Her Şeyi Yazan Adam-Filiz Sonsuz

             Heyet keşif mahallinde yerini aldı. Katip daktilosunu açmış,  üç tane kağıdın aralarına karbonu koymuş,  daktiloya yerleştirmiş, bekliyordu. Gobak İsmayıl’ın seneler önce Deli İbram’dan dört inek vererek satın alıp, senelerdir bakıp topladığı zeytinlik, köyden kadastro geçerken yanlışlıkla Tesbihçi’ye yazılmıştı. Dava, bu davaydı; mahkeme sahibini bulur, hatayı düzeltirdi. Gobak’ın içi rahattı.  Birazdan hakim, Katip Galip Dayı’yı huzura çağırır, Galip Dayı yakın gözlüklerini takar, defterini açar, Gobak’ın tarlayı Deli  İbram’dan hangi sene, kaç ineğe karşılık  aldığını, kaç senedir bakıp topladığını eksiksiz anlatırdı nasıl olsa. Öyle de oldu. Katip Galip Dayı, aynı işi defalardır yapıyor olmanın rahatlığı ile defterini açtı, okumaya başladı; “1947 senesinin 14 Kasımında, Gobak İsmayıl, dört ineğini Deli İbram’ın  Bağaltı’ndaki 15 ağaç zeytinliğiyle deniş tokuş etmiştir”  Hakim, Galip Dayının elinden defteri aldı,   kâh gülümseyerek, kah  şaşırarak sayfaları çevirdi,  gözlüğünün üstünden Galip Dayı’ya şöyle bir bakıp “Nedir bu?” diye sordu. Galip Dayı’dan önce Gobak atladı söze, bulduğu şahidin güvenilirliğinden emin bir sırıtışla. “Galip Dayı senelerdir bu köyde ne olmuş, kim ölmüş, kim doğmuş, hepsini defterlere yazar Hakim Beyim” dedi. Bir elindeki deftere, bir de karşısında minare gibi boyuyla dikilmiş cin gibi kendisine bakan yaşlı adama baktı hakim, “Allah Allah, niye yapıyorsun bunu, nerden aklına geldi her şeyi yazmak ”  “Ne bilem Hakimim” dedi Galip Dayı.” Benim dedem de yazardı her şeyi. O ölünce babama vasiyet etmiş, babam yazdı gözleri görmez olana kadar. Sonra babam da  bana devretti her şeyi yazma işini. Aileden geliyo bu merak hakimim. Ailenin lakabı bu yüzden katipler diye galdı ya zati” “Duruyor mu dedenin, babanın yazdıkları?” “Duruyor hakimim, damda sandıkların içine goduk, öyle tutuyoz orda. Atsan atılmaz satsan alan olmaz.” Üç kuşaktır aileye emanet edilmiş olan köy tarihini görmek için can atsa da zaman kalmadığından, gidip bakamadı sandıklar dolusu deftere Hakim Selahattin Bey. “Dava bitince defteri gelir alırsın” deyip defteri dosyanın içine koydu. Geldikleri yoldan tozu dumana katıp ilçeye döndü keşif arabası.

              Galip Dayının dedesi Galip Dede askerliğini Yalova’da Bahriyeli olarak yapmış, komutanın gözüne girince emir eri olmuştu. İstanbullu aristokrat bir ailenin oğlu olan komutan, bir hattat titizliği ile, muhteşem görsellikte ve düzenli olarak günlük tutardı. Bazen emir eri Galip’ten,  masasındaki günlük defterini getirmesini rica ederdi. Galip Dede okumayı yazmayı askerde Ali Okulunda öğrenmişti gerçi ama, komutanın yazdıklarını kamaradan kaptan köşküne gelinceye kadar söküp okuyabilmesi mümkün değildi. Komutana sordu bir gün, “Gusura galma gomutanım emme, ne yazıp durusun öyle her Allahın günü?” “Kendi tarihimi oluşturuyorum” deyip lafı kesti konuşmayı pek sevmeyen komutan. Bu büyülü kelimeler dolandı durdu Galip Dedenin kafasında. Kendi tarihini yazmak… Askerliği bitirip köyüne döner dönmez başladı kendi tarihini yazmaya. Ege’nin küçücük bir kıyı köyünde yaşayıp ilçenin pazarına gitmek dışında köyden çıkmayan bir delikanlının  tarihinden ne olurdu ki demeyin. Ne sevdalar, ne kavgalar gürültüler yazıldı o defterlere… Bir de köyde olup bitenler tabii… Doğanlar, ölenler, el değiştiren tarlalar, damlar… Köyün nüfus kütüğü, tapu kütüğü, evlendirme defteri, her şeyi o defterler oldu zamanla. Hatta mideniz kaldırıyorsa otopsi raporlarını bile okuyabilirdiniz mesela, “ Güççük emmimin ortan oğlan Ali, çamdibinde av tüfengiylen furulmuştur. Garnından akan ganlar yüzünden gan gaybından ölmüştür. Sene 1932, Ekim ayı, 15. Gün” Bazen köylüler gelip yazılmasını istedikleri olayları Galip dedeye anlatır, not düşürtürlerdi. “Katip, unutma yaz bak. Böğün benim garı ikinci oğlanı doğurdu. Adını Üsen goyduk. Hem de inci gibi yaz…”  Gel zaman git zaman, günlük tutma meselesi köyün ayrıntılı tarihini yazmaya dönüşmüş, tamamen kişisel bir heves olmaktan çıkıp adeta kamu hizmeti halini almıştı. Bu ağır sorumluluk Galip Dedenin ölümüyle yarım bırakılmamalıydı. Görevi büyük oğlu Memet devraldı. Babasının gösterdiği özeni Memet bir adım daha ilerletti. Defterler artık tam bir resmi kütük görünümündeydi. En sol sütunda tarih, hemen yanında ilgili kişiler, en son sütunda da olay ayrıntıları ile anlatılırdı. Memet, katarakt ilerleyip göremez hale gelince işi oğlu Galip’e devretti ve sıkı sıkı tembihledi “ öyle onun bunun demesiynen olmaz, gitcen, yerinde görcen yazcaklaanı”.

               Galip Dayı babasının vasiyetine sıkı sıkı bağlı kaldı. Üşenmedi, eşeğine atlayıp, taa köyün en uzağındaki tarlalara keşfe çıktı, sonra yazdı yazacağını. Yazılan her şeyin doğruluğuna güvenen köylü için tartışmasız delildi defterde yazılanlar. Bu yüzden pek çok mesele mahkemeye gitmeden, Galip Dayının defterlerine bakılıp çözüldü. Mahkemede de aynı itibarı gördü Galip Dayının defterleri. Çekişmesiz ve her türlü şüpheden uzak, tarafların itiraz etmediği,  güvenilir kanıtlardı bu defterler.

                  Bahar aylarıydı, bir söylenti yayıldı köyde. Köyün dağlarında altın vardı. Madenciler gelip çıkaracaklardı altını. Köyün yarısından çoğu  havalara uçtu sevinçten. Zeytincilik para etmiyordu. Çalış çabala, mazota, tayfaya, gübreye… Ortada fol yok yumurta yokken, tarlalarını madencilere kaça satacaklarının hesabına başladı köy halkı. Birkaç aile “zehirleyecekler bizi”  deyip diklense de köyün çoğunluğu durumdan memnundu. Dört gözle  beklemeye başladılar madencileri. Kepçeleri, kamyonlarıyla madencilerin köye girdiği gün, kalabalık bir şehirli gurubu da adamlı kadınlı köye doluştu ellerinde pankartlarla. Bağırıp çağırıp sloganlar attılar, marşlar söylediler. Kimileri kepçelerin önüne yattı. O gün çalışmaya başlayamadı madenciler. Kepçelerine çekip köyün dışına, kalabalığın köyden gitmesini beklediler. Kepçelerin köyden çıkışını zafer kazanmak olarak yorumlayan kalabalık, bu günlük rahatlamış olarak ayrıldı köyden “ensenizdeyiz, dağlarımızı size kaptırmayacağız” diyerek. İki gün sonra başladı kazılar. Yeni dedikodularla daha da alevlendi ortalık. Güya, aslında bunlar madenci falan değillerdi. Rumlardan kalan altınları arayan definecilerdi. Defineyi bulana kadar da buradan gitmeyeceklerdi…  Merak ikiye katlandı. Bütün köylü sabahtan akşama kadar işi gücü bırakıp kepçelerin gürültülü, tozu dumana katan çalışmasını izler oldu.
         
       Şehirden gelip giden protestocular  seyreldi. Gitggide azaladı meraklılar. Üç beş kişi , birkaç gün daha izledi kazıyı. Topraktan başka bir şey çıkmadı çukurdan. Üçüncü haftanın sonunda bir tek Galip Dayı kaldı çukurun başında , elinde defteriyle. Kazı başladığından beri dört tane defter doldurmuştu Galip Dayı. Sandalyesini atıp kepçelerin yanına, koca gün, güneşin anlında yazdı da yazdı. İlk günler, köylüyü hoş tutmak adına ses çıkarmayan, hatta ara sıra izleyenlere çay dağıtan madenciler, durumdan memnundu. Deftere sürekli bir şeyle yazıp duran adam da nasıl olsa bıkar giderdi yakında. Ama öyle olmadı. Yağmur, güneş demedi, inatla başlarında  oturdu Galip Dayı.

              Bir Cuma günü, kuşluk vakti,  kepçe bir şeye takıldı. Uğraşıyor uğraşıyor çıkaramıyordu toprağı. Şefleri indi çukura. Küreklerle eşelediler toprağı. Bir uğultu yükseldi çukurdakilerden. Beyaz, mermer gibi bir şeyler çıkmıştı topraktan. Daha iyi görebilmek için çukura indi Galip Dayı. Oymalı, işlemeli, tepsi büyüklüğünde bir mermer  gördü kepçenin altında. Galip Dayı’yı fark eden şef, hemen toprakla örttürdü mermerin üzerini. “Bu günlük bu kadar yeter, paydos” deyip dağıttı işçileri. Galip Dayı’nın koluna girip, şantiyeye, çay içmeye davet etti. Ne gördüğünü, ne anladığını öğrenmekti derdi. Galip Dayı yıllar önce köye gelip birkaç hafta kalan arkeologlardan söz etti. “Bulduğunuz şeyi onlar burada çok aradılar. Sonra hökümat geri çağırdı hepsini, bi şey bulamadan döndüler” dedi. Galip Dayı’ya belli etmese de şefin suratı asıldı.  Mutfağa çay almaya gidip döndüğünde Galip Dayı’yı deftere bir şeyler yazarken gördü. Canı iyice sıkıldı.

                 Sabah, bardaktan boşanırcasına yağmurla uyandı köy halkı. Deli gibi yağıyordu. Kimi “bereket”  dedi, kimi “sırası mıydı?” diye hayıflandı. Şantiye şefinin arabası muhtarın evinin önünde durdu. Kapı açılana kadar sudan çıkmış sıçana döndü şef. Elinde telsizi, emirler yağdırıyordu sağa sola. Muhtar kapıyı açtı. Şef birkaç kelime etti, anlaşılır anlaşılmaz. Haber bütün köye yıldırım hızıyla yayıldı. Galip Dayı kazı çukurunda ölü bulunmuştu. Ayağı kayıp düşmüştü zaar. Jandarma geldi savcıyla beraber. Yaşlı adamın sağına soluna bakıp tutanaklar tutup gittiler. Üzerinden çıkan kişisel eşyalar, kimi kimsesi olmadığı için muhtara teslim edildi bir tutanakla. “ Eee?” dedi muhtar, “defteri yok? Deftersiz gezmezdi ki o hiç?” Şef telaşla atladı lafa “biz defter mefter görmedik, öyle yatıyordu çukurun dibinde.”

              Kazı alanı hemen dikenli tellerle çevrildi. Yetmedi, sacdan perde çektiler çepeçevre. Birkaç çanak çömlek için koca proje iptal edilecek değildi ya. Köy meydanındaki kahvede ağlamaklı bir sesle, tedbirlerin gerekçesini açıkladı şef. Galip Dayı'nın ölümü bizi kahretti, ağlamaktan gözümüz çıktı, anlamına gelen bir şeyler geveledi ağzında.” O çukur bir Galip Dayımıza daha mezar olmamalı” deyip bitirdi konuşmasını. Kahvedekiler bu duygusal, hassas adamı çılgınca alkışladı. Köylüyü düşünüp, çuvalla para harcamıştı ne de olsa o dikenli tellere, teneke perdelere.

                                                                                              FİLİZ SONSUZ

Bankta- Filiz Engin

Bazen de alışılmış tarzda doğup gelişmez öykü dediğin.

Yaşadığın çağda, yaşadığın coğrafyada seyrettiklerinin, duyduklarının üstüne boşalttığı çuvallar dolusu çimentonun etkisiyle, yorgun ne kelime ölecekmişçesine bitkin uyandığın sabahların birinde; ister istemez yok olmaya, yok etmeye dair bin bir duyguyla kalkarsın yataktan. Öykü; bildiğin ne kadar kelime varsa hepsinden uzakta, kendi başına buyruk hareket ederek, iraden dışında, kaleminin hepten dışında, birazdan hem yaşayacağın hem seyredeceğin karelerle kendini, kendi kendine örmeye başlamıştır bile.

Sen durumun farkına vardığında o yolu yarılamıştır. Gitmiş, bir banka oturmuş, oradan el sallıyordur sana. Bank alışılmış yerlerden birinde değildir.  Ne bir caddenin kenarında, ne bir ağacın altında ve ne de bir çocuk parkındadır. Bank; sıradan bir çalışma masasından belki çok az daha büyük boyutuyla denize uzanmış eğri büğrü iskelemsi bir taşın üzerinde, yüzünü birkaç saat sonra batacak güneşe çevirmiştir. O bankı kim koymuştur ki oraya? Ne zamandır oradadır, seni mi bekliyordur, belki de bekliyordur. Öykünün yanına ilişirsin. Diğer yanına hiç konuşmasanız da niye konuşmuyor tedirginliliğini yaşatmayacak o candan insan yerleşmiştir. Candan kelimesini birkaç kez geçirirsin aklından, anlamını pekiştirirsin. Can; soluk alıp vermene neden olansa, yaşıyor olduğunun kanıtıysa, candan olan da canına kattığın, var oluşunu ondan ayrı düşünmek istemediğindir olsa olsa.

Öylece oturursunuz bankta; sen, öykü ve candan olan… Hayalini kurduğun şu küçük kayığa ya da kayığı olan bir tanıdığa ihtiyacın kalmadığı geçer aklından. Dört diyemesek bile üç yanın denizdir işte, daha ne olsun?

Öykü denizin üstündeki şamandıraya uzanan ipin üzerinde yürür bir ara. Turuncu renkli şamandıranın üstüne zıplar, kahkahalar atarak hoopp diye denize bırakır kendini sonra. Suyun altında kaybolur. Bir an yüreğin sıkışır, bitti mi yani diyen gözlerle candana bakarsın. Candan gülümseyerek denizi işaret eder. Öykü sudan yukarı çıkarmıştır başını. Karabatak misali bir dalar, bir çıkar, bir dalar, bir çıkar. Her çıktığında yeni bir haberi vardır denizin dibinden. Küçük balık sürüsü der… Yosunlar dans ediyor der… Kırık su testisinin içindeki ahtapotun henüz yavru olduğunu söyler… İki yengeçten bahseder… Kendisinden korkup kaçarak yuvalarına saklanmaya çalışmalarını anlatır uzun uzun… Sonra üzgün bir yüzle ölü bir denizyıldızını sallar elinde… 

Ardından rotasını ufuk çizgisine iyice yaklaşmış güneşe çevirir. Onunla birlikte senin bakışların da artık göz kamaştırmayan ve gökyüzünü türlü renklere boyayan ışıklara yönelmiştir. Öykü kırmızıdan, sarıya, pembeden, mora, maviye, beyaza dönüşüp durmaktadır aralıksız. Yüzüne bir gülümseme, bedenine huzura benzer bir gevşeme yayılır. Yanı başındakine bakarsın, gözlerinin yarı kapanmışlığını görünce seninle aynı durumda olduğunu düşünürsün. İçin ışıldar bu kez, paylaşmanın tadına bırakırsın kendini.

Derken bir telefon sesi duyulur. Candan gözlerini açar, sen dikleşirsin oturduğun bankta. Başınızın üstünde kanatlarını açmış dolanan öykü de duymuştur sesi. Ne olacağını anlamıştır. Henüz telefon açılmadan şimşek hızıyla göğsüne doğru uçar ve içine yerleşir kendini korumak için. Göğüs boşluğunda, kalbinin yakınındaki bir yerlerde yıllardır birikmiş olan hazinenin parçası olmaya hazırdır.

Gökyüzüne bakarsın, tek tük parlamaya başlamış yıldızları görürsün. Elini uzatıp içlerinden birkaç tanesini alırsın. Yerleştirdiğin kutuda uykuya dalmak üzere olan öykünün yanına koyarsın usulca. Bir süre seyredersin onları ve vakti geldiğinde açmak üzere kutunun kapağını kapatırsın yavaşça. 

                                                Filiz Engin

Bacı Teyze/ Filiz Sonsuz

 Anons ediliyor. Bir saat Afyon’da duracakmışız. Kıymetli eşyalarımızı trende bırakmamalıymışız.  “Evet anne, merak etmeyin diye arıyorum. Afyon’dayız. Hı hı , bir saat... Tamam, inice ararım.” Karnım aç. Işıklı tabelayı fark ediyorum hemen, “VAGON CAFEE”. Annemin “yolculukta et yeme sakın” uyarısı gelse de aklıma, sucuklu tostumla çayımı alıp cam kenarı masalardan birine oturuyorum.  Yan masada oturan adam,  heyecanlı heyecanlı Kürtçe konuşuyor telefonda.  Kafeteryanın soğuktan buğulanmış camını elimle silip dışarıyı görmeye çalışırken, adam hesabı ödeyip yerinden kalkıyor. “ He he çavèmın, ez pır xweşım…”(1) Yanımdan geçerken ceketinin ucu çay bardağıma çarpıp deviriyor. Telaşla utanç arası bakıyor adam yüzüme. Ne yapacağını bilemez halde peçetelikten birkaç kâğıt peçete çekip masayı silmeye çalışıyor. “Baci qusura baqma görmedim, yandın mi…” “Önemli değil” diyorum. “Üstüme dökülmedi.” Bir şey oluyor birden. Çok eskilerden, yıllar öncesinden bir sahne yerleşiveriyor kafeteryaya. Koca salon, Diyarbakır oluveriyor.
Buz tutmuş camdan, dışarıyı görmeye çalışıyorum. Yok, aslında parmağımı buza yapıştırıp, camda noktacıklar bırakma oyunu oynuyorum. Parmağımın ısısıyla buzda oluşan noktacıklardan dışarıyı seçebiliyorum. “Tin tin tinimini hanımmm, tiin tin tinimini hanıııımmm… “Şşşşşşt” diyor annem.  Susuyorum. Unutmuşum, ses çıkarmamalıyım. Annem kardeşimi sallıyor ayağında. Uyumuyor bir türlü huysuz şey. O doğmadan önce radyo hep açık olurdu. Türküler, şarkılar, Okul Radyosu… Şimdi sessiz olmamız lazım. Yolun karşısındaki okulu görebileceğim kadar noktacık yapabildim camda.  Çocuk dolu okulun bahçesi.  Diz boyu karda koşuyorlar. Atkı bile takmamışlar. “Yaaa! Ben ne zaman okula…” Cümlemi tamamlayamıyorum. “Yavaş dedim sana!” Kızıyor annem. Sesini kısarak, “ne bağırıyorsun. Seneye gideceksin, kaç kere söyledim.” Seneye ne demekse… İki elimin parmaklarını açıp gösteriyorum, “yani bu kadar uyuyup uyanınca mı?”  Kapı çalıyor. “Koş bak bakayım, kimmiş.” Koridor buz gibi. Birkaç adımda ayaklarım donuyor. “Anneeee! Fatma Teyzeyle bir teyze geldiii…” “Gelsinler…”

Fatma Teyze üst katta oturuyor. Kocası İbrahim Amca, polis. Aynı babamınki gibi tabancası var belinde. Hep koşa koşa inip çıkıyor merdivenleri.  Hiç gülmüyor.   Yüzü hep asık ve kırmızı. İçkiciymiş. Öyle diyor annem. Yazıkmış Fatma Teyzeme.

Buz gibi koridordan sıcacık odaya geçiyoruz. Annem, uyumamak için direnen kardeşimi kucağına alıp karşılıyor gelenleri. Fatma Teyze sobanın yanındaki divana yerleşiyor. Diğer kadın ayakta…  Annemden kısa, annemden yaşlı... Zayıf. Başında boncuk oyalı, beyaz bir tülbent.  Sarılı siyahlı, güve yeniği kazağının eskiyip açılmış kol lastikleri bir kat kıvrılmış, altında mor bir kazak daha…  Uzun, rengârenk, fırfırlı jarse eteğinin altında şalvarın ıslak paçaları…  Parmak uçları delinmiş siyah çorabının altında kahverengi bir çorap daha…  Soğuktan morarmış çatlak ellerini göbeğinin üzerinde bağlamış, ağlamaklı gözlerini yere dikmiş, bekliyor. Eliyle sobanın yanındaki divanı gösteriyor annem, “otur böyle…” Sobanın yanına değil, odanın hemen girişindeki divanın ucuna ilişiyor kadın, ayaklarını divan örtüsünün pilili eteklerinin arkasına saklayarak. Çoraplarına baktığımı mı gördü? “Bacıyı getirdim” diyor Fatma Teyze. “On beşte bir camlarını, kapılarını silse, banyonu mutfağını temizlese işin hafifleyiverir. Öyle paragöz de değil. Ben iki buçuk lira veriyorum, seviniyor garibim.   Çocukların küçük gelenlerini falan… Yedi çocuk, bir de tembel koca… Yalnız tek mesele, Türkçe bilmiyor.” Sözün burasında kendisinden söz edildiğini anlıyor. “Tırki nizanım xanım…”(2)   “Eee?” diyor annem, “nasıl anlaşacağız?”

Bacı Teyze artık sık sık geliyor evimize. Onun geldiğini kapıyı çalışından anlıyorum. Zile basmıyor, kardeşim uyanmasın diye. Kapıyı tıklatıyor duyulur duyulmaz yavaşlıkta. Koşup açıyorum. Onun gürültü yapmama çabasına inat, var sesimle bağırıyorum, “ annneeeee, Bacı Teyze geldiii…”  Kovalar, bezler, sabunlar konuyor hemen önüne. Camları gösteriyor annem. Yüksek sesle  tarif ediyor yapılacak işleri, “camlar silinecek bacı… Sonra kapılar…” “He Xanım, cam, qappi…”  Hep gülümsüyor Bacı Teyze anneme. Öğlene kadar camlar, kapılar siliniyor. Sofrayı kuruyor odaya annem. Babam geliyor yemeğe.  Sofraya oturuyoruz. Bacı teyze ayakta. Oturmuyor. Çağırıyor annem eliyle yemek işareti yaparak. “Gel bacı, yemek yiyelim, gel.” Oturmuyor Bacı Teyze. “Beg yemek…” diyor babamı göstererek. Babam da çağırıyor Bacı Teyze’yi. Babam azıcık biliyor onun gibi konuşmasını. “Nan Bacı, nan”(3) diyor sofrayı göstererek. O gün mutfakta, bir başına yiyor yemeğini.  Bacı Teyze sonraki gelişinde sininin uzağına bir yere ilişiveriyor. Oturduğu yerden yemeklere uzanması mümkün değil. Sofra örtüsünün ucunu kaldırıp, yanında yer gösteriyor annem. Çatalı tutuşturuyor kadının eline. İlk kez birlikte yiyoruz. Biz yiyoruz, o yiyormuş gibi yapıyor sanki. Belki de bana öyle geliyor. Boğazına takılıyor lokması. “Su…” diyor annem. Bir koşu mutfaktan döke saça getirip eline veriyorum, “Su…”  Birkaç yudum içip bana gülümsüyor. Geçti boğazındaki. “Filiz qurbaaan, su…”

 O, suyu artık sadece benden istiyor. Ben ona su, bez, sabun taşıyorum. Şarkılarımı söylüyorum, okula gitmekten, koşmaktan, oynamaktan söz ediyorum. Annem gibi susturmuyor beni. Dinliyor. Gülümsüyor. “Filiiiiz keçıkèmın, su….”(4) Yetiştiriyorum bir koşuda Bacı Teyzemin suyunu, oyuncak kamyonumun plastik kasasında bardak, dizlerimin üzerinde emekleyerek.”Innn ınnn, düüüüttt.” Katıla katıla gülüyor halime, dişlerindeki kapkara çürüklerle. “Tin tin tinimini xanım, tin tin tinimini xanım…” Türkünün “hanım” kısmını onun gibi söylemeye çalışıyorum. Gülüyor. “Qurban… Filiiiz qurbaaan…” Saçlarımı öpüyor bazen. Elleri hep zeytin sabunu kokuyor.
Küçülen, eskiyen giysilerimizi veriyor annem Bacı Teyzeye. Kadın açıp her birine tek tek bakıyor. Babamın eski gömleğine bakıp, Şexmuz, diyor. Benim küçülen yeleğimi evirip çevirirken Nebahat, diyor. Hangi giysinin kime uyacağını düşünüyor belli ki. Tanıyoruz artık yavaş yavaş. Şehmuz, kocası. Nebahat, kızı. Benimle yaşıt. Fatma Teyze de veriyor eskiyen, küçülen giysileri Bacı Teyze’ye.  “ Sekiz çocuk doğurmuş bu yaşına kadar” diyor anneme. “En küçüğü geçen yaz iki aylıkken öldü.” Birden kızıyor annem.    “Bu zamanda bu cehalet!”   Kaşlarını çatıyor, “bakabilecekleri kadar doğursalar ya” diyor Bacı Teyzeme bakarak.  Elindeki pantolonu  yığının  üzerine  bırakıp  gözlerini  yere  dikiyor Bacı Teyze.  Kızıyorum anneme. Niye bağırdı ki şimdi? Küstü işte Bacı Teyzem. Susmuyor annem. “Cahillikten hep fakirlikleri…”  O gün çok çalışıyor Bacı Teyzem. Badana yapıldı evde. Yaz temizliği var. Yerleri tellerle ovuyor boyalar çıksın diye. Hava çok sıcak. Akşama kadar su taşıyorum. Bir dikişte içiyor suyu her seferinde. Bazen o istemeden getiriyorum suyu. Hani annem bağırıp küstürmüştü ya, belki unutur küskünlüğünü diye. Ama bana küs değil. Her su getirişimde saçlarımı okşuyor. Gülüyor bana. “qurbana keçıkèmın…”(5)

Bir keresinde sol kolu tülbentle omzuna asılı geliyor Bacı Teyzem. Telaşlanıyor annem, “n’ooldu bacı?”  Bacı Teyzem, yeşil lastik ayakkabısının tekini alıp omzuna vurur gibi yapıyor. “ Şexmuz…   Para… Xanım qurban…” . Ağlıyor Bacı Teyzem. Hemen içeri alıyoruz. Omuzunu açıyor annem. Mosmor olmuş kadının omzu. “Elleri kırılsın” diyor, “geberesice, mahvetmiş kadını…” Fatma Teyzemi çağırıyorum.  “Polise git” diyor annem. “Na na xanım, polis tınne…” (6) “Gitmez polise” diyor Fatma Teyze. “ Bir keresinde İbrahim karakola çektirip dövdürdü Şehmuz’u. Gebertmiş kadını eve dönünce.”   “Cahil bunlar” diyor annem, “zır cahil…” O gün iş yaptırtmıyor annem. Bacı Teyzem gidince soruyorum anneme, “cahil ne demek?” “Hiçbir şey bilmeyene cahil denir” diyor. Ama Bacı Teyzem temizlik yapmayı biliyor ki, cahil mi yine de?

O yaz kolera salgını başlıyor Diyarbakır’da. Babam hepimizi birliğe götürüp aşılatıyor. İçeceğimiz suları hep kaynatıyor annem. Bizim sokakta iki küçük kardeş ölüyor salgından. Camdan bakıyoruz kendini yerden yere vurup ağıtlar yakan kadına. “Cahillikten ölüp gidiyorlar” diyor annem. Aşı olmamışlar kısırlaşırlar diye. “Kısırlaşmak ne demek?” Azarlıyor annem. “Git odada oyna sen, karışma büyüklerin her sözüne.”

Bacı Teyze gelmiyor artık. “Kardeşin büyüdü, ben işleri yapabiliyorum da ondan gelmiyor” diyor annem.  “Olsuuun, iş yapmasın. Gelsin ama yine de…”  O kış, evin karşısındaki okula başlıyorum. İlk derste öğretmen “şarkı söylemeyi bilen var mı bakalım” diyor. Kısacık saçlı, kepçe kulaklı bir oğlan başlıyor yanık sesiyle “iki dagın arasında qalmişaam…”  Arkasından ben söylüyorum, “tin tin tinimini xanıımmm, tin tiiin tiniminii xanııımm…”  Gülüyor çocuklar ağzıma pek de yakıştıramadıkları Kürtçeme… 

“Yola çıktık anne, akşamüzeri evde olurum.” Keşkek yapmış seviyorum diye. İyice soğumadan evde olabilseymişim keşke… “ Hani Bacı Teyzemiz vardı” diyorum. “Güven bebekken gelmişti bize yardıma bir ara…”  “Hıı, evet vardı…” “Adı neydi onun?”  “Adı mı” diyor annem. “Ne bileyim. Bacı’ydı galiba…”  

                                                                                                           FİLİZ SONSUZ

------------------------------

(1)         He he gözüm, ben çok iyiyim.
(2)         Türkçe bilmiyorum hanım.
(3)         Ekmek bacı, ekmek.
(4)         Kızım benim, su.
(5)         Kurban olduğum kızım

      (6)    Hayır hayır hanım, polis yok (polise gitmem anlamında).

Van Gogh/ Arzu Doğan

Yağmurlu  bir gündü. Tüm gün kara bulutlar dağılmamış, akşam saatlerinde beklenen yağmur yağmaya başlamıştı. Havanın da vermiş olduğu kasvetle evde her zamanki gibi birkaç piyano provası yaptım ama   içimdeki hüzün dağılmıyordu. En iyisi çay içmekti. Çayı demlediğimde zil çaldı, gelen Ayaz’dı. İçeriye gel desemde elindeki iki bileti göstererek ‘Hazırlan senibir yere götüreceğim’ diyerek apar topar evden çıktık. Gülümsüyor ama nereye gittiğimizi söylemiyordu.
Sonunda bir resim galerisinin önünde durduk. Dışarıdaki tanıtım afişi nefesimin kesilmesine neden oldu. O mavigözleri nasıl unutabilirim? Kendi resmini yapan en saygı duyduğum ressam Van Gogh’un resim sergisiydi. O sıradaki kalp atışımın ritmini piyanoyla bile tarif edemem.
Coşkulu adımlarla içeriye geçtik. Hayatı boyunca tek bir resmi dahi satılmamış, kimse tarafından anlaşılamamış, kendini daima işe yaramaz yük olarak gören, hayatı ıstırapla geçen hüzünler sanatçısını, onun resimlerini, resme ve kalbe dokunuşlarını inceleyebilecek olmak, ah bu tarifsiz bir şans ve mutluluktu.
İçerisi oldukça kalabalıktı. Sergi resim meraklılarının ve sanat eleştirmenlerinin, koleksiyoncuların oldukça ilgisini çekmişti sanırım. Ölümden sonra anlaşılmak, değerli olmak her sanatçının biraz kaderiydi. Kalabalık her bir tablonun önünde duruyor resmi değerlendiriyor, kendi aralarında bazen hararetli tartışmalar yapıyordu. Bazı cümlelere kulak misafiri olsam da önceliğim tablolar ve renklerin cazibesiydi.
Bir tablonun önünde tartışmalar yoğunlaşmıştı. Günlük hayattan sahneler çizdiği dönemlere ait kendi odasını çizdiği tabloydu. İlkokuldayken resim öğretmenim anlatmıştı bu tabloyu, o yüzden az çok tablo üzerinde bilgim vardı.
-Hatırladın değil mi tabloyu?
-Tabi ki, sınıfta resim öğretmenimizin anlattığı resim... Renk uyumu, tonlamaları harika, özellikle sarı ve tonları hakim. Öğretmenimiz bu renklerin bu kadar yoğun kullanılmasının nedenini Van Gogh’un geçirdiği kriz ve siddetli ağrılara bağlı olduğunu söylemişti.
O esnada yanımıza bir bey gelip:
-Van Gogh resimde kendini yaşamdan koparıp alacak yolu arıyordu. Coşkusunu, içinde kopan fırtınaları, hüzünleri, aşırı hislerini portrelere yansıtan ikinci bir ressam daha yoktur. Kendisiyle sürekli hesaplaşan, bir türlü emin olamayan, bir başkasına muhtaç olmaktan dolayı kendini ezik hisseden, inandığı yoldan vazgeçmeyen, çevresi tarafından anlaşılamayan bir ressamdı. Acılarıyla, mutsuzluğuyla, huzursuzluğuyla, arayışları, hırsı, coşkusu, sonsuz yalnızlığı, sevgiye açlığı, yoksulluğu, resme duyduğu saygıyı… Onu kelimelerle anlatmak neredeyse imkânsız, dedi gülümseyerek.
Haklıydı aslında. On yıllık çizim hayatına dokuz yüz tablo bin yüz çizim sığdırmıştı. Öyle lüks içinde de yasamıyordu. Bir tas çorba ile bir boya tüpü arasında tercih yapmak zorunda olduğu günler olmuştu. O hep resmi kurtuluş olarak görmüş tercihleride hep çizim ve renklerin dünyası olmuştu.
-Sen olsan ne yaparsın Ayaz? Tercihin bedeni doyurmak mı, yoksa ruhu doyurmak mı olurdu?
-Bu çok zor bir soru. Bizler, sen, ben paraya ya da maddiyata önem veren insanlar değiliz, ama yemek yerine sanatı tercih edecek kadar aç kalsam… İnan cevap konusunda dürüst olamayacağım sanırım. Onuda bu kadar özel yapan bu zaten. Kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplardan birinde ‘o kadar açım ki dayanamayıp resim yapamamaktan korkuyorum. Kendime daha az çalışmak mı yoksa aç kalmak mı diye sorduğumda daha az çalışmayı seçemiyorum hiç,’yazmış. Resim onun için bu dünyaya tutunduğu son daldı bana sorarsan. O yüzden hırsla umutla tutundu ona. Yoksa bu kadar acıya nasıl dayanırdı?
-Ne trajik bir hayat! Bu cümleyi güne bakan çiçeklerine bakarak söylemek ne kadar ironikti.1889 yılında genetik bir sara çeşidinin yol açtığı nöbetlere rağmen hırsla çalışmaya devam etti.O dayanılmaz acılar sırasında çizmişti bu günebakan çiçeklerini kendine bir nebze umut olsun diye.
-Sence de bu biraz haksızlık değil mi?
-Neden sordun şimdi bunu?
-Böyle harika bir ressamın yaşarken hiç tanınmayıp bir resminin dahi satılmamış olması ve bu yüzden ölünceye kadar kendini değersiz hissetmesi.
-Haklısın ama eğer kardeşi Theo olmasıydı belki bizler hiç bir  zaman Van Gogh ismini duymayabilirdik. En azından günümüzde hak ettiği değeri ve saygıyı görüyor.
-Neden?
-1890’ da Van Gogh silahla kendini vurarak intihar etti değil mi?
-Evet
-Cenaze töreninde kardeşi Theo kardeşinin yetmiş bir tablosunu cenazeye katılanlara dağıtmıştı. Bu da ünlenmesine büyük bir vesile oldu diye düşünüyorum.
Bir kaç adım attıktan sonra kalbim hızla çarpmaya başlamıştı. Umutla biraz da kalbim sızlayarak gözlerimi dikmiştim resme.
-Ah! Bu en sevdiklerimden ‘Bulutlu GöğünAltındaki Buğday Tarlası’ …Van Gogh’un bu resmi yaparken bu hüznü yaratmak için hiç zorlandığını zannetmiyorum.
-Neden böyle düşündüğünü sorabilir miyim?
-Basit. Tabloya iyice bak koyu mavi uçsuz bucaksız gibi bir gökyüzü  var, olabildiğince karmaşık ve kasvetli çizilmiş. Sarılar, yeşiller, beyazlarla renklendirilmiş buğday tarlaları var, resmin derinliğinde ise yalnızlığının sessiz çığlığı. O yalnızlığından, üzüntüsünden güç alan bir ressamdı, bu yüzden özel zaten. Mutlu olan bir insanda çizim yapar, neşeli resim çizebilir. Ama mutsuzken hele ki bu kadar acı içindeyken coşku ve umut dolu, neşeli resimler çizebilmek onu büyük ve eşsiz yapan bu aslında.
-Bir eleştirmen olarak neler dersin peki Van Gogh desem?
-Evet, bu zor bir soru. Fakat bana göre o hepsinden çok daha iyi bir ressam. Kuşkusuz, en popüler, tüm zamanların en iyi, en sevilen ressamı… Renklere olan hâkimiyeti olağan üstü. Azaplı hayatının acısını, harikulade bir güzelliğe dönüştürmüştü. Acıyı resmetmek kolaydır, fakat tutkunu ve acını muhteşem dünyamızın coşkusunu ve neşesini resmetmek için kullanmak bunu daha önce kimse yapmamıştı. Belki de bir daha kimse yapamayacak. Bana göre, Provence arazilerinde gezmiş bu garip, vahşi adam sadece dünyanın en iyi sanatçısı değil, yaşamış en harika insanlardan biriydi.
-Bunlar ne güzel övgüler, ah keşke yaşıyor olsa ve bir sanat eleştirmeninin şu sözlerini duyabilseydi mutluluktan gözlerinin dolacağına eminim.

Sanat uğruna neleri feda edebilirsin? Van Gogh sanat hayatı uğruna hayatını feda etmiş, aklını yitirmiştir. Ama o kısa ve ızdırap dolu hayatından hiç pişmanlık duymadı, her şeye rağmen doğru bildiği yolda yürüdü. O yolda yapayalnız yürüdü değeri bilinmese de. Maalesef sanatın kaderidir bu. Bazı şeyler yıllar sonra tozlu raflarda ışık saçmaya devam eder yıllara meydan okuyarak ve hak ettiği değeri eninde sonunda görür.

                                                                                                       ARZU DOGAN

Didar Hanım/Filiz Sonsuz

                                        

  Gülten Hanım, koltuğunu Didar Hanım’ın yatağının yanına yanaştırmış, arada bir mendiliyle yüzünden boynuna ip gibi akan terini siliyor,  yastığa dağılmış beyaz saçlarını toparlayıp düzeltiyordu. Kırk yıllık can dostunun yüzündeki acıyı görmeye daha fazla dayanamadı Gülten Hanım. Kalktı, gülkurusu, saten perdeleri çekti.  Güneş varlığını hala hissettirse de odaya gül renginde, sakin, sessiz, huzurlu bir loşluk doldu. Duvardaki büyük sarkaçlı saatin tıkırtısı ve bitkin yatan hastanın sık, sıkıntılı nefesi dışında odada çıt çıkmıyordu. Kocaman yatağın içinde kaybolup gitmiş, incecik bedene baktı yaşlı kadın. Kırk yıl önce, aileye gelin geldiğinde tanışmışlardı Didar’la.  İkiz sandığı Mehmet’in ve Mustafa Uğur’un annesi…  Sakin, hep gülümseyen ama gözlerindeki kuyu gibi derin mutsuzluğu saklayamayan güzel kadın Didar… Mehmet ve Edibe’nin hikâyesini öğrendiğinde büyük bir sevgiyle kendisine yakın, çok daha yakın hissettiği, zamanla sırdaş bildiği, derdini aldığı, derdini paylaştığı Didar…  

     Saatler, bu sessiz, umutsuz çaresizlikle ağır ağır geçti. Doktorların tahminine göre artık bitmek üzereydi.  İlk başlardaki iyileşecek, iyileşmeli duygusunun yerini  ‘acı çekmesin’  dilekleri almıştı son bir aydır.  Didar’ının başucunda geçirdiği bir haftada kırk yılı tekrar tekrar yaşadı Gülten Hanım. Ne anlatılamaz acılar, ne anlaşılamaz yaralar kanamıştı yıllarca,  şimdi bebek kadar kalmış şu incecik kadının yüreğinde. “Gülten…” dedi fısıltıyla Didar Hanım. “Eğil…” Eğilip kulağını Didar’ın dudaklarına dayadı Gülten Hanım. “Annemin yanına gömün beni…” Bir iki güçsüz öksürük çıktı dudaklarından. Çay kaşığıyla su damlattı ağzına Gülten Hanım. Son kalan gücüyle elini tuttu Gülten’in. “Hakkını helal et…”

   Kıyameti kopardı Mustafa Uğur. Ne demekti anasının yanına gömülmek? Yüzlerce binlerce yıldır bu kasabada hangi kadın kocasının yanı dururken anasının babasının yanına gömülmüştü ki annesi ta Kütahya’ya götürülüp gömülecekti?  “Ben de evladıysam…” dedi hiddetle, “hele bi götürün Kütahya’ya… Bak bakalım gelip bi kürek toprak atıyo muyum mezarına. Bi Fatiha okuyo muyum? Ben de evladıysam… Anamın yeri babamın yanı… Hadi bakalım bi götürün ta Kütahya’ya…”  Gülten Hanım sigarasını kül tablasına öfkeyle basıp fırladı oturduğu koltuktan. Mustafa Uğur’un karşısına dikilip gözlerinin içine kurşun gibi bir bakış fırlattı. “Bunca yıldır kocası var mıydı ki şimdi olsun?” dedi deliler gibi bağırarak. “Kırk yıldır kocasız nasıl yaşadıysa, şimdi de sensiz gömülüversin. Ne eksilir hayatından şimdiden sonra?”

   Göz gözü görmez yağmurun altında, anneciğinin yanına gömüldü Didar Hanım.    Cenaze kalabalık değildi. Gülten Hanım,  Mehmet,  üç beş akraba, birkaç komşu…  İlk kez,  gerçekten istediği bir şeye, sonunda kavuşmuştu Didar. Annesinin aksine, istediği ve hatta istemeyi akıl edemediği her şeyi zahmetsizce elde etmeye alışık Mustafa Uğur, ilk kez dediğini yaptıramamanın ağır yenilgisiyle, Kütahya’ya gitmemiş, öfkeden delirmiş halde İstanbul’a dönmüştü.

   Ağır, sel gibi akan yağmurun altında çıktılar şehirden. Gülten Hanım, ağlamaktan şişmiş gözleriyle uzun uzun baktı Mehmet’e. “Aman yavrum” dedi.  “Acele etme. Bu yağmurda hızlı gitsen ne olacak? Allah korusun…” Birkaç saat kadar, susarak, çıt çıkarmadan geçip gittiler tarlaların,  köylerin, kasabaların arasından. Hava kararmış, yağmur azalayım dememişti.   Gülten Hanım sıkıntıyla çantasını açıp sigara paketini aradı. Çakmağı güç bela buldu karanlıkta el yordamıyla. Kocaman, valiz gibi çantanın içinden, Gülten Hanım’ın yanından eksik etmediği elmalı sabunun kokusu doldu arabaya. Yeşil elma kokusu… Ve yağmur…  
                             
     Mehmet yüzünü buruşturdu. İkisi de yedi yaşlarında falandı herhalde. Tam da bu günkü gibi bir Ekim akşamıydı. Yağmur ne dediğini bilmiyordu. İki kardeş ödevlerini bitirmişler, odanın ortasındaki büyük yemek masasının etrafında, ellerinde yarısı yenmiş elmalar, koşuşturup oynuyorlardı. Dedeleri Mustafa Ağa iki küçük çocuğu susturup oturtamayınca odasına çekilip erkenden yatmış, babaları eve fitil gibi sarhoş gelmiş, koltukta uyuşuk gözlerle çocuklara bakıyordu. Bir ara ayağı halıya takılıp düşünce Mehmet’in elması yuvarlanıp sobanın altına gitmişti. Masanın üzerindeki meyve tabağında kalan son elmaya uzanmıştı Mehmet. Mustafa Uğur da uzanmıştı aynı elmaya. Çekişmeye başlamışlardı. Sonra, nasıl olduysa Mustafa Uğur’un eli elmadan kaymış, düşüp başını masanın ayağına vurmuştu. Eline kıymık batsa ortalığı ayağa kaldıran Mustafa Uğur feryat figan ağlamaya başlamıştı. İlyas,  Mustafa Uğur’u kucaklayıp öptü, öptü. Oğlunun masanın ayağına çarpan kafasını ovuştururken bir yandan da nazlandırıyordu Mustafa Uğur’unu,  “Ne olmuş benim paşama? Kim ağlatmış benim pehlivanımı?” Bağırtıyı kesmişti Mustafa Uğur.  Babası hışımla kalkıp yerinden, annesinin kucağında iki büklüm oturan Mehmet’e yürümüştü sallanarak. Rakı kokan nefesiyle bağırmıştı sesi çıktığı kadar. “Anan siktir olup giderken başıma bela bıraktı seni. Dikme o gök gözlerini bana…” Annesi Edibe’nin gözleri gibi, masmaviydi Mehmet’in gözleri. Belki de sırf bu yüzden, sırf Edibe’yi hatırlattığı içindi bu öfkesi İlyas’ın.  Didar Mehmet’i kucaklayıp çıkarmıştı odadan.  “Bakma mavişim sen babana.” demişti Mehmet’e sarılarak. “Sarhoşken ne dediğini bilir mi o?” Elma kokusu ve yağmur nasıl da kazıp çıkarmıştı derinlerdeki öfkeyi. En acı verenler en derinlerden kopup gelenler değil miydi zaten? Çocukken, daha hiçbir şeyin farkında değilken, neden kardeşinden daha az sevildiğini bilmiyorken mesela, içine bir yerlere gömdüğü acı neden yok olup gitmiyordu da en olmadık zamanda fırlayıp yüreğini un ufak ediveriyordu insanın?   İki kardeş arasında baksan, fark yoktu. İkisi de şehirden, en iyi mağazalardan giydirilir, ikisi de tırıl tırıl, tertemiz, Mustafa Ağa’nın torunlarına yakışacak şekilde yaşatılırlardı. Ama işte Mehmet babası kızmasın diye daha uslu durmak, babası Mustafa Uğur gibi onu da ava götürsün diye daha iyi nişan almak, babası onun da başını okşasın diye kül tablasını söylenmeden boşaltmak, babası bir kere olsun gözlerine bakıp ‘aferin’ desin diye daha çok çalışıp takdirname almak zorundaydı. Mustafa Ağa ve karısı, oğulları kadar değilse de Mehmet’i yok saydıklarını saklamayı hiçbir zaman başaramamışlardı. Mehmet’in mavi gözleri, onlara da yıllar önce Edibe’nin çıkıp geldiği, mavi gözleriyle eve kâbus gibi çöktüğü o uğursuz geceyi hatırlatıyordu. Mehmet, onlar için de, geçmişteki utancın, eski bir ameliyatın silinmez iziydi. Bir tek annesi, Didar,  sımsıkı sarılıp sıcacık bakıyordu gözlerine. Didar için Mehmet, İlyas’ın sevgisine layık bulunmamış bir kader ortağıydı. Bu çocuğa baktıkça, Didar’ın içinde itilmişliğe, unutulmuşluğa, yok sayılmışlığa dair ne varsa ayağa kalkıyordu.

   Anlaşılan gece de yol da uzayacaktı. İleride bir yerlerde yağmurdan köprü yıkılmış, yol kapanmıştı. Geri dönüp komşu kasabadan geçen yoldan gitmeleri gerekecekti. Sıkıntıyla ofladı Mehmet. Arabayı çevirdi. Yarım saat kadar geri gitmeleri gerekiyordu. “Bi benzinlikte dursak da tuvalet bulsak Mehmet’im” dedi Gülten Hanım.

     Elma olayından çok değil, üç yıl kadar sonra, Mehmet annesiyle ilgili gerçeği, kavga ettiği sınıf arkadaşından öğrenmişti. Küçücük kasabada bu kadar süre saklanması bile bir mucize olan sır, sonunda ortaya çıkmıştı. Mehmet, deli gibi ağlayıp Didar’a koşmuştu.  “Sen benim annem değil misin? Sen benim annem değil misin sahiden?” Didar ne dediyse olmadı. Sonunda babaannesiyle birlikte anne bildiği kadın Didar, oturup uzun uzun, daha fazla yarasını kanatmadan anlattılar olan biteni. Mehmet o günden sonra daha da içine kapandı, daha uzun, daha derin sustu. Önce hiç görmediği annesi Edibe’yi, sonra Didar’ı düşündü. Bu güne kadar bir kez olsun hissetmemişti annesi olmadığı gerçeğini. Evde sevgisini kuşkusuz hissettiği tek insandı Didar. Bir süre “Didar anne” dedi. Didar’ın gözlerindeki hüznü hissetti çok geçmeden. Yeniden sıcacık, yumuşacık annesi oldu Didar Mehmet’in.

  Birer çay içip yeniden yola çıktıklarında vakit gece yarısını geçmişti.  Artık saklanacak yanı kalmamıştı. Konuyla ilgili herkes öldüğüne göre Mehmet, herkesten sakladığı gerçeği Gülten yengesine anlatabilirdi. “Yenge. Biliyor musun? Ben annemle görüşüyorum.” dedi. Gülten Hanım şaşkın, gözlerini kocaman açıp sordu, “Hangi annenle oğlum? Ne diyosun sen?”  “Edibe annemle…”  “Nasıl oldu? Nerede buldun? Anlatsana yavrum!”  Mehmet uzun uzun anlattı. İki kardeş liseyi şehirdeki okulda okumuşlardı ya hani. Hani babasının halasının yanında kalmışlardı o sırada. Edibe gelip bulmuştu oğlunu. “Görür görmez anladım annem olduğunu” dedi Mehmet. “ Çok benziyordu bana. Gözleri, çenesinin sivriliği…” Sinirlendi Gülten. “Sormadın mı neden bırakıp gitmiş seni? Sormadın mı nasıl kıymış kundaktaki yavrusuna?” “Öyle değilmiş işte” dedi Mehmet. Arabayı çekip sağa, öfkeden elleri titreyerek, bağıra çağıra, söve süpüre anlattı bildiklerini, duyduklarını. Mehmet daha bir aylık bebekken, dedesi Mustafa Ağa annesinin odasına çıkmış, Edibe’nin kolundan tutup duvara savurmuş, yüzüne tükürüp suratına bir tokat atmış, “topla neyin varsa çık git bu evden!” diye bağırmıştı. Edibe diklenmiş, hiçbir yere gitmeyeceğini söyleyip oğluna sımsıkı sarılmış, ağlamış bağırmış; ama çare etmemişti. Mustafa Ağa Edibe’nin kulağına eğilip dişlerinin arasından, “Sen bilirsin. Kurtçalı Emine’yi biliyon değil mi? Hani goca çınarın dallarında asılı buldulardı bi sabah. Yarın sabah da seni bulmasınlar onun gibi” deyip çıkmıştı odadan. Deli gibi korkmuştu Edibe. Kurtçalı Emine’yi caminin arkasındaki koca çınarım dallarında asılı bulduklarında Emine dört aylık hamileydi. Ve Mustafa Ağa’yı kadının evine girer çıkarken görenler, o günden sonra bu konuda tek kelime edememişler, Emine’nin kendini astığını söyleyen otopsi raporuyla da herkes her şeyi tamamen unutup gitmişti. Mehmet, direksiyona kafasını dayayıp uzun uzun ve sessizce ağladı. İçinde saklayacak hiçbir şeyi kalmamış insanların boşalmışlığıyla çevirdi kontağı. Yarım saat sonra evdeydiler. Bomboş ve artık bambaşka bir yere dönüşmüş olan evlerinde…

                                                                                                                       FİLİZ SONSUZ

Gizli Bahçe/Arzu Doğan

Dört yıl sonra bir konserde denk gelip hemen birbirimizi tanımıştık. Aynı eğitmenin öğrencileriydik. Çıkışta sözleşip bir kafeye gittik, hava oldukça soğuktu. İçeride fazla insan yoktu. Kalabalıktan pek hoşlanmadığım için halimden memnundum. Çin porseleninde gelen çaya bayılıyorum. Burayı seviyorum sırf müzikleri bile ayrı bir dünya buranın. Sohbete, tanıdık notalar, müzik eşlik ediyordu. İşte o anki sohbet tarifsizdi. İçinizi ısıtan şömine, dumanı tüten çay, güzel sohbet ve ruhunuzu gezdiren müzikler bu gece essizdi. Birkaç nota uzaklaştırmıştı beni sohbetten, elimde çay fincanı ateşe bakıp dalıp gitmiştim.
 -"La Corda De Promo" yani "song from a secret garden" dedi.
Kafa sallayabildim sadece gözlerim dolarak. Harika bir piyano-keman düetidir.
–Durumi’yi hatırladın değil mi?
-Durumi! Diyebildim sessizce, gözlerimi ateşten ayırmayarak. Hayatımda tanıdığım muhteşem kadınlardandı. Belki bu yüzden Kang Mae hep ona "didişken" diyordu. Tanıdığım ve sevdiğim bir keman sanatçısıydı. Çocukluğundan beri kemana gönül vermiş ve harika çalıyordu. Konser ve ekip için liderdi çoğu zaman. Sorun olan yerde çözüm Durumi'dir. Yılmaz, yıkılmaz, canı yansa da umursamaz, ikna gücü yüksek, hayat dolu… Bir kez Kang Mae'yi konsere ikna edemeyince Kang Mae'nin tek serveti olan köpeği Thowen'i kaçırmıştı. Konseri kabul etmeden de vermemişti. Pes etmek onun dünyasına aykırı bir kavramdı. Didişken lakabını fazlasıyla hak ediyordu.
 -Nella Fantasia konserini hatırlıyorsun değil mi?
 -Nasıl unuturum? Baş ağrısı için sürekli ağrı kesici hap kullanıyordu. Konserden üç dakika önce bir çınlamayla duyamaz hale gelmişti. Dehşet içindeydi, elleri titriyordu. Sahneye çıkmıştı baş kemanistti geri de dönemezdi. Kang Mae ile tokalaşırken "duymuyorum" dedi. Sesi titriyordu. Kang Mae gözlerinin içine bakıp "notalara değil sadece ellerime ve yüzüme bak geçecek "dedi. Gözünden birkaç damla yaş döküldü, kemanı omzuna yerleştirirken. Salon ağzına kadar doluydu. Hiç duymadan sadece el hareketleriyle nasıl başarıp çaldı inan hala bilmiyorum. Doktor duyma yetisini tamamen kaybettiğini ve işitme cihazıyla sadece konuşulanları anlayabileceğini söyledi, konsere çıkamazdı. Ani çınlamalar yüzünden de birkaç trafik kazasından kıl payı kurtulmuştu.
 -Onunla en muhteşem anın ne?
-Ben ülkeden ayrılmadan önce boş bir konser salonuna gittik."Piyano çalar mısın?" diye sordu."Tabi" dedim. O esnada önce ayakkabılarını sonra çoraplarını çıkardı. Salon soğuktu, üşüteceksin dediysem de dinlemedi her zamanki gibi. Eline kemanı aldı, işitme cihazını çıkardı "Çal" dedi.
 -Bu şarkı mıydı yoksa?
 -Evet! song a from secret garden'di notalarına dokunduğum. Piyano ile kemanın eşsiz uyumu çalıyordu.  Sağır olduğunu bilmesem duyuyor diyecektim. Bittiğinde bir kahkaha attı. Şaşkın gözlerle bakıyordum. Bu nasıl olmuştu? Ayakkabılarını giyerken yüzüme bakıp ifademi keyifle izliyordu. İşitme cihazını takıp "Beğendin mi" diye sordu. Şen sesiyle bir kahkaha daha patlattı,"Bir süredir bunun üzerinde çalışıyordum. Çıplak ayakla tahta zeminde müziğin titreşimini hissedebiliyorum. Bu sayede solo olmaz ama müziğe eşlik edebiliyorum. Nasıl muhteşem değil mi? Yaşadığın surece bir yol vardır" dedi göz kırparak.
-O muhteşem bir kadın.

-Kesinlikle. Bir ressamın gözlerini, sporcunun ayaklarını, fotoğrafçının gözlerini, piyanistin ellerini kaybetmesi ölümcül yıkımdır çoğu zaman. Ama Durumi haklıydı ve bu sözünü ilke edindim hep. Yaşadığın sürece mutlaka bir yol vardır.
                                                                                             ARZU DOĞAN

Öykü-Ankara’nın Bağları/Filiz Engin

Minibüsten indiğimde bütün mahalleyi sarıp sarmalamış, ağaçlardaki yaprakları bile titreten, hani biraz daha gayret etse asfaltı çatlatacakmış kadar yüksek bir tonda çalan türkünün sözleri çaresiz beni de içine çekiverdi birden. Değil bir şey konuşmak, başka herhangi bir şeyi düşünmek bile imkânsızdı çünkü. Ses, her şeyin herkesin üstüne kendinden bir parçayı bulaştırarak kendini iletebileceği en uzak yerlere doğru ilerliyordu.
Ankara’nın bağlarıda
Büklüm büklüm yolları
Ne zaman sarhoş oldun
Kaldıramıyon kolları
Köşeyi dönünce anladım durumu. Kayıt yaptıkları müzik CD’sini pazarlamaya çalışan iki delikanlı, eski model beyaz bir otomobile dev bir kolon yerleştirmişler, pazar yerinin girişine park etmişlerdi. Ellerinde CD’lerinin kopyası, kolondan da CD’nin yayını… Güldüm kendi kendime, öğrendiklerini uyguluyor delikanlılar diye geçti içimden. Bağır, çok bağır, mesela politikacılar gibi sesinle sersemlet etrafındakileri, sonra ne istersen yaptırırsın. Elden ele CD- para değiş tokuşunun aralıksız sürüyor olmasına bakılırsa haklıydım.

 Asıl şaşkınlığım kolonun olduğu arabanın hemen yanı başındaki kahvede oturan Oktay Abi’yi görünce oldu. Yüksek sesle müzik dinlemek şöyle dursun, konuşurken biri biraz heyecanlanıp da sesini yükseltecek bile olsa, kınayan bakışlarını hemen o kişiye diker, konuşan her kimse kendini toparlayıp sesini normal düzeye indirene kadar da gözlerini ondan ayırmazdı. Oysa şimdi sanki hiçbir şey duymuyormuş gibi biraz ilerdeki denize dalmış bakışlarıyla sakin, hatta biraz mahzun öylece oturuyordu. Beni görmemişti. Yanına doğru yürüdüm. Kulağının dibine eğilip “Hayrola, Oktay Abi, Karadeniz’de gemilerin mi battı?” diye bağırdım. İrkildi, kafasını kaldırdı. Önce boş gözlerle yüzüme baktı, sonra kendine geldi. “Vay, Haluk, ne haber gel otur, gel çay söyleyeyim,” dedi. Kahveciye seslendi. Bir sandalye çektim masaya.

Severdim Oktay Abi’yi. Yarım yüzyılı devirmiş, yalnız yaşayan, dış görünüşüne bakıp çok fena aldanabileceğiniz insanlardandı. Tabir yerindeyse sünepe bir tipi vardı. Kısa boylu, dar omuzlu, hafif göbekli, az konuşan, yer yer seyrelmiş saçlı, dış görünüşüyle göze batan hiçbir yanı olmayan biriydi. Ta ki ağzını açıp bir şeyler anlatmaya başlayana kadar. İşte tam o sırada bambaşka bir kimliğe dönüşürdü her seferinde. Genizden gelen ve fiziki yapısına hiç uymayan o son derece kalın ses tonuyla olduğunuz yere mıhlardı sizi. Konuşmak için ağzını açmaya karar verdiği konuya öyle bir başlardı ki, dinlememek ya da başka bir şeyle ilgilenmek imkânsızlaşırdı desem yalan olmaz. Elinizde, gözünüzde ne varsa bir yana bırakır, ağzınız biraz aralık, yüzünüzü ona çevirir, söylediklerine kulak verirdiniz.

Genellikle bir soruyla başlardı konuya. Konu hemen hiçbir zaman güncel ya da popüler olmazdı. Çoğumuzun gün boyu memleketin hali, patatesin pahalılığı, çocuğun karnesi, izlediğimiz bir dizideki olaylar, havanın önümüzdeki günlerdeki durumu ya da yeni bir dedikodunun etrafa sıçrattığı çamurları eşelemekle geçen sohbetlerine karşın Oktay Abi; sigarasından derin bir nefes çekip dumanını havaya üfledikten sonra “Şu gördüğün dumanın ağırlığını ölçebilir miyiz sence?” diye başlardı mesela konuşmaya. Böylece gayet kibar bir şekilde ilk sözü bir anlamda karşısındakine ikram etmiş olurdu.  Çoğu insanda karşılaşmadığımız bir özellik bu. Siz de bilirsiniz herhalde; insanlar genellikle gelir, masanıza oturur, bir çayınızı içerken yeri gelmiş mi gelmemiş mi diye bakmadan gündemdeki bir konuyla ilgili sanırım sözünün kesilmesinden korkarak nefes bile almadan uzunca bir konuşma yapar ve sizden gelecek herhangi bir söz ya da tepkiye izin vermeden kalkıp giderler ya… Neyse, dediğim gibi Oktay Abi öyle yapmazdı. Önce size sorar, ancak cevap almazsa ve soran gözlerinizi yakalarsa anlatmaya başlardı.

Eğer anlatacaklarını birinden duymuş, bir yerde seyretmiş ya da okumuşsa bunu muhakkak belirtirdi. Dumanla ilgili soruyu sorduğu gün de aynı şeyi yapmış, “Seyrettiğim bir filmde öğrendim bu sorunun cevabını. İki kişi konuşuyordu.  Biri diğerine dumanın ağırlığını ölçebilir miyiz diye sordu. Öteki evet ölçebiliriz dedi. Önce sigarayı henüz yanmamışken tartarız, sonra yakıp derin bir nefes çeker, dumanı havaya üfleriz. Ucundaki külüyle birlikte sigarayı bir daha tartarız. İlk sonuçla ikinci sonuç arasındaki fark dumanın ağırlığıdır,” diye anlatmıştı bildiklerini.

Bütün bunlar aklımdan geçerken kahveci çayları getirdi. Tam o sırada ‘Ankara’nın bağları’ bıçakla kesilivermiş gibi sustu. Ani ve güçlü bir ses insanı nasıl irkiltirse, ani bir suskunluk da aynı şekilde ilgiyi üzerine çekebiliyordu herhalde ki, Oktay Abi de ben de kolondan tarafa çevirdik yüzümüzü. Delikanlıların yanına gelmiş iki zabıta memurunu görünce suskunluğun nedeni belli oldu. O belli oldu olmasına da Oktay Abi’nin az önce onu ilk gördüğümde gözleri uzaktaki bir noktaya takılı dalıp gitmiş halindeydi hala benim aklım.

“Kulağının dibinde o müzik bangırdarken ne düşünüyordun sen Abi?” diye sordum. Çayını karıştırıyordu o sırada. Çayını karıştırırken serçe parmağını hafifçe yukarıya kaldırışına takıldı yine gözüm. Kaşığı bardağın ağzına bir iki vurup çay tabağının kenarına koydu ve çayından bir yudum alıp yüzüme baktı.

“ Ne mi düşünüyordum?” dedi, “Ses denen şeyi.”… “Güçlü, kendinden emin ve yüksek tonda çıkan bir sesin ne dediğini gerçekten anlıyor muyuz sence?” diye devam etti. “Bilmem, anlamıyor muyuz?” diye soruyla karşılık verdim. Güldü, “Galiba anlamıyoruz. Az önce ortalığı birbirine katan türkünün sözlerini biliyor musun?” dedi bu kez. “Sadece nakarat kısmını,” dedim. “Adam, ben sevdim eller aldı da içimde acı kaldı diye ortalığı birbirine katıyor, biz nerdeyse göbek atmaya başlayacağız,” dedi. Düşündüm, haklıydı. Ben de şahit olmuştum. Bu ünlü türkü birçok eğlence mekânında, düğünlerde çaldığında insanlar piste atlarlar ve neşe içinde ellerini çırpmaya, parmaklarını şaklatmaya, oynamaya başlarlardı.

Nereye bağlayacak diye yüzüne baktım. Oktay Abi’nin bu kadarla kalmayacağını tahmin edecek kadar tanıyordum onu. Soğumuş çayını bir dikişte bitirdi. “Yani biz şimdi sevdiğini eller aldı diye içinde acı kalan adamın türküsüyle neşeleniyorsak, herhalde kötü kalpli olduğumuzdan değildir bu, öyle değil mi?” dedi.  Mantıklıydı, normalde böyle şeylere üzülürdü insanlar. “Peki, niye sence?” dedim. “Galiba bir kelimenin anlamı kadar, o kelimenin nasıl dillendirildiği ve dinleyenlerin ruh hali de önemli,” dedi. “Hatta belki çok daha önemli,” diye ekledi.

O sırada kar atıştırmaya başladı. İkimiz de susup karın sessizliğine eşlik ettik bir süre. Birkaç gün önce seyrettiğim azılı diktatör Hitler’in yaşam hikayesine ait filmi hatırladım. Savaştan yenik çıkmış yoksullukla mücadele etmeye çalışan bir halkın, onun kendinden son derece emin bağıra çağıra olan konuşmalarını büyülenmiş gibi dinleyip alkışladığı sahneler geldi gözümün önüne. O filme dair düşündüklerimi paylaşmak istedim Oktay Abi’yle. Ama kahve köşesinde üşüyerek konuşmak gelmedi içimden. Ayağa kalktım, “Hadi,” dedim, “Bana gidip sobadaki odunları tutuşturalım, bu sohbet burada bitmez.”

                                                                                            FİLİZ ENGİN