını, 14 bin kişinin yurttaşlıktan çıkarıldığını, 30 bin kişinin siyasi mülteci olarak yurtdışına gittiğini, 444 kişinin kuşkulu bir şekilde öldüğünü, 171 kişinin işkenceden öldüğünün belgelendiğini, 937 filmin sakıncalı bulunduğu için yasaklandığını, 23 bin 677 derneğin faaliyeti durdurulduğunu,  3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildiğini, 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendiğini, gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildiğini, 31 gazetecinin cezaevine girdiğini, 300 gazetecinin saldırıya uğradığını, 3 gazetecinin silahla öldürüldüğünü, gazetelerin  300 gün yayın yapamadığını, 13 büyük gazete için 303 dava açıldığını, 39 ton gazete ve derginin imha edildiğini, cezaevlerinde toplam 299 kişinin yaşamını yitirdiğini,    14 kişinin açlık grevinde öldüğünü, 16 kişinin -kaçarken- vurulduğunu, 95 kişinin -çatışmada- öldüğünü, 73 kişiye -doğal ölüm raporu- verildiğini ve 43 kişinin -intihar ettiğinin- bildirildiğini (…) çok sonra iğrenerek ve şaşkınlıkla öğrendim.

          Liste uzun mu geldi?  Sıkıldınız mı? Yaşadığımız günlerde olup bitenlerle arasındaki benzerlik ruhunuzu mu kararttı? Yoksa okumaya değmez mi? Kafasını  kuma gömerek mutlu olanlardan mısınız? O zaman katlayın gazeteyi, bırakın sehpanın üzerine. Açın televizyonu. Gündüz kuşağına dalın gitsin. Siz beni tanımayın, ben de sizi…
     
          1993… Alsancak’da bir büroda çalışıyordum. Bir gün  baktım ki, koca Talat Paşa Bulvarı  polis dolu. Yol tek şeride düşürülmüş.  Bir olağan üstülük ki, ürkütücü. “Hayırdır?” dedim. Arkadaş okkalı bir küfür savurdu.  Kenan Evren geliyormuş, alt kattaki kırtasiyeden boya, fırça falan almaya. Yılda bir iki kez gelirmiş. Her gelişinde bulvarda aynı oyun sahnelenirmiş. Yarım saat kadar kalır, boylarını, fırçalarını alır gidermiş. Ve hayat normale dönermiş. “Aaa” dedim, “ sahiden  resim yapıyormuş mu o?” Cevap olarak savrulan bir dizi küfür daha… Ve bağcığı çözülen balondan boşalan hava gibi büroya doluşan 12 Eylül anıları… Aylarca haber alınamayan dayılar, işkencede sakat kalan kuzenler, yıllarca hapisten çıkamayan bir baba ve aynı nedenle öğretmen olamayan bir oğul, aylarca neredeyse  her gece basılan evler, yakılan kitaplar, toprağa gömülen dede  yadigarı paslı tabancalar… Çaycımız “ E ama kardeş kardeşi vuruyordu?” diyecek oldu, diyemedi. Sustu.

           9 Mayıs 2015… Nasıl gömüleceği hiç umurumda değil. Nasıl öldüğünü merak ediyorum sadece. Bir de mesela son yıllarını nasıl geçirdiğini… Bir kerecik olsun pişmanlık duymuş mudur?  Erdal Eren’in gözleri rüyasına bir kez olsun girmiş midir?  İşkencede çığlık atanların sesleri doluşmuş mudur kulaklarına hiç değilse  bir kerecik? Bedduanın gerçekliğine inanmış mıdır ya da? Anaların, sevgililerin, evlatların beddualarını hatırlamış mıdır, mesela ölümü düşündüğünde? Torunlarını kucağına alıp öpebilmiş midir çocuk masumiyetinden utanmadan? Bahçesindeki gülün rengini fark edebilmiş midir yüreği bu kadar karayken? Saksıda papatya yetiştirmeyi akıl edebilmiş midir aklı bu kadar zorbayken? Gülebilmiş midir ağız dolusu, ruhu bu kadar kirliyken? Ya da intiharı hiç düşünmüş müdür vicdanı bu kadar ağır olması gerekirken? Ama en önemlisi, korkmuş mudur? Hem de şöyle adamı delirtecek kadar esaslı korkmuş mudur? Gecenin bir vakti evin bir yerinden gelen tıkırtıdan,   önüne fırlayıveren  sokak kedisinden, rüzgârdan çarpan pencere kanadından, yediği yemeğin zehirli olmasından korkmuş mudur? Yanında çalıştırdığı insanlardan korkmuş mudur mesela? Ya da ölüm döşeğinde altını temizleyen hasta bakıcıdan? Paranoyak olmuş  mudur?  İdam fermanını imzalarken eli titremezken korkudan bacakları  titremiş midir?

            Haber hâlâ tazeyken okudum feysbukta, güya ölmek için yalvarıyormuş. Hiçbir mahkeme kararının söndüremeyeceği yürek yangınlarını, ölmeyi isteyecek kadar uzun yaşamaya mahkum edilmiş olması biraz közlendirir mi?

             12 Eylül faşizminin katlettiği şair Muzaffer İlhan Erdost’un şiiri ile bitireyim istedim.  
                                                                               
  
K a n ı n    G ü n c e l l i ğ i
 çocukları
çocukları
çocukları 
öldürdüler
 
kuytu diplerde sessiz menekşe
yeşil çağla
ve tatlı bal
gözlerinden öldürüldüler
 
çocukların elleri yumuktur
bilinçleri
su gibidir
akıp gider
ve ölüm imgesi de
daha bilmiyorlardı ölümü
öldürüldüler
 
belki tek bir sözcüğün lezzetini
kara ekmeğin tadını
bilmeden daha
öldüler onlar
bir su gibi
aktılar 
toprağa
 
ayışığının balkıdığı
kırmızı toprağın altında
büyür ölüm
ölüm büyür her yerde
 
yusuflarda ve burada da
yörükselimde ve burada da
ölüm büyür 
her yerde
 Muzaffer İlhan Erdost
                                                                         FİLİZ SONSUZ
                                                                                                                  

ÖYKÜ- KOD ADI CAMGÜZELİ

                                     
 
           Yeri göğü yırtan bir gürültüyle sıçrayarak uyandı. Kendini can havliyle yatakla komedin arasındaki boşluğa atıp kocasına seslendi, “İyi misin? Bir şeyin var mı?” Kocası kahkahalarla bakıyordu yerde yatan karısına. “Rüya falan mı görüyordun? Ne bu halin?”  Kadın korkudan ve öfkeden kocaman açılmış gözlerle baktı kocasına. “ Kaçış yok artık. Bombayı patlattılar.”  Adam hala gülüyordu, “Ne bombası yahu, rüya görmüşsün sen. Baksana dışarıdaki yağmura. Sel götürecek ortalığı. Yıldırım düştü. Gök gürültüsüydü o.”  Kulak kabartıp sesleri dinledi kadın. Evet, yağmurun sesinden başka ses yoktu ortalıkta.  Hala yaşadığına göre gelmiş olamazlardı. Sakinleşti. Her şeyi açık edecekti neredeyse. Ne demişti telefondaki ses? “Kocan bile bilmemeli, çok gizli.” Tepkilerini kontrol edebilmesi gerekiyordu. Kendisine verilen görev ve son durum bunu gerektiriyordu. “Evet ya, korkunç bir rüya gördüm, ondan korktum herhalde.” Bu kısa açıklama yeterdi durumu toparlamaya. Kahvaltı masasını toplayıp çıktılar evden. Yapılacak bir sürü iş vardı bugün.

             Gelenekselleşmiş iş yeri sabah şakalaşmalarıyla uğraşacak halde değildi. Akşamki kupa maçının geyiği yapılıyordu serviste.  Kafasında dönüp duran milyon tane işi sıraya koymakla meşgul olduğundan, günaydın dileklerini duymadı bile. Başını bilgisayarına gömüp, tüm kurumlara gönderilecek mektupları yazıyordu ki masasındaki telefon çaldı. Telefonunun saatine baktı, dün arandığında da saat onu yirmi beş geçiyordu. Kalbi küt küt atmaya başladı. Rengi mi sararmıştı ne, çekmecesinden aynayı çıkarıp kendine baktı. Telefon ısrarla çalıyordu. Karşısındaki masadan Gül, “Açsana telefonu, bi saattir çalıyo” diye çıkıştı. Çaresiz kaldırdı ahizeyi. Aynı kalın ve buyurgan erkek sesi tüm asabiyetiyle azarladı Figen’i; “Figen Hanım,  mektuplar hazır değil mi hala? Müdür Bey’i daha ne kadar bekleteceksiniz?”   Kekeleyerek “ta tamam efendim, bir saate kadar hazır olur mektuplar,” diyebildi. Kafasını tekrar bilgisayarına gömüp yazmaya devam etti. Gül önce sinsi bir bakış atıp sonra sesine dostça bir hava verip güya yardım teklif etti. “Yetiştiremeyeceksen ver birazını da ben yazayım.”  “Olmaz, veremem” dedi Figen. “Talimat böyle.” Sesindeki telaş komik gelmişti Gül’e.  Odayı çınlatan bir kahkaha attı. “ Ay ne talimatı ayol, alt tarafı bayram tebriği yazacaksın. Ne talimatı?”  Gül’ün masasına doğru eğilip sadece ikisinin duyabileceği bir sesle fısıldadı Figen, “ Lütfen kendi iyiliğin için ısrar etme. Bu mektuplar var ya, sadece bayram mesajı için değil. Daha fazlasını bilmen senin için iyi olmaz.” Gözlüklerini takıp yine ekrana dikti gözlerini. Uluslar arası bir antlaşma metni yazıyormuş ciddiyetiyle devam etti işine.  Bölümünde kendisinden habersiz işler döndüğünü sanan Gül, soluğu müdürün yanında aldı.    “ Gizli saklı ne olabilir ki Gül Hanım, göndereceğimiz bayram mesajlarını yazdırıyoruz, o kadar.” Müdürün cevabına rağmen şüpheleri giderilememişti Gül’ün. Kollarını göğsünde kavuşturup, burnunu havaya dikip, sağ ayakkabısını tıp tıp tıp yere vurup  “Ay ne biliyim müdür bey, Figen Hanım öyle fısıl fısıl konuşunca bozuldum yani. Benim bilmediğim ne var diye…”

                   Koca gün yemeğe bile çıkmadan, arada bir sıkıntı ve korku karışımı gözlerle camdan bakıp, bilgisayarında bir şeyler yazıp çizmeye devam etti Figen. Mesai bitimine on dakika kala şefinden izin isteyip çıktı iş yerinden. Asansöre yönelmişken, fikir değiştirip yangın merdivenlerinden indi.  Servisi beklemeden bir dolmuşa atlayıp, evinden iki durak önce indi dolmuştan. Hemen bir taksi çevirip evinin sokağının köşesine kadar taksiyle geldi. Küçük makyaj aynasında makyajını kontrol ediyormuş gibi yapıp, arkasından gelen var mı diye baktı. Sokak boştu. Bütün gün iş yerinin önünde bekleyen siyah takım elbiseli adamları
atlatmıştı nihayet.  Kocası geldi işten, yorgun argın. Soru yağmuruna tuttu adamı. Apartmanın karşısındaki beyaz Renault kime aitti, bakkalın önündeki toptancı minibüsü neden bir saattir orada duruyordu, sokakta siyah takım elbiseli, siyah güneş gözlüklü adamlar görmüş müydü?  “Ne bileyim yahu beyaz araba kimin, toptancının arabası neden hala orada? Siyah takım elbiseliler de kim? N’oluyo Allah aşkına? ” “Yok bişey” deyip geçiştirdi kocasının sorularını.  Yemek yapmak istemedi canı. Odalarda dolandı durdu. Perdenin arkasından sokağa baktı birkaç kez uzun uzun. Yaşadığı heyecan fazla gelmişti yüreğine. Yatak odasına gitti. Biraz uyumaktı niyeti. Güneşlikleri çekip odayı karartması lazımdı. Güneş daha batmamıştı ve ışıkta uyuyamazdı. Camdan bir kez daha baktı sokağa. Karşıdaki caminin avlusunda alışılmışın dışında bir hareketlilik olduğunu fark etti. Tek tek baktı avluda bekleşenlere. İkisini tanıyordu. Altı numaradaki hacı amcayla sokağın başındaki tek katlı evde oturan yaşlı adam, hanımeli çardağının altında oturmuş sohbet ediyorlardı. Ayakta konuşanlar tanıdık gelmedi. Bir ara hepsi birden dönüp Figen’e baktılar sanki. Hemen kendisini yana atıp camdan uzaklaştı.  Sırtını duvara verir vermez keskin, minik bir çığlık kopardı. Karşısında duran birisi vardı odada. Kocası koşup geldi. “Dikkat et, elinde silah var,” diye bağırıyordu kadın.   Odada kimse yoktu. “Kimin elinde silah var Figen? Ne diyorsun sen ya? Neyin var senin ?” Kadın hala kıpırdamadan duruyordu. Adam yanına gitti, kendine gelsin diye karısını hafifçe sarstı. Figen sapsarı kesilmiş, karşı duvara bakıyordu. Karısının gözlerini diktiği yere dönüp bakınca karşı duvara dayanmış makyaj masasının aynasında yansımalarını gördü. Durum artık gülünemeyecek kadar vahimdi. Karısına sarıldı, gördüğü şeyin kendisi olduğunu, odada kimsenin olmadığını anlatsa da Figen’in sakinleşmesi mümkün değildi.  Buzdolabından kolonya şişesini getirip Figen’in bileklerini ovdu uzun uzun. Yüzüne, alnına serin serin sürdü limon kolonyasını. “Hadi uyu biraz” dedi, “Ben yanındayım merak etme.”   Biraz olsun sakinleşmiş, nefes alış verişi normale dönmüş, derin bir uykuya dalmıştı Figen.  Arada sıçrıyor, yeniden hızlı ve kesik kesik nefes almaya başlıyor, ağlayıverecek bir çocuk gibi dudaklarını büzüp mızıldanıyordu uykusunda.

         Bir yıl kadar önce başlamıştı aslında her şey. “Ya da ben o zaman fark edebildim.” diye düşündü adam. Mutfakta şarkı türkü mırıldanan neşeli kadınlardan değildi Figen. Ama bir süredir mırıl mırıl bir şeyler söylediğini duyuyordu kocası.  Bir keresinde karısının kendi kendine sorular sorduğunu, cevaplar verdiğini duymuş, telefonda konuştuğunu sanmış, mutfağa gidip baktığında lavabonun önünde durup rolünü ezberlemeye çalışan oyuncular gibi, bir şeyler tekrarladığını fark etmişti. Telefon falan da yoktu elinde. “Kiminle konuşuyorsun hayatım?”  demişti dalga geçen bir sesle. Figen duymamıştı bile kocasının sorusunu. Sonra, bir keresinde de, bahar başlarıydı, bir gün elinde bir saksı camgüzeliyle gelmişti eve Figen. Balkona çıkıp iyi güneş alan bir köşeye saksıyı yerleştirip,     “İyi mi burası” diye sormuştu çiçeğe.   Kocası şaşırmıştı. Çiçek sevmezdi Figen. Düğünlerinde gelen saksı çiçeklerini bile annesine göndermişti. “Hayırdır, sen çiçek sevmezsin ki. Nereden çıktı bu saksı?”  “Eve dönerken gördüm çiçekçinin vitrininde. Aslında görmezdim belki, ama “Beni al” dedi.  Ben de aldım getirdim işte.”  İlerleyen günlerde karısının çiçekle konuştuğuna sık sık şahit olmuş, üstünde durmamıştı. Annesi de çocukla konuşur gibi konuşurdu çiçekleriyle nazlandıra nazlandıra. “Hanimiş benim pembe gülüm, nasıl da güzel açarmış…”  Kadınlar severdi böyle şeyleri.

             Dokuz yıllık evlilikleri, çok istedikleri halde, çocuksuz sürüyordu. Figen’in üniversite öğrencisiyken bir eylemde tutuklanıp günlerce dayak yiyip işkence görmesinden miras kalan bir yumurtalık problemi nedeniyle çocuklarının olamayacağını öğrendiklerinden beri konuyu açmıyorlardı bile. Hiçbir zaman kucağına alıp sevemeyeceği çocuğunun yerine koyacaktı çiçekleri artık belki de, kim bilir? Balkon saksılarla dolmuştu birkaç hafta içinde.  Çiçeklerle sohbet neyse de, her şeyden korkmalar, kâbuslar, saçma sapan sorular, kendi kendine konuşmalar falan…  Kararlıydı adam,  ilk fırsatta karısıyla oturup konuşacak, işin aslını öğrenecekti. Bir şeyler mi saklıyordu Figen?

                Defalarca denemiş, her seferinde “yok bi şey” cevabını almıştı adam. Sadece bir keresinde “bilmesen daha iyi olur, hiçbir şey sorma bana” demişti Figen. İşi gücü bırakıp karısını birkaç gün takip etti. Görünürde, her seferinde farklı bir yoldan gidip geliyor olmasının dışında anormal bir şey yoktu. Her sabah işe gidiyor, akşamları da eve dönüyordu kadın.   Bir de, işten dönüşünde caminin duvarının dibinde oturan dilenciye para veriyor, bir şeyler söyleyip hızla uzaklaşıyordu. Bu güne kadar duygu sömürüsü yaptıklarını düşündüğü için dilencilere kızan kadın nasıl olmuş da yumuşamıştı, anlayamadı kocası.

                 Günlük yaşamında belirgin bir değişiklik yoksa da gün geçtikçe farklı birisi oluyordu Figen. O ağır başlı kadın gitmiş, saçma sapan davranan, bazen rengârenk, bazen simsiyah giyinen bir kadın gelmişti yerine. O sabah gözlerine inanamadı kocası. Mini bir kot etek, sarı mavi pembe çiçekli çoraplar ve mor bir gömlek giymişti Figen. “Bu gün izinlisin galiba” dedi adam. “Yoo işe gidiyorum.”  dedi ve kafasına kocaman bir hasır şapka takıp çıktı evden Figen. Apartmandan çıkar çıkmaz sağı solu kontrol etti. Otobüs durağında bekleyenlere baktı. Gazetesini açmış okuyan adamı gördü.   Şapkasını neredeyse gözlerini kapatacak kadar yüzüne indirip hızlı hızlı geçti durağın önünden. “Ne sanıyorsunuz siz beni” dedi içinden, “siz akıllısınız da ben aptal mıyım? Beni böyle babam bile tanıyamaz.”

           İş yerine girer girmez bütün gözler Figen’i takip etti. Gülüşmeleri, fısıldaşmaları duymadı bile. Şapkasını çıkarıp çantasını masasının çekmecesine koyacaktı ki, “Personel şefi seni görmek istiyor,” dediler. Dönüp Gül’e baktı. Gül, bilgisayarın ekranından gözlerini ayırmadan “ Hemen gelsin dedi,” diyerek pis pis sırıttı.  Gül’ün de onlardan olduğunu çoktan fark etmişti de, personel şefi hakkında pek de emin değildi Figen. Ama adamın zamansız ortadan kaybolmalarını, hastalık bahanesiyle ikide bir rapor almalarını hatırlayınca,   asıl köstebeğin personel şefi olduğunu düşünmeye başladı. Şimdi de odasına çağırıyordu. Kalbi küt küt atmaya başladı. Kapıyı çalıp şefin odasına girdi. Tam tahmin ettiği gibi, adam son derece nazik davranıyordu. “Buyurun Figen Hanım, lütfen oturun,” deyip masasının önündeki koltuğa oturttu Figen’i.  Kadının ağzını açmasına fırsat vermeden aynı kibarlıkla devam etti söze. “ Biliyorsunuz, uzun yıllardır birlikte çalışıyoruz. Çalışkanlığınızdan ve bağlılığınızdan hep çok memnun kaldık.”  ‘Bağlılık’ kelimesini söylerken sesindeki vurgunun anlamını gayet iyi anlamıştı Figen. Adam her şeyi biliyordu ama mesele Figen’e itiraf ettirebilmekteydi.         “ Fakat son günlerde sizde bir yorgunluk sezinliyoruz,” diye devam etti adam. “Geçen yaz izin kullanamadığınızı fark ettik. Bir iki haftalığına izine ayrılmanız gerektiğini düşünüyoruz. Baktınız yorgunluğunuzu atamadınız, iki hafta da rapor alır dinlenirsiniz, olmaz mı? Sonrasını da dönünce düşünürüz.”  Birden her şeyi anladı Figen. Geçen akşam kelimesi kelimesine aynı şeyleri kocasından da duymuştu. “Çok yoruldun. Bir iki hafta izin alsak da şöyle bi Yunan adalarını gezsek, tatil yapsak? Ne dersin hayatım?”  demişti kocası. Yanı başında bir hainle birlikte yaşadığını çok geç fark etmişti Figen. Demek kocası, personel şefi, Gül ve diğerleri…  Hiç cevap vermeden çıktı şefin odasından. Artık bir dakika dahi kalamazdı burada. Evde de güvende değildi.    Sadece iş yerinden, evinden değil, ülkeden ayrılmasını istiyorlardı. Sonrası ne kadar da kolaydı. “ Gemiden düştü, kayboldu” deseler, kim arar sorardı ki arkasını?

             Adliye binası her zamanki gibi kalabalıktı. İlk kez adliyeye gelen Figen için bu kalabalık korkutucuydu. Elinde telsizlerle dolaşan bir sürü adam, cep telefonlarıyla sürekli konuşan insanlar, sağa sola koşuşturan avukatlar… Kapıdaki aramadan kurtulmak için çok uğraştıysa da başaramadı. Sırayla alıyorlardı herkesi içeri. Birkaç gün önce yaşanan baskından sonra kapıdan kuş uçurtmuyorlardı. Büyük kesintinin olduğu gündü. Kesintiyi de baskını da açık açık söylemeseler de iki gün önce fısıldamışlardı kulağına. “ Her şeye hazırlıklı ol, karanlık hep gebedir,” deyip susmuşlardı. Büyük kesinti günü, birden bütün fısıltılar susmuş, sokaktaki adamlar kaybolmuştu. Ama aynı günün gecesinde eskisinden de kalabalık ve gürültücüydüler.


               Savcılık koridorunu hızla geçti. Başsavcının odasını buldu. “ Hay aksi, bu da ne şimdi,” dedi öfkeyle. Kapıda polisler durdurdu Figen’i.  Kendinden emin bir sesle “Başsavcı Bey’i görmem gerek,” dedi. Renkli çorapları, mini kot eteği, kocaman hasır şapkasıyla tam bir karikatür gibiydi. Polisler, izin vermek istemediler. “ Milli güvenlik meselesi olduğunu söyleyin, beni kabul edecektir,” diye ısrar etti Figen. “Bize söyle, biz iletiriz,” deyip başlarından savuşturmak istedilerse de Figen polislerin kulağına eğilip, “Bilmemeniz sizin için daha iyi olur. Bırakın geçeyim, yoksa pişman olacaksınız. Ben istihbarattanım,” diye tehdit edince polislerin tepesi attı. Kolundan tutup dışarı atacaklardı ki, elinde dosyalarla ufak tefek aceleci bir katip başsavcının kapısını çalıp odaya girdi. Aralık kalan kapıdan hızla kendisini içeri atan Figen, can havliyle bağırmaya başladı, “Sayın başsavcım, çok önemli. İzin verin raporumu bırakıp çıkayım. Ölüm kalım meselesi, milli güvenliğimiz tehlikede. Her an her şey olabilir!”  Odasına paldır küldür dalan şamatacı gök kuşağına bakıp gülsün mü, kızsın mı bilemedi başsavcı, ama merak da etti. “Bırakın anlatsın” dedi polislere. Polisler iki adım gerileyip elleri silahlarında beklemeye başladılar. “Söyle bakalım, neymiş bu kadar önemli olan? ”  Figen hiç konuşmadan, başsavcının önüne az önceki hengâmede yırtılmış bir kâğıt bıraktı. Kâğıtta titrek ve karmakarışık bir yazıyla Odanız dinleniyor, yazarak anlatacağım. İstihbarattanım. Adımı bilmeseniz de olur. Kod adım ‘camgüzeli’ Her şeyi raporumda anlattım. Kocam bile onlarla işbirliği yapıyor.” yazıyordu.  Masaya bir tomar kâğıt bıraktı. Tam çıkacaktı ki başsavcı buyurgan bir ifadeyle oturmasını emretti. Kâğıt tomarını şöyle bir karıştırdı, gizlemeye çalışsa da dudaklarındaki gülümseme fark edildi. Yüz kırk iki sayfadan oluşan, bilgisayarda gelişi güzel yazılmış, yaklaşık iki yıl öncesinden başlayan bir tür günlük tutuyordu başsavcı elinde. İlk sayfayı açtı. “İlk gizli mesaj dün, televizyondaki haber spikerinden geldi. Kocam bile anlamadı.  Şifreyi bir tek ben biliyordum,” yazıyordu ilk paragrafta. “Güneş sisteminin dışındaki WXHNK500 gezegeninden geldiklerini söylüyorlar. Emirlerini yerine getirmezsem apartmanın asansör boşluğuna yerleştirdikleri nükleer bombayla dünyayı yok edecekler.” Rast gele okumaya devam etti başsavcı.  Kırk üçüncü sayfada tek bir cümle vardı, “Bu gün mutfaktaki musluktan fısıldadılar.” Birkaç sayfa daha çevirdi, “Artık istihbarata çalışıyorum. Bu gün bütün devlet dairelerine şifreli mektuplar yolladım, hepsini uyardım.” Ortalardan bir sayfa, cümlenin yarısı bir önceki sayfada kalmıştı belli ki, şöyle devam ediyordu, “ fark ettiğini anlayınca camgüzelinin bedenini terk edip insan kılığında takip etmeye başladılar. Siyah takım elbiseleriyle de daha fazla sürdüremediler…” Son sayfalarda durum iyice karışıyordu. Cümleler yerini karmakarışık, rastgele sıralanmış kelimelere bırakmıştı. “Beyaz renaultlarıyla caminin dilencisi şimdi FISILDAMAYIN ARTIK dileniyorlar gökyüzü yeşil olana kadar ve amerikada belediye başkanı olacak FISILDAMAYIN DEDİM beni de herkesi de KESİN ŞU FISILTIYI. Çığlık attık birlikte…”  Oyunu sürdürmek zorunda olduğunun farkındaydı başsavcı. Yırtık kâğıda    “ İyi iş çıkardınız Camgüzeli. Minnettarız. Kocanızın ve diğerlerinin gözaltına alınması için emir vereceğim. Lütfen kocanızın adresini, telefon numarasını yazın,”  yazıp Figen’in önüne uzattı. Yirmi dakika sonra kocası başsavcının odasından alıp çıkardı Figen’i. Ağlamaklı bir sesle sarıldı karısına,   “ Her şey düzelecek hayatım, söz veriyorum her şey düzelecek. Hiç bırakmayacağım seni, söz.” 10.04.2015 SONSUZ