Çeşme,21.Ağustos.2014
Merhaba Cancazım,
Merhaba Cancazım,
Ne iyi oldu da aklına
geldi bu mektuplaşma fikri. Gerçi bir önceki mektuplarımızın birbirimize ulaşma
süresini görünce, yurdumuzda posta idaresinin düştüğü durum karşısında epey
şaşkınlığa uğradık ikimiz de ama… Dört saatlik mesafedeki iki kasaba arasında
bir mektubun seyahati nasıl oldu da otuz üç gün sürdü, hala anlamış değilim.
Fakat yılmaya niyetim yok doğrusu. Ne derler, pilavdan dönenin kaşığı kırılsın.
Baktık olmadı, e-posta yoluyla da devam edebiliriz. Sonuçta yapmak istediğimiz,
üç beş kelimeyle birbirimize laf yetiştirmek değil, tadı tuzu yerinde mektuplar
yazmak olduktan sonra.
Yakın bazı dostlara söz
ettim bu konudan. Postaneye gitme tembelliğine karşı elektronik posta adresi de
verdim. Mektubun sonunda sana da yazacağım e-postayı. Daha sonra bir de posta
kutusu kiralamayı düşünüyorum. Onu da bildiririm. Bu arada konuyu açtıklarımın
hemen hepsi yazacakları sözünü verdiler. Hem bana ve hem de birbirlerine…
Bilemiyorum, gerçekten o keyfi tekrar yakalamayı düşünecekler mi, bu eski
haberleşme, dertleşme, paylaşma, bana göre ballandıra ballandıra anlatma
aracına başvururlar mı sence?
Aslında söz konusu
keyif tam olarak nereden geliyor diye üstüne düşünmedim değil. İlerlemiş
yaşımızda, eskiden kullandığımız ama şimdi yüzüne bakmadığımız, meselâ bir kasetçaları
ya da küçük bir kahve değirmenini tesadüfen bir çekmecede görüp de
heyecanlanmamız gibi romantik bir duygulanım mı bu? Yoksa eline bir kalem, biraz
kâğıt alıp masaya ya da bir köşeye çekilerek ve doğal olarak bilgisayar
başındaki hızdan ve dikkat dağıtıcı bir yığın unsurdan uzak bir akışla,
duygularını ya da görüp işittiklerini yakın bulduğun birine derinlemesine,
yukarıda dediğim gibi ballandırarak paylaşmakta yakalanan gerçek bir tat mı?
Galiba cevap özellikle
şu hız kelimesinin içinde bir yerlerde yatıyor. Sadece bana mı özgü ya da bütün
insanlarda benzer bir durum yaratıyor mu internet bilmiyorum. En basitinden bir
makaleyi bile okurken sanki bir an önce okuyup başka bir şeye geçmem gerek
duygusu yaşıyorum. Neyi kaçıracaksam? Elimdeki kitaba ya da gazeteye daldığımda
böyle olmuyor ama… Üstelik bu işin sadece bir yanı… Bir de şu anında laf yetiştirmeye
çalıştığımız sosyal paylaşım sitelerinde yaşadıklarımız var. Al işte ikimizin
de en çok kullandığı facebook… Olağanüstü bir hızla önümüzden haberler,
fotoğraflar, patlamış beyinler, müzikler, kopmuş kollar, film tanıtımları, cesetler
ya da “özlü sözler” akıp gidiyor ve biz farkında olmadan o hıza ayak uydurmaya
çalışırken, aklımıza ilk geleni söylemek gibi bir huy edindik. Otobanda araba
kullanırken belli bir hız limitinin altına düşemezsin ya onun gibi bir şey… Yanlış
anlama, olumsuz bir eleştiri gibi yazmıyorum bunları. Sadece olanı saptayıp bu
durumun bizi nasıl etkiliyor olabileceğini kavramaya çalışıyorum. Kabul etmek
gerek, bize, yani bilgisayar kullanan insanlara bir şeyler oluyor çünkü. Kim
bilir belki de sadece geçiş döneminde olmanın sancıları bunlar. Geçiş derken
radikal bir geçiş kastettiğim… Evrimin hızlandığı bir dönemde miyiz neyiz? Yani
düşünsene bizler kalem kâğıt, kâğıt da değil saman kâğıt ve radyoya doğmuşken
şimdi hangi araçları kullanıyoruz? Sana da bazen bir bilim kurgu filminin
içindeki karaktermişsin gibi geliyor mu?
Facebook’tan bahsedince
aklıma geldi. Geçenlerde bir haber video izledim beni yerimden zıplatan. Sen
izledin mi bilmiyorum. Epey bir dolandı ortalıkta. Bir ben etkilenmemişim demek
ki! Kakao üreticisi olup da çikolatayı hiç tatmamış Fildişi Sahili
yerlilerinden söz eden bir videoydu. Yılda 1,6 milyon ton kakaoyu üretip
dünyaya ihraç eden Fildişi Sahili yerlilerine çikolatayı tattırıp fikirlerini
soruyordu biri. Fildişi Sahili’de çikolata hem zor bulunan ve hem de bir paketi
2 avro olan bir ürünmüş. Bir kakao üreticisi günde 7 avro kazanıyormuş ve o 7
avro ile 15 aile bireyini ve 4 işçiyi doyuruyormuş. Tahmin edeceğin gibi
çikolata almak diye bir şeyi düşünmek bir yana, çikolatanın sabah akşam emek
verdiği kakao ile yapıldığından da habersizlermiş. Buraya kadar olanı bile
insanı havaya zıplatır ama vaka-i adiyeden olduğu için büyüttüğümü
düşünebilirsin. “Bunları bilmiyor muyuz?” diyebilirsin. “İşte tam da Marks’ın
sözünü ettiği yabancılaşma değil mi bu?” diye de ekleyebilirsin. Ben de sana
hak veririm. Fakat videonun sonunda bir ağacın dibine oturmuş o beş altı işçinin
çikolatayı tattıktan ve biraz daha sohbet ettikten sonra “Hadi bakalım sıkı
çalışmaya devam,” deyip gülüşerek kakao için çalışmak üzere ayağa kalkmaları
yok muydu? Ne diyeyim, sen anlamışsındır zaten beni.
Gündemimize mektup
kavramı girince mektubun tarihçesini bilmediğimi fark ettim ve biraz
araştırdım. Nerdeyse yazının bulunuşuyla aynı zamana denk düşüyor mektubun
insan hayatına girişi. Bu günlere ulaşmış en eski örnekler Mısır firavunlarının
milattan önce on beşinci yüzyıldan kalma diplomatik mektupları ile Hitit
krallarının Hattuşa arşivinde bulunan mektuplarıymış. Ama bunlar resmi
mektuplar tabii… Milattan önceki son yüz yılda yaşamış ünlü düşünür Cicero’nun yazdığı
mektuplar varmış asıl. Mektubun bir edebiyat türü olarak varlığını ortaya
koymuş ilk örneklermiş. Bence daha nicesi vardır edebi mektup olarak yazılmış
ama onları yazan Cicero olmadığı için bu gün bir bilgiye sahip değiliz.
Rönesans’tan sonra da özellikle Fransa’da pek revaçta olmuş edebi mektuplar.
Bunları okurken aklıma geldi. Gençlik
yıllarında elimizden düşürmediğimiz Goethe’nin “Genç Werther’in Acıları” kitabı
da bu üslupla yazılmıştı değil mi? Tabii daha niceleri var şu anda aklıma
gelmeyen. Fakat anmadan geçemeyeceğim bir kitap daha geldi şimdi aklıma. Leyla
Erbil’in Mektup Aşkları... Okumuş muydun bilmiyorum. Adı üstünde bir kitap…
Mektuplardan oluşan bir anlatı… Sadece bir âşıktan bir âşığa şeklinde değil
ama… Başka karakterler de var. Çok uzun yıllar oldu okuyalı ve ayrıntılı
hatırlayamıyorum o yüzden. Ama etkilendiğim bir kitap olduğunu hatırlıyorum.
Düşünüyorum da mektup diliyle yazılmış olması- yani doğal olarak birinci tekil
kişinin ağzından, ikinci tekil kişiye anlatılır olması- bu etkinin önemli
nedenlerinden biri sanırım. Bir daha okumalı diye geçti şu anda içimden. Neyse,
mektubun tarihçesine devam edeyim…
İlk en iyi belgelenmiş
posta servisi Roma’nınkiymiş. Agustus Sezar zamanında organize edilmiş. Yani yine
milattan önce son yüzyılda… Bilinen ilk gerçek posta servisi olduğu yazıyor
Wikipedia’da. Bu servis Cursus
publicus olarak adlandırılıyormuş ve hızlı atlara sahip hafif
arabalarla yapılıyormuş. Bu vatandaşlara ait servismiş. Ek olarak daha yavaş
olan ve öküzlerin çektiği iki tekerlekli servis arabaları varmış. Bu servis hükümetin
haberleşmesine ayrılmış. Bir de posta güvercinleri var ki, hadi şimdi
girmeyeyim oraya. Bir başka mektubun konusu olsun onlar da.
İşte böyle cancazım.
Dilerim yormamışımdır seni. Lakin tarihi sevdiğini bildiğim için gönül rahatlığıyla
yazıp durdum yukarıdaki paragrafları. En çok mektuptan bahsettiğim bir mektup olmakla
birlikte daldan dala da atlayabildim. Mektubun, özellikle yazarken, galiba en
keyifli yanı bu özgür yapısından ileri geliyor. Kalıbı kuralı yok, istediğin
konudan istediğin konuya zıplayabilirsin. Hele hele bir dosta yazıyorsan… Doğal
ve içten yazabileceğimiz bir alan… Biliyor musun, Osmanlı’da kime yazıldığıyla
ilgili olarak mektuba verilen adlar değişebiliyormuş. Bir dosta yazılan mektup muhabbetname olarak adlandırılıyormuş meselâ. Ha
bir de alçakgönüllüce olanı için varakpâre deniliyormuş. Muhabbetname ne hoş
bir kelime değil mi? Sesli söylerken tınısı ayrı bir güzel geldi bana.
Çatısından aşağı
begonvillerin aktığı bir evin bahçesinde küçük bir yasemin çardağının altında
yazıyorum sana. Bilir misin begonvili? Bilmiyorsan da bu mektupla tanışacaksın.
Çünkü zarfın içine koyacağım küçük bir dal. Yeni öğrendim, begonvillerin ana vatanı
Brezilya’ymış. Ve ilk Fransız bir subay Louis Antoine de Bougainville
getirmiş Avrupa’ya bu çiçeği. Bir rivayete göre Türkiye’ye gelişi de Halikarnas
Balıkçısı sayesinde olmuş. Ama bu konuda kesin bir bilgiye rastlamadım.
Şu anda ne rüzgâr ve ne
de herhangi bir ses var ortalıkta. Öylesine kıpırtısız ki her yanım, sanki durmuş
bir zamanın içinde bir tek benim yazan elim hareket ediyormuş gibi. Bir de çardağın
arada yazdığım kâğıdın üzerine gönderdiği küçük beyaz yasemin çiçeği var. O
gönderiyor, ben elime alıp kokluyorum. Birkaç dakikada bir tekrarlıyor aynı
durum. İyi bir arkadaş yasemin, ben buradayım diye hatırlatıyor kendini bir
beklentisi olmadan. Birkaç tane de yasemin koyayım zarfa, bakalım sana gelene
kadar kokusunu koruyabilecek mi?
Sen bu yıl tatil yapamadın.
Yazın kiri tozu teriyle gireceksin kışa. Gerçi gayet iyi biliyorum ilk sonbahar
yağmurlarıyla hepsini temizler, şöyle bir silkelenip elde mızrak devam edersin
yoluna.
Bir arkadaşımın dediği
gibi “Kalem ishal oldu,” bu akşam, hala yazmak istediğim birçok konu dolanıyor
şu anda aklımda ama onlar da gelecekteki mektuplara kalsın artık.
Yine yazarım, sen de
mektupsuz koyma beni…
FİLİZ ENGİN
Muhabbetname keyfine
katılmak isteyenler için;
e-posta: sonsuzengin@gmail.com
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder